İslâm ümmetinin yeni yeni filizlenmeye başladığı bir çağda Müslümanların en büyük dertleri ‘İslâm’ın bütün kavramlarını ihyâ etmek, gizlememek, onu muhâfaza etmek ve bizâtihi yaşamaktı.’ Kutlu Nebiden böyle öğrenmişlerdi. Eğer bu dine imza atıp gireceklerse türlü türlü belâlara karşı dik durup her zaman hakkın savunuculuğunu yapacaklardı. Tarihin seyri ne kadar değişse de, zaman ve zemin her ne kadar farklılaşsa da müminin bir yüzü olacak, duruşu her zaman çevresine örnek, sözleri ve fiilleri ise kendi döneminde ki insanları harekete geçirecek güçte olacaktı. İşte sahâbeler bu sarsılmaz öğretileri iç benliklerine kazımış dinde tavizsiz bir hayatın en renkli görüntüsü olmuş, kazanma kuşağında kaybedenlerden olmamışlardı.

Ne var ki ilerleyen günler insanın nefsinin kumandasına kendisini teslim ettiği, fitnelerin ard arda geldiği, bâtılın hak suretinde gösterildiği ve kavramların içinin boşaltıldığı bir zamanı soludu. Efendimiz aleyhisselâm’ın: “Az bir dünya malına dinlerini satacaklar’ (1) dediği gibi dini yaşamanın, akide savaşı vermenin zorluğundan kaçan her fert dini sulandırmaya, onun kavramlarıyla oynamaya başlamıştı. Allah kullarının maslahatını hiç kimsenin heva ve hevesine bırakmamışken bu konuda rol kesen insanlar zuhûr etmiş, bunu yaparken de ‘Allah için yapıyoruz’ kisvesine bürünerek insanları hak yoldan çekip almışlardı.
Hâlbuki bu hâli/bu filmi biz daha önce tarih sahnesinde çok defa izlemiş, bilinçaltımıza hep ‘Bel’am’ olarak kaydetmiştik. Kim hakkı ört bas ederse ona misâl olarak getirilirdi ‘Belâm bin Baûra’. İnsanların gönüllerinde manevi tahta talip olan, Firavunun saltanatına ‘hayır’ diyen Musa aleyhisselâm’ın döneminde kendisine ilâhi görevler ve lütuflar verilmişken zâlimin yanında var olan mal, mülk ve saltanata aldanmış, Allah’ın peygamberinin yanındayken karşı tarafa geçmiş bir prototipti Bel’am bin Baûra. Bunlar bir merkezden yayılmış gibi tarihin çeşitli dönemlerinde gelen her arzu ve isteği kendi açısından değerlendiren, kendi akıllarını şeytana satan, zâlimin sarayında entrika ekip kasırga biçen, başkalarının kuyularını kazmak için ilâhi öğretileri değiştiren kişilerdi. Bunlar bazen âlim, bazen talebe, bazen de hakkı saptıran sıradan insanlardı. Nefislerine köle olmak, insanları müstakim olan yoldan çıkarmak ortak görevleriydi. Bunlar hatalı olduklarını Musa aleyhisselâm Kızıl denizi aşınca ya da ölüm meleği can alıcı bir halde geldiği zaman farkına varmış Allah’ın kendilerine kıyâmete kadar lanet ettiği kimselerdi.

“Onlara, kendisine âyetlerimiz hakkında ilim nasib ettiğimiz kimsenin de kıssasını anlat: Evet, o adam bu ilme rağmen o âyetlerin çerçevesinden sıyrıldı, şeytan da onu peşine taktı, derken azgınlardan biri olup çıktı. Eğer dileseydik, onu o âyetler sayesinde yüksek bir mevkiye çıkarırdık, lâkin o yere saplandı ve hevasının esiri oldu. Onun hali tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da yine dilini salar solur! İşte bu, tıpkı âyetlerimizi yalan sayan kimselerin misalidir. Sen olayı onlara anlat, olur ki düşünüp kendilerine çekidüzen verirler.” (2)

Bu derece aşağılanmayı hak etmeleri kul ile Allâh’ın arasına perde olmalarıydı. Hâlbuki Allah kendisini bizlere tanıtmak, ilahlığını bizlere göstermek, indirmiş olduğu hak dinden haber vermek için kâinatı yaratmış, peygamberler göndermiş ve insanoğluna bu hususta görevler vermişti. Ne zaman ki son din olan İslam dini zuhûr etti, efendimiz aleyhisselâm İslam’ın emirlerini, öğretilerini doğru bir şekilde ortaya çıkarıp onu İslam’ın ipi ile sağlamca bağladı. O zamandan beri bu ipi hiçbir beşer gücü çözemedi, çözmeye yeltenemedi. Bu ümmet riddet olaylarını, Kâbe’ye sığınan Müslümanların kanının dökülmesi için Kâbe’nin ateşe verilmesini, Tatar ve Moğol tiranlarının işgalini, haçlı seferlerini, Siyonistlerin istilasını yaşadı. Ama en büyük tehlikenin esasında bunlar olmadığını da gördü. Esas tehlike, musibet âlim rolünde olanların Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bağladığı ipi çözmeye yeltenmesi ve güçten yana olmasıdır. Bunların en büyük cürümleri zulüm düzenlerini desteklemeleri, zâlimin saltanatını yerle bir edecek kur’an âyetlerini kendi hevâ ve hevesleriyle yorumlamaları, bir açıdan ilahlık iddia ederek zâlimin sarayına harç yapmaları, kaviye/güçlü’ye alkış tutmaları, zayıfları ve güçsüzleri tekmelemeleridir.

Derelerde olanların tepelerle dalaşmaya girdiği veya çukurda kalmışların zirvelere laf attığı bir zaman da Rabbâni âlimlerin azlığı, hakkı söyleyenlerin azaldığı bir dönem ne acı dönemdir. İnsanı en çok üzen de günümüz hak ehlinin kabuğuna çekilmesi ve meydanı bel’amlara bırakmalarıdır. Bunu yaparken de fitneden uzak kalmak, teknolojiye bulaşmamak, sıradan insanlarla aynı kulvarda bulunmamak gibi hikmet(!) örnekleri sergilemeleri ise daha da acı veren bir hâldir. Tâbi olmuş oldukları Nebileri ukaz, mecenne, zü’l mecaz pazarlarını dolaşıp davet ederken onların böyle hikmet yarışına girmeleri, böyle hallere bürünmeleri ise baştan aşağı hayret edilecek bir durum, şaşılacak bir girdaptır. Bizler daha büyük davet alanlarını bırakıp kendi mahallelerimiz de bir şeyler yapmaya çalışırken akide ve amel olarak sapık olanlar tv programlarını, sosyal medya mecralarını en iyi şekilde kullanıp, kitlelere hitap edip, hem kendileri hem de halkları saptırırken devâ bulmaz bir sefâletin derdi neslimize musallat olmuşken biz hala sözde ve sarıkta Müslümanlar, davetçiler olarak kalmamız ne hazin bir durumdur.

Söyler misiniz o zaman bu halk nasıl hakikati öğrenecek!?

Tarihin fikren karardığı bir dönem de insanlar yanlış ideolojinin ve fikrin kurbanı olacakken Allah Ahmed bin Hanbel gibi bir âlimi göndermiş, O büyük imam rahimehullah inandığı doğrudan, sabiteden asla sapmamıştı. Bir ara işkencenin dozajı arttığı bir zaman da İmam Mervezi ona gelip, ‘Kur’an mahlûktur’ meselesinde tevriye (3) yapmasını söylemişti. O büyük imam ise bize ders olacak şu ince hakikati söyledi:

إذا سكت العالم تقية والجاهل يجهل فمتى يظهر الحق

“Âlim takiyye yaparak susarken (hakkı söylemezse) cahilde bir şey bilmezken hak nasıl ortaya çıkacak!”
Bizler aynı durumu, ahvâli Üstad Seyyid Kutub rahimehullahta da görüyoruz. Mahkeme konuşmalarından birinde bir arkadaşı gelip görüşlerinden vazgeçmesini en azından biraz yumuşamasını söylemiş, İslâm şehidi ise: “Akide de tevriye/takiyye yapmak caiz değildir” demişti. Zamanın her anında Müslümanlar akide ve inançlarını ortaya koymalı, hiçbir gizleme ve örtbas etme girişiminde bulunulmamalıdır.

Akıllarındaki kusuru, ellerindeki güçle telâfi edenlerin piyonları asla olmamadır. Bunu yaparken de beşerin yumrukları, zâlimin zindanlarından da asla korkulmamalıdır.

Evet, hakkı ortaya çıkaracak olanlar her gün fikir değiştirenler, aldıkları paralara göre veya belirli güce göre konuşan, tv ekranlarında dün söylediklerini bugün inkâr edenler değildir. Bunların inandığı davalar günü geldiğin de hıçkırıksız feryatsız yıkılıp gidecektir. Hakkı ortaya koyma ve açıklama misyonunu üstlenmek her zaman hakkın sesi olmaya tâlip Müslüman âlimler ve davetçilerin görevidir. Onların cılız sesleri gün olur fikir olur; hakikati diriltir, umut olur; ruhları şahlandırır. Yeter ki davamıza olan ümidimizi yitirmeyelim…

“Ne zaman insanlık kurtuluş ipini göğüslese mutlaka önlerine bel’amlar çıkar ellerindeki desise ve batıl makaslarla hak ipini kesip İslâm baharının gelmesine engel olurlar.”

Onlar engel oldukça Müslümanlar da granitleri kıracak akide ve fikirleri anlatmaya devam edeceklerdir Allâh’ın izni ile…

————————-

1. Müslim 1/297
2. A’raf sûresi/175-176
3. Tevriye (iki Anlamlılık) : Birden çok gerçek anlamı olan bir sözü herkesçe bilinen ( yakın )anlamında değil de uzak anlamını kastederek kullanmaya denir.