Ellerimizdeki ve yeryüzündeki tüm nimetler sebebiyle, sahip olduğu tüm isim ve sıfatlar adedince merhametin membaı olan Rabbimize hamd-u senalar olsun ve onun kullarına duyduğu sonsuz acıma ve merhameti nedeniyle alemlere rahmet olarak gönderdiği sevgili nebisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e salat-u selamlar olsun. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi, inayeti, hidayeti ve muhabbeti bütün Müslümanların üzerine olsun.

Merhamet varlığın özü, sevginin temeli ve güzelliklerin ana kaynağı olan Hak Teâlâ’nın kullarına bahşettiği kaliteli, sağlam ve doğru bir yaşam için zaruri bir fıtri duygudur. Merhamet ve acıma duygusunun içinden çekildiği hiçbir şey yoktur ki o şey çirkinleşmesin. Fazla dozda verilip olması gerekeni aşan merhamet ise, merhamet değil olsa olsa bunun failinin içini rahatlatmak için uydurduğu bir kılıftır. Bu nev’i den olan bir tutum ise hem sahibine hem de muhatabına zayiat vermeye sebep olan bir zulüm çeşididir diyebiliriz. Zira zulüm bir şeyi yerli yerine koymamaktır.

Müslümanın hayat taşının temeli ve merkezini oluşturan nasslar ve insan deneyimleri, merhametin ve onun Allah tarafından belirlenen ölçülerin dışına çıkmamasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bir kutsi hadiste “Rahmetim gazabımı geçmiştir.” buyuran merhametlilerin en merhametlisi Rabbimiz, bu şerefli sözüyle merhametin, şefkatin, acıma duygusunun iman, istikamet ve basiret ile yoğrularak her işte öncelenmesinin lüzumuna delalet etmektedir sanki. Diğer yandan kulları arasından kendisine en sevimi olduğunu bildiğimiz habibi Muhammed aleyhi’s-selam‘ı ‘âlemlere rahmet’ diye tavsif etmesi merhametin, her güzel olarak bilinen şeyi kolaylaştırıp süsleyen çok elzem bir duygu olduğuna işaret etmekte değil midir?

Merhamet, bir yanağına vurana öbür yanağını çevirmek değil, bunu yapanı affedip onun akıbetini düşünerek doğruya giden yolu hikmet şuuru ile ona göstermektir. Merhamet, uyuyorken kıyamayıp çocuğunu veya başka bir sevdiğini namaza kaldırmayarak son derece dar bir kafa ile olaylara bakıp ne kadar merhametli olduğu ile övünmek değil; çoluğunun çocuğunun, akrabanın komşunun, hatta ilgi alanına giren tüm insanların tüm yaşamını, bilakis ahiretle beraber iki cihan hayatını düşünüp herkesi Allah’ın sınırlarını korumaya uygun bir yolla davet etmektir. Ve bunu her fırsatta yapmaktır, tüm zorluklara rağmen hem de.

Merhametin kâmil manasını isteyenler için söylüyorum. Merhamet eşittir: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in o mübarek şahsiyeti, direktif ve tavsiyeleridir. Onun ölümsüz, ebedi olan Rabbi, haliki, onun için aziz kitabında şöyle buyurmaktadır: “Eğer sen katı kalpli ve sert olsaydın etrafından dağılır giderlerdi.” (Âl-i İmran, 159)

Annelerin evlatlarına duydukları fıtri merhamet ise herkesin malumudur. Bu merhametten kaynaklı nice destanımsı fedakârlıklara sahne olmuştur bu dünya. Fıtratı bozulmamış bir anne çocuğu için kendi canını, malını ve her şeyini karşılıksız ve samimi bir şeklide feda edebilen tek varlıktır. Hiç düşünmez mi nankör insan, bu güzel duyguyu anne ve çocuğuna yaşatan, merhametin gerçek sahibi Allah’tır. Bilir ama görmezden gelir, bazen unutur o celle celaluhu hayatında yokmuş gibi davranır da bu yüzden Mevla Teâlâ tarafından unutulur farkına bile varmaz. Belki de bu nisyan ve nankörlüktür tüm çıkmazlarının sebebi. Onu da atlar ve ya üzerini kapatır, aciz Âdemoğlunun cılız ve zayıf tecrübelerine sığınarak birçok kere. Hâlbuki anneye verilen o eşsiz ve başka kimsede olmayan merhamet duygusu, onun maliki olan Allah’ın merhametinin yanında okyanusta bir damla mesabesindedir.

Anneye çocuğunu sarıp sarmalasın, onu dış etkenlerden koruyup kollasın diye rahmi veren Allah, anne ile çocuğu arasında müthiş bir bağ oluşması için-ki bu hikmetlerinden sadece biridir- dokuz ay boyunca etle kan teması kurarak normalde bir insanın birkaç saat bile taşımakta zorlanacağı ağırlığın severek ve isteyerek hamili olma içgüdüsünü yerleştirmiştir. Beraberinde içindeki o mucizevi bebeği doğurduktan sonra sahiplenmesi ve merhametle sarması için aralarında muhteşem manevi bir bağ meydana getirir ve daha önce annenin hayatında hiç olmayan bir varlık, dünyaya geldikten sonra onun canından daha kıymetli hale geliverir. Anne rahmine dilimizde rahim deriz. Rahim merhamet anlamına gelir. Demek ki merhamet daha meni anne karnına düşmeden başlamaktadır. Bilakis o meninin sahibi olan babayı seçmeden başlar. Kendisinden sonra zürriyetini devam ettirecek olan evlatlarına merhamet duygusunu taşıyan bir anne ve ya bir kadın, o zürriyetin kaynağını çok iyi seçmelidir.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlar her güzel iş. Neden âlim ya da semi’ olan Allah’ın adıyla değil de merhametin hakiki anlamlarını ifade eden bu iki isim iledir her şey. Bunun tek bir açıklaması olabilir. O da şudur: Merhamet, her güzelliğin temeli, her iyiliğin aslı ve her hayrın başında olmalı ve o unutularak bir adım dahi atılmamalıdır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da hatadan kaçınmak imkânsızdır. Ama her güzel işte besmele çekmeyi emretmek suretiyle Rahman olan Allah bunu bize hatırlatır.

Merhamet… Merhamet… Merhamet… Çağımızda en çok aklımızdan çıkmış ve körelmeye yüz tutmuş bir duygu haline gelmiş durumda. İşin en garip ve kötü yanı, en çok annelerde dünya hırsı ve sevgisi, yanlış inanışlar, toplum baskısı vb. sebeplerle bu duygunun bastırılıp ötelenmesidir. Bir annenin en büyük yitiğidir belki de evladına merhametini kaybetmesi. Onu aramalı ve bulmalıdır bir an önce anne. Çünkü Müslüman nesillerin geleceği ve zaferi onun merhametinde saklıdır.

Bir çocuk doğduktan sonra her şeyden çok annesinin şefkatli bakış ve gülüşlerinde arar huzuru, mutluluğu ve güveni. Başka hiç ama hiç kimse ona bunu veremez. Bilhassa da ilk çocukluk çağlarında başkalarının kollarında büyümek zorunda kalan çocukların bedenleri ve boyları büyür belki ama ruhları küçük kalır ve bu durum ömrü boyunca silinemeyecek izler ve etkiler bırakır o küçücük kalp ve ruhlarında. Bundan dolayı özellikle ilk çocukluk yıllarında annenin yanında büyümelidir çocuk. Annenin merhametini doyasıya tatmalı ve anne evladını bu duyguya en çok ihtiyacı olduğu bu zamanlarda bundan onu mahrum etmemelidir. Böyle bir hak vermemiştir çünkü Rabbi ona. İlk iki yıl anne sütünden hiçbir gerekçe sunmadan bebeğini mahrum eden anneye, ahiretteki cezasının göğüslerine yılanların yapışarak cezalandırılması şeklinde olduğunu belirterek bundan sakındırmıştır peygamberlerin sonuncusu sallallahu aleyhi ve sellem. İki yıl boyunca emzirmenin maddi faydaları bir kenara dursun, anne ile çocuk arasında başka hiçbir şeyle sağlanması mümkün olmayan muhteşem duygusal bir bağ oluşmasına sebep olur. Çocuk anneyi emerken onun gözlerine bakar, annesinin gözlerinde gördüğü güven sebebiyle her şeyin yolunda olduğunu düşünerek ilerde emin ve güvenilir bir kişilik olma ihtimali artar. Annesinden gerçek ve yeterli bir merhamet alan bir insanın geleceğinde merhametli bir yaşantı yaşaması yüksek muhtemeldir. Çünkü rüzgâr eken fırtına biçer, merhametli bir tohum eken, merhametli bir meyve toplayacaktır. Küçüklüğünde çocuğunu başka ellere teslim eden bir anne, ileride yaşlandıklarında anne ve babasını huzur evine vermesinin normal olduğu mesajını vermiş olur. “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” buyurmuştur merhametin beşiği o güzide Rasûl sallallahu aleyhi ve sellem.

“Kreşler ve huzur evleri sanayi toplumunun ürettiği yapay mekânlardır ve özgürlükçü modern ailenin bir dramıdır. Kreşlerde çocuklar annesiz babasız büyürken, yaşlılar da huzur evlerinde ölümü bekler.” (1)

Bir anne çocuğunun gerçekten güzel ve geleceğinde sağlam bir karaktere sahip bir birey olmasını istiyorsa gözünün nurunu hiçbir kadına teslim etmemelidir. Ismarlama çocuk yetişmez, sadece büyür ama büyük ihtimalle çürük meyveler verecektir. Hiçbir kadın başka bir çocuğa annesinin sevgisini veremez. Zaten anne kadar çocuğu hiç kimse sevemez.

Çalışan anneler çocuklarıyla beraber geçirdikleri zamanı yetersiz buldukları için bir süre sonra çocuklarına karşı kendilerini suçlu hissetmeye başlıyorlar. Bu suçluluk duygusuyla birçok yanlışa imza atıyorlar, bunlardan bazısı: Çocukların her istediklerini yapmaları. Eve geldikten sonra tüm zamanlarını çocuklarına ayırmaları, ev işlerini ve eşlerini ihmal etmeleri. Suçluluğu telafi etmek için çocuğa sürekli bir şeyler almaları.(Çocuğun zihnine, ‘Ben bunları sana almak için çalışıyorum’ imajı vermeleri) (2)

Her hatanın bir telafisi vardır belki ama çocuk eğitimindeki hataların telafisi çok zordur. Aynı çamur gibidir. Çıksa da çocuğun ruhunda ömür boyu izi kalır.

Davud Can’ın ‘Eğitim evde başlar’ kitabında anlattığı bir hikâye ile yazımı neticelendirmek istiyorum: Çalışan bir anne, çocuğunu bakıcıya teslim edip işine gidiyor. İş yerindeyken içini tarif edemediği bir sıkıntı basıyor. Çocuğunun başına bir hal geldiğini düşünerek müdüründen izin alıyor, doğru evine geliyor. Sessizce merdivenlerden çıkıp yine sessizce dış kapıyı açıyor, içeriden, televizyondaki bir dizinin sesi geliyor; fakat uykuda olmaması gereken çocuğunun sesini duyamıyor. Yüreği güm güm atmaya başlıyor ve aynı sessizlikle odaları kontrol etmeye başlıyor. Oturma odasının kapısını da sessizce açınca gördüğü manzara karşısında donup kalıyor. Evet, tablo şu: Bakıcı kendisine bir çay demlemiş, çayın yanına çerez de koymuş, yere iki ayağını uzatarak oturmuş, sevdiği dizinin sesini de bayağı yüksek açmış. Bu arada 9-10 aylık çocuğu da bakıcının, ağzına uzattığı ayak parmağını emmekle meşgul.

Bütün bakıcıların kötü olduğunu söylemiyorum, birçoğu çok iyidir. Ama bu iş başkalarına emanet edilmeyecek kadar önemli olduğu için anlatıyorum. Eğitimle ilgili o kadar kitap okudum, hiç birinin, ‘çocuğunuzu bakıcıya verin. O sizden daha iyi bakar’ dediğini okumadım. Söylemeden edemeyeceğim: “El, elin eşeğini, türkü çağırarak ararmış.” (3)

Sözümüzü merhametin kaynağı, merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’a hamd ederek sonlandırıyoruz…  

 

————————-

 

  1. Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç (Eğitim Evde Başlar-Davut Can, Hayat Yayınları)
  2. (a.g.e)
  3. (A.g.e)