Bismillahirrahmanirrahim
Türkiye’nin geçen ay en önemli gündemi hiç şüphesiz üç gün içerisinde meydana gelen seri olaylardı. Bu seri olayların neler olduğunu tekrar hatırlayalım:
1. Elektrik Kesintisi

Türkiye’nin birçok ilinde aynı anda meydana gelen ve hayatı felç eden elektrik kesintisi, elektrik enerjisiyle üretim yapan Sanayi’yi olumsuz etkiledi. Metro ve tramvay ulaşımları durdu. Trafik sinyalizasyonları çalışmadı. Su pompaları ve kombiler çalışamadığı için önce evler soğudu akabinde sular kesildi. İşin tuhaf tarafı; aynı anda Türkiye’nin dört bir tarafında gerçekleşen bu arızanın nereden kaynaklandığı tam olarak izah edilemedi. Ya da bu işi yapanların amaçladığı gibi, toplumun üzerinde korku ve endişe havasının hâkim olmaması için olayın gerçek sebebi gizlendi.

2. Savcının Öldürülmesi

Elektrik kesintisinin olduğu saatlerde İstanbul adliyesinde bir nevi siyasi davaya dönüşen Berkin Elvan davasına bakan, savcı Mehmet Selim Kiraz önce rehin alınıyor daha sonra tabiri caizse şov yapılarak öldürülüyor. Saldırıda öldürülen savcı Mehmet Selim Kiraz kısa bir süre önce hükümet tarafından yeni atanmış ve bu olayın arkasındaki gerçek faillerin kimler olduğu noktasında ciddi ilerlemeler sağlayan, mütedeyyin kimliği ile bilinen bir savcıydı. Güya Berkin davasının aydınlatılmasını isteyenler(!!!) bu davayı aydınlatma yolunda hayli ilerleme kaydeden savcıyı öldürüyorlar. Bu büyük çelişki, soru işareti olarak zihinlerde yer etti bile. Anlaşılan o ki; bu davanın aydınlatılmasını istemeyen devlet içindeki derin/ paralel yapılanmalar ile bu davayı gündemde tutarak propaganda yapmak ve örgüt elemanlarını zinde tutmak isteyen solcu devrimci yapılanmalar işbirliği içerisinde.

3. İstanbul Vatan Emniyete Saldırı

Bu olayların ertesi günü İstanbul’daki vatan emniyet binasına güpe gündüz kaleşnikoflu saldırı yapılıyor. Saldırı için vatan emniyet binasının seçilmesi çok önemli. Çünkü Amerika için pentagonun nasıl sembolik bir değeri varsa, aynı şekilde İstanbul vatan emniyetinde sembolik bir değeri var. Saldırının yöntem ve şekline bakıldığında karşı tarafa büyük bir zayiat vermek amaçlı olmadığı gözüküyor. Zira öyle olsaydı, canlı bomba veya başka bir yöntem kullanılabilirdi. Emniyet binasına girilip, onlarca polisin öldürülemeyeceği bilindiği halde, tek bir kişinin, muhtemelen tek şarjörle yaptığı bu saldırı her yönüyle prestij/itibar saldırısıdır.

4. Futbol Kulübü Otobüsüne Saldırı

Bu olaylardan iki gün sonra Türkiye’nin meşhur kulüplerinden birinin takım otobüsüne silahlı saldırı düzenlendi. Uluslararası tanınmış futbolcularında olduğu otobüs büyük bir faciadan kurtuldu. Eğer istenildiği gibi bir netice olsaydı bu olay uluslararası gündeme oturacak ve hükümet üzerinden birçok spekülasyon yapılacaktı. Olayın ilerleyen günlerinde ortaya çıkan ipuçları; saldırıyı düzenleyenlerin güçlü bir istihbarat ve profesyonel bir ekiple ancak bu işi yapabileceğini ortaya koyuyor.

Üç gün içerinde yaşanan bu dört olayda, uluslar arası arenada ses getirecek ve hükümeti güvensizlik ve kaos bunalımına itecek türden olaylardı.

Yaşanan bu olaylarda kimlerin, kimlere ne mesaj verdiği ortadadır.

Birileri ”biz istediğimiz zaman, istediğimiz her şeyi yapacak güçteyiz. Aklınızı başınıza alın” mesajı vermiştir. Bu çapta geniş ve etkili eylemler dizisinin sadece ülke içindeki hükümet karşıtı güçlerin mahareti, gücü ve aklıyla başarılabilmiş olması pek mümkün gözükmemektedir.

Yerli malı üretimlerin!! Kendilerini koruyup kollayacak sahipleri olmaksızın bu kadar cesaretle saldıramayacağı ortadadır. Tarihi tecrübeler; hangi taşın altını kaldırırsak kaldıralım orada muhakkak bir İngiliz ve Yahudi fitnesini bulacağımızı ispat ediyor. Dolayısıyla şuan; hem ülke içi hem ülke dışı dinamiklerin birlikte çalıştığından bahsetmek zor bir tespit olmaz.

Yahudilerin, İngilizlerin ve yerli ittihat terakki soysuzlarının, Sultan ikinci Abdülhamid’i yönetimden uzaklaştırabilmek için; isyan ve kalkışma hareketlerini başlattıkları meydan ile bugünkü hükümet karşıtı güçlerin hükümeti devirmek amacıyla başlattığı isyan ve kalkışma hareketlerinin aynı meydan olması nasıl bir rastlantı değilse; son zamanlarda yaşanan olaylarda aynı şekilde bir rastlantı değildir. (Bugünkü Gezi Parkının Osmanlı dönemindeki ismi, Topçu kışlası idi)

Türkiye’de ve Dünyada eş zamanlı olarak büyüyen, aklın izah edemeyeceği şekilde her ülkede kabul görüp etkin bir konuma yükselen, bürokratlardan devlet adamlarına hatta Papa’ya kadar geniş bir nüfuz sahibi olan, papa Jean Paul’a 1998 tarihinde mektup yazarak “Papa 6.paul hazretleri tarafından başlatılan ve devam etmekte olan; Dinlerarası diyalog için papalık konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz şekilde hatta biraz cüretle bu pek kıymetli hizmetinizi(!!) icra etme yolunda en mütevazi yardımlarımızı sunmak için size geldik” (1) diyen malum şahsın güdümündeki yapılanmanın, devlet içindeki etkin unsurları ile özellikle İngiliz istihbaratı MI6’nın kontrolündeki DHKP-C ve benzeri devrimci sol örgütlerin aktif eylemci unsurlarının ortak hareket ettiği şüphesi artık şüphenin de ötesine geçerek bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır.

Hükümetin elinde Gülen ve ekibine yönelik pek çok bilgi, belge ve dosya olduğu biliniyor. Bu eldeki bilgi ve belgelerin aynı anda ortaya dökülmediği de aşikâr.

Türkiye’yi sarsan ve hükümeti aciz konuma düşürerek zayıflatmayı amaçlayan bu dört sansasyonel olayın akabinde, hükümetin; malum şahsa ait bilgi ve belgelerin bir kısmını el altından basına sızdırdığı da bir gerçek. Basına sızan bu belgelerin resmi makamlar arasındaki yazışmalar olması bu gizli belgelerin resmi kaynaklar tarafından sızdırıldığının bir işareti. Tam bir satranç oynanıyor.

Peki, neydi o belgelerde var olan? Bazılarının bedduacı hoca, bazılarının diyalogcu hoca, bazılarının da kurtarıcı mehdi gözüyle baktıkları kişinin, MASON OLDUĞUNA dair belgeler. Aslında bu iddialar bazıları için hiçte şaşırılacak ve hayret edilecek bir iddia değil. Çünkü “İslam’ın temel akidesi olan Kelime-i Tevhit inancını kökünden sarsıp bozan, Allah’a açıkça şirk koşan Yahudi ve Hristiyanların (2) hakiki tevhit ehli olduklarını söyleyen, Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğini kabul etmenin şart olmadığı, bu yüzden inkâr etseler bile ehli kitabın kâfir sayılamayacaklarını, onlara rahmet bakışıyla bakılması gerektiği (3) amentüde, ehli kitap ile ittifak halinde olduklarını dillendiren,(4) hedeflerine ulaşabilmek için her yolun meşru olduğunu söyleyerek Allah’ın kesin haram kıldığı hususlarda bile rahatça fetva veren, başta Amerika ve İsrail olmak üzere tüm emperyalist ülkelerin desteğini arkasına alan bu kişinin ve etrafındaki çekirdek kadronun başka türlü olması düşünülemezdi zaten”.

Bu görüşte olanların haklı olup olmadıkları Allah’ın huzurunda bir gün ortaya çıkacak. Bizler insanların kalbini yarıp içindekilere bakamayız. Fakat onların ağızlarından dökülen sözlerden, hal ve hareketlerinden ne oldukları da belli olur Allah’ın izniyle.

Bu arada şunun altını çizerek önemle belirtmek isteriz: Allah rızası için bu cemaate katılan, fakat cemaatin içindeki karanlık ilişkilerden ve yapılardan haberdar olmayan, samimi, ihlaslı, gayretli, İslami ve aile yaşantısı gayet düzgün, helali haramı bilen nur yüzlü pek çok sayıda Müslüman kardeşimiz var. Bu kardeşlerimiz yıllardır İslam’a hizmet gayesiyle, kendilerine çizilen hizmet dairesi içerisinde canhıraş bir gayret gösterdiklerine de şahidiz. Fakat bu kardeşlerimizin kendi dairelerinin dışında gelişen olaylardan haberdar olmaları mümkün değildir. Bu nedenle on yıl, yirmi yıl cemaat içerisinde olup ta kendi dairesi içerisinde hayırlı işler, salih ameller yapmaya çalışan kardeşlerimizin; o dairenin dışında gerçekleşen kirli ilişkilerden haberdar olmayıp büyük bir sevgi ve sadakatle cemaati savunmalarını çok görmemek lazım. Bu nedenle cemaate yapacağımız eleştirilerde kırıcı olmamak, masumlarla suçluları ayırmaya çalışmak ve hikmetle hareket etmek Müslüman davetçiler için olmazsa olmazdır. Mesele üzüm yemekse bağcıyı dövmeye lüzum yoktur. Rabbim samimi niyetlerine hürmeten hakkı ve hakikati göstersin.

Bu Coğrafyada Rahat Yüzü Yok

Türkiye’yi sarsan her büyük olaydan önce, İngiliz ve Alman istihbaratçıların ortalıkta cirit atmasına artık alıştık. Tüm bu olayları parçacı mantık ile değil de, bütünsel olarak değerlendirdiğimizde; devletin zirvesini ele geçirme noktasında kıyasıya bir savaşın olduğu rahatça görülebilir.
Eğer siz, Orta Doğu, Asya, Afrika enerji havzalarının Kıta’lar arası geçiş noktasını elinde bulunduran bir coğrafyada yaşıyorsanız, eğer siz F 16 savaş uçaklarının kalkış yaptığı andan itibaren 15 dk. içinde; İsrail’e, Avrupa’ya, Asya’ya, Afrika’ya ve Rusya’ya ulaşabilen bir coğrafyada yaşıyorsanız, eğer sizin üzerinde yaşadığınız toprakların BATISI; emperyalist Hristiyan Avrupa’nın haritası ve planları içerisinde, ülkenin DOĞUSU Siyonist İsrail’in haritası ve planları içerisinde ise; bu coğrafyada hiç bir zaman güç ve iktidar savaşı bitmez. Bu coğrafya da adamı rahat bırakmazlar. Eğer bu ülkeyi; yıllarca kendinden bildiğin Müslüman kılıklı hahamlar, papazlar, masonlar, dönmeler, hainler yönetmişse, bu alçakların toprağa gömdükleri fitne mayınları bir günde temizlenmez.

Peki, bu savaşın içinde biz nasıl bir tavır almalıyız? Alt da kalanın canı çıksın mı demeliyiz? Umursamamalı mıyız?

Toprağa gömülen FİTNE mayınları tek tek patlatıldığı zaman, bundan sende zarar görürsün başkaları da Müslüman kardeşim. O yüzden banane diyemezsin. Alt da kalanın canı çıksın diyemezsin. İlgisiz olamazsın.

Bu sebeple, ey Mücahit ve Muvahhit kardeşim! Neslini ve insanlarını dar ufukların ve basit meselelerin içine hapsetme. Etrafını, coğrafyasını, dünyayı ve tarihi bilen, neye niçin karşı olduğunun farkında olan, sözde değil özde ümmetçi olup kendi grubunun dışındaki Müslümanların dertleriyle de dertlenen, tevhidi şuur ve bilincin gereği beşeri sistemlere karşı alması gereken muvahhitçe tavır ile hatalı Müslümanlara karşı alması gereken tavrı birbirine karıştırmayan, bir topluluğa olan öfkesine rağmen; olayları değerlendirirken insaf, adalet ve hakkaniyet ölçüsünden ayrılmayan, ilke ve prensiplerine bilinçli bir şekilde sıkı sıkıya bağlı, kendine ve metoduna güveni tam olan, fakat başka yöntemlerle hareket eden Müslümanlarla konuşmaktan, zulme ve haksızlığa karşı ortak tavır almaktan, hayırda yardımlaşmaktan asla çekinmeyen, onurlu, çalışkan, ferasetli, ahlak sahibi bir nesil yetiştirmeye çalış.

Belki böyle bir nesil bugün bizim rahatça veremediğimiz cevapları verebilir! Ülke ve dünya Müslümanları ile ilgili sorunları dahi konuşurken birbirimizi anlamayacak derecede ön yargılarla ve sui zann’larla bakıyorsak birbirimize, bu soruların cevabını bizden daha hayırlı olmasını arzu ettiğimiz o nesle bırakmamız daha doğru olur herhalde!!!

Ama şunu unutmayalım ki; her ne sebeple olursa olsun kulislerde söylenenlerle, topluma/tabana söylenen sözler farklı olduğu müddetçe bu ülkede İslami çalışmaların belli seviyelere gelmesi mümkün gözükmüyor.

Allaha emanet olunuz.

Es selamu aleykum.
————————-
1. “Papaya Mektup” ZAMAN gazetesinden alıntı 10.02.1998
2. Tevbe suresi 30 ayet,
3. F.Gülen’in Hoşgörü Ve Diyalog İklimi ve Küresel Barışa Doğru Kitabları
4. A. Şahin ZAMAN gazetesi 17.4.2000