Hamd, apaçık fetihlerle İslam’ı aziz kılan Allah’a;

Salât ve Selâm ise, en büyük Fatih olan ve İslam Bayrağını tüm dünya üzerinde dalgalandırmak uğruna gece gündüz demeden koşuşturup duran Hz.Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e,

Allah’ın rahmeti, bereketi ve mağfireti de günümüze kadar küffara karşı Allah’ın dininin destekçisi ve savunucusu olan müminlerin üzerine olsun.

Her milletin ve her toplumun mazilerinde kendileri için bir iftihar ve övünç vesilesi olan bir geçmişi vardır ki bu geçmişin izleri geleceği görebilmek ve geçmişten dersler alabilmek adına çok önemli bir bağı oluşturur. Bu bağı yıpratmadan ve eski canlılığıyla devam ettirebilen toplumlar geçmişlerinden aldıkları güç ve destekle daima içinde bulundukları zamanın en üstün ve en kuvvetli toplumunu oluştururlar. Geçmişin tecrübe ve bilgisinden istifade etmek geleceğin inşasının temel yapı taşlarını oluşturur.

Biz müslümanların geçmişi de bizler için bu sebeple çok önemli bir yer tutar. Kur’an Kerim’de ibretli mücadeleleri bizlere aktarılan ilk nesil önderlerimiz olan Allahu Teâlâ’nın nebi ve rasûlleri ve onların tevhid mücadeleri ve yine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının hayatı şu an dahi bizlere içinde çok büyük ibretler ve bereketler taşımaktadır. Çünkü Allahu Teâlâ’nın sünnetullahı zamanın ve mekanın değişmesine rağmen hala eski hali ile ve ilk günkü seyri ile devam edip durmaktadır. Nitekim Yüce Rabbimiz Allah’ın geçmiş ümmetler hakkında devam edegelen sünnetullahı budur. Sen asla Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamayacaksın.” (1) buyurarak görüp de ibret alabilecek basiret sahibi kimselerin önüne bu gerçeği ayan beyan koymuştur.Küfrün geçmişte müslümanlar için düşünüp tasarladıkları plan ve tuzakları ne idiyse bugünde üç aşağı beş yukarı aynı hal üzere ufak tefek değişikliklerle devam etmiştir. Buna karşılık Müslümanlarında bu tür hesaplara karşı hazırlıklı olabilmeleri ve kâfire hak ettiği karşılığı verebilmesi için takip etmesi gereken metod da ortadadır. Tabii ki bu metodda İlahi vahiyden şekillenmiş ve hayatı vahyin doğrultusunda devam eden ve her adımını Allahu Teâlâ’nın yönlendirmesiyle atan, pratik uygulamalarıyla da bunu bize öğreten peygamber efendimizin Nebevi Metodu’na tâbi olmakla olur. Bu manada ilk örneğimizi oluşturan asıl, tabi ki Peygamber efendimiz ile sahabilerinin içinde yaşadıkları zaman dilimi olacaktır.

Bununla birlikte İslam’ı yüzyıllarca doğrusuyla yanlışıyla yaşamak ve yaşatmak uğruna günümüze kadar devam ettirebilmenin mücadelesini veren ecdadımızın da bu İslam mirasını sırtlaması bizler için çok önemli bir husustur. İslâm’a teslim olmuş, kanını ve canını bu yolda feda etmiş, küfre ve küfrün temsilcilerine karşı izzetli bir duruş sergilemiş atalarımızın bu ibretli hayatları da bizler için bir o kadar önemlidir.

Bu ibret sahnelerinden bir tanesi de bir devrin sona erip bir başka devrin başlamasına sebebiyet veren ve tarih içerisinde yerini alan İstanbul’un fethi meselesidir ki, gerçekten de bütün dünyanın bile kabullenmek durumunda kaldığı, bir çağın kapılarının kapanıp bir başka çağın kapılarını aralayan bir fetih olmuştur. Bu fetih İslâmi gönülleri sevindirip huzur verirken, bunu içine sindiremeyen hain ve nifak ehli kesimi ise bir o kadar rahatsız edip öfkelendirmiş ve yıllarca bunu yok edebilmenin mücadelesini vermiş, yaptıkları tüm planlarında ve attıkları her adımda geçmişin kara bir lekesi olarak kabul ettikleri bu yenilgiyi nasıl kendi menfaatlerine uygun hale getirebileceklerinin mücadelesini vermişlerdir. İnsanlık tarihine geniş bir çerçeveden bakacak olursak, yapılan tüm bu savaşların aslında şeytan ve taraftarlarına karşı yapılan Ademoğlunun insanlık savaşı olduğunu görürüz. Nitekim tarihin hiçbir döneminde insanlık, İslam Bayrağının çatısı altında bulduğu huzur, refah ve mutluluğu, İslam’ın dışında hiçbir nizamın çatısı altında bulamamıştır. İslâm dışı hiç bir nizam, hiçbir zaman İslâm’ın vaad ettiği kutsal değerleri-ki bunlar; din, can, nesil, mal ve akıl emniyetidir- sıhhatli bir şekilde tesis edip varlıklarını devam ettirememiş ve bununla da kalmayıp müntesiplerine her türlü zulmü, her türlü ihaneti ve daha nice hainliği reva görmüş, onlara huzur ve refahtan çok, sıkıntı, çile ve daha nice meşakkatleri hiç utanıp sıkılmadan yapmıştır. Bu nizam ve sistemler bunu yaparken de hiç bir zaman, ne halkını ne de manevi değerlerini asla düşünmemişlerdir. Yeri geldiğinde kendi aile fertlerini ve akrabalarını bile bu batıl davaları uğruna feda edebilmişlerdir. Mekke dönemi ve sahabelerin aileleriyle olan münasebetleri ve küfrün kendi yakınlarına yaptığı işkence ve zulümler düşünülecek olursa bu gerçeği anlamamız hiçte zor olmayacaktır. Kafirlerin, tarihin her döneminde tek düşünceleri kendi çıkarları ve o bitmek bilmeyen hırsları olmuştur.

İstanbul’un fethide bugün Fatih’in memleketinde yaşayan bizler için ayrı bir öneme sahiptir. Onun torunları olan bizler için geçmişimizin tarihinde elde edeceğimiz çok önemli değerler vardır. Onların Allah’ın dininin yeryüzüne yayılması uğruna nefsi her türlü isteklerini arka plana atmaları, bu uğurda hayatlarını feda etmeleri ve yeryüzüne İslam’ın esenliğini ve adaletini götürmek ve bununla tüm insanlığı faydalandırmak uğruna katlandıkları sıkıntı ve meşakkatler bizler için de örnek olmalıdır. İnsanlığın huzuru için kendi huzurunu feda etmek, insanlığın refahı uğruna kendi rahatlığından taviz vermek her babayiğidin harcı değildir. Böyle bir düşünceye sahip olmak ancak İslâm’ı doğru bir şekilde özümsemekten ve yaşamaktan geçer. Bu da Allah’ın rızasını gaye edinen İslâm erleri için düşünülmesi mümkün olabilecek bir durumdur.

İstanbul’un fethini doğru anlayabilmek, o zaman için İslâm’ın bu merkeze olan önemini bilmekten geçer. Tarihin hiçbir döneminde fethedilmesi mümkün olmayan ve kâfirleri bu sebeple kibirlendiren ve asla fethedilemeyeceğine dair batıl bir inanca sevkeden bu beldenin fethi, kâfirlerin hiçbir zaman ele geçirilemez dedikleri küfrün merkezini teşkil eden ve o zaman için tüm dünya Hristiyanları için büyük bir öneme sahip ve gücü sadece görünen kısmıyla kalmayıp arkasında –inançtan kaynaklanan sebeplerden dolayı- dünyanın büyük bir kısmını arkasına almış birleşmiş kâfirlerden oluşan milletlerin en önemli üssü konumunda idi. Aynı zamanda Asya kıtası ile Avrupa kıtasını birbirine bağlayan bir köprü konumunda olması da otomatik olarak burayı önemli bir merkez haline getiriyordu. Nitekim İslam’a karşı atılacak adımlarda ve Haçlı seferlerinde önemli bir durak ve üs konumundaydı. Bu sebeple de buranın emniyet ve güvenliği aslında tüm haçlıların ve Hristiyanlığın emniyeti ve güvenliği demekti. Ve buraya göz diken aslında tüm birleşmiş kâfirleri karşına almış demekti. Ve burayı ele geçirebilmek, hiç de kolay olmayacaktı. Buraya göz diken insanın gözlerinin çıkmasına ve kolayca yutulacak bir lokma olarak gören kimsenin de boğazında lokmaların düğümlenmesine sebebiyet verecek derecede çok zor bir hedefti. Asla düşünülemeyecek ve düşünülmesi bile teklif edilemeyecek kadar akıldan ve mantıktan çok uzaklarda olan intihari bir düşünceden ibaret olan hayati bir meseleydi. Çünkü küffarın görünmeyen nice yüzleri vardı ki onlar görünen yüzünden çok ama çok daha fazla ve farklıydı. Bunları tahmin etmek ve bunlar için hazırlıklı olmak ise o zaman için pek de mümkün görülmemekteydi. Ne savaş mantığı, ne de basiret sahibi kimselerin aklı, birden çok düşmanı aynı anda karşıya almayı kabul edemezdi. Bu yüzden de tarihte daha önceden misalleri bulunan ve delice bir çıkışla(!) ortaya çıkan hareketlerin düşeceği duruma düşmek kaçınılmaz bir son olacaktı.

Ancak düşünülmeyen ve hesaba katılmayan bir şey vardı ki, o da iman meselesiydi. İmanın dertli gönüllerde ki ateşiydi. Olmazları olur yapan o hakiki nuruydu. İşte bu iman ki, delice bir cesaret olarak görülen ve akıl ile izandan yoksun kimselerin cüret edebileceği şeklinde yorumlanan böyle bir eyleme ve harekete o müslüman nesli sevk etmişti. Çünkü bu üssü ele geçirmek kâfirlerin tüm emellerini nihayete erdirecek ve yıllar boyu müslüman toplumlara uygulayageldikleri planların üssü konumundaki mevzilerinin yitirilmesi manasına gelecekti. Ve bu fetih o gururlu ve kendini dünyanın süper gücü gören şımarıkların suratlarına inecek çok kuvvetli bir şamar olacaktı. Bu fetih asla ele geçirilemez, yenilemez bir dev olarak zannedilen bu kâfirlerin perişanlıklarını dünyanın her yerine ilan edecek bir zafer niteliğinde olacaktı. Ana merkezleri fethedilmiş kâfirlerin direncini kıracak ve onlarda korku oluşturacak ve bir daha asla müslümanlara karşı koymaya cesaret edemeyecekleri manevi bir zaferinde müjdesini oluşturacaktı. Müslümanların geçiş güvenliğini oluşturacak, onlara güç ve kuvvet kazandıracak ve bir nevi azgın bir hayvanın gemini tutmak gibi kâfirlerin dizginlerini tutmak manasına gelecek bir durumdu.

Ama bütün bu olumsuzluklar, iman eden yürekleri asla yolundan döndüremez. En dayanıklı surları delmeyi asla durduramaz. En sağlam ve en kuvvetli zincirleri aşmayı asla frenleyemez. Ancak denizlerde ilerleyebilen gemilerin dağları aşıp karada yürümesine mani olamaz. O güne kadar kullanılmamış o büyük topların yapılmasına asla engel olamaz. Ve nice yiğitlerin o fethin övülen askeri olmasına asla karşı duramaz. İşte bu ruh, İslâm’ı girilemeyecek zannedilen nefislere ve beldelere sokmuştur. Ve bu ruh daha sonraki nesiller için olmazları olur yapacak olan taze ve canlı bir ruh olmuştur. Tarihin en ibretli sahnelerinden bir portre olarak yerini almıştır. Gelecek nesillere fetih ruhunu aşılayan, en zor durumlarda bile ümitlendiren ve gayrete getiren bir fetih olarak bütün ders ve öğütleriyle bizleri eğitmektedir.

Gelecek nesillere de şu güzel örnekleri vererek onları Allah yolunda gayrete getirmektedir.

Tarihin her döneminde İslâm’ın ilerleyişine mani olmak isteyen şeytani emellere sahip insan müsveddelerinin varlığı gözlerden uzak kalmamıştır. Şimdilerde de aynı düşünceye sahip olan nifak ehli kesimlerin suratına çok kuvvetli bir şekilde çarpan Osmanlı tokadı şeklinde ki cevap bizler için önemli sahnelerden bir tanesidir. Fetih hazırlıkları için uğraşan Padişah’ın yanındaki vezirleri bu harekete karşı birtakım itirazlarla seslerini yükseltirlerken Fatih Sultan Mehmet’ten şu cevabı aldıklarını müşahede ediyoruz.

“Bir şeye Allah’ın iradesi taalluk edecek olursa, bütün kâinat aksine çalışsa geri döndüremez. Eğer ol kal’anın (Bizans’ın) benim elimle feth olması mukadder olmuş ise, burç ve bârusu taştan topraktan değil de, demirden olmuş olsa, mum gibi eritip yumuşak eylerim.”

İşte bu inanç 53 günlük bir muhasaradan sonra 1453 tarihinde fethi Allah’ın izniyle mümkün kılmıştır.

İşte bu Allah’ın kaderine iman eden “Allah’ın izni olmadıkça hiçbir musibet isabet etmez” (2) ayeti ile “Onları (kafirleri) siz öldürmediniz. Fakat Allah öldürdü. (Kafirlere) Attığın zaman da sen atmadın. Fakat Allah attı” (3) ayetlerine iman eden ihlaslı kulların söyleyebilecekleri sözcüklerden ibarettir.

İşte bu inanç ki şu zaman da bu inancından mahrum kalmış ve geçmişini tarihin derinliklerine gömüp sömürülmeye ve ezilmişliğe razı olmuş, aziz nesillerin zelil torunlarına dönüştürülmüş nesillerin yüzlerinin kızarmasına -tabii ki kızaracak yüzler kalmışsa- sebep olacak bir sözdür.

Küfrün senelerce birikmiş tozlarına alışmış, bit ve pirelerle haşır neşir olmayı benimsemiş bedenlerin temizlikten ve temizlenmekten rahatsız olacakları ve keyiflerinin kaçacağı muhakkaktır. Ancak bu bir temizlik hareketidir. Ve bu din temizliği imanla özdeşleştirmiş ve imanın yarısı olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla iman erlerinin her türlü habis pisliklerle birlikte bulunması imanın yok oluşuna sebep olacaktır. Ve bunu da ne iman eden yürekler, ne de din kabul eder. Artık yürekleri ve bedenleri, temizleme vakti çoktan gelmiştir. Paslı yürekleri parlatmanın, imanı harekete geçirmenin zamanı neredeyse geçmek üzeredir. Allah’ın diniyle izzetlenmeyen nesillerin yok olması ve yerlerine hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayan Allah’ın dinini başlarının tacı yapan nesillerin geleceği ilahi vahiyle teyid edilmiş bir durumdur. Bizler, ya bu izzetli kervanda yerimizi alacak ve ümmete eskiden olduğu gibi yeniden önderlik edecek ve sıratı müstakim üzere yürümek için öncülük edeceğiz yada ezilmişliğe ve her türlü zillet ve rezilliğe razı olup helak olacağız. Herkes bu mücadele de yerini seçmeli ve bunun gereğini yerine getirebilmek için kendini hazırlamalıdır. İşte şimdi karar zamanı.

Selâm ve Dua ile.

————————-

1. Ahzab Suresi, 62. ayet

2. Tegabun Suresi 11. ayet

3. Enfal Suresi 17. ayet