Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a onun ailesine ve ashabına olsun.

Kelime manası olarak hapsetmek, alıkoymak, durdurmak anlamlarını içeren vakıf terim olarak; bir malın aslının menfaat yolunda ebediyen tahsis edilmesi şeklinde tarif edilir. Dayanak olarak pek çok hadisi şerife istinat eden vakfın hükmü müstehabtır.

Medine-i Münevvere’de İslam devleti kurulup fetihler başlayınca sahabeler en değerli mallarını Allah yolunda vakfetmeye başladılar. Onların gayesi Kur’an ayetleriyle ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisleriyle teşvik edilen, ahirette kendilerine fayda verecek salih amelleri önceden yapma konusunda güzel bir gayret sarf etmekti.

Kur-an’ı Kerim her ne kadar “vakfedin” diye bir emir buyurmamışsa da iyilik ve takvada yardımlaşma ile alakalı ayeti kerimelerin çokluğu; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vakfın temellerini atan mübarek sözleri; insanlar içinde sürekli hayır işlerinde yardımlaşma halinde olan fertlerin varlığı ve yapılan hayırlara ihtiyaç duyan insanların çokluğu vakıf ve benzeri kurumları elzem kılmıştır.

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edilen hadisi şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

İnsan öldüğü zaman şu üç şey hariç ameli kesilir; bunlar sürekli olan sadaka (sadaka-ı cariye), kendisinden istifade edilen ilim ve kendisine dua eden salih evlat. (Müslim, 1255)

Abdullah bin Ömer radıyallahu anhuma şöyle diyor: Hz. Ömer radıyallahu anh Hayber’de bir araziye sahip oldu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek o araziyi nasıl değerlendirmesi gerektiği konusunda tavsiyelerini almak amacıyla “Ya Rasûlallah! Ben Hayber’de daha önce hiç sahip olmadığım kadar güzel bir araziye sahip oldum. Bu arazi hususunda ne yapmamı tavsiye edersin?” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Dilersen aslını vakfedip sadaka olarak verebilirsin.”

Abdullah bin Ömer r.anhuma diyor ki: Hz. Ömer radıyallahu anh onu aslının satılmaması, miras bırakılmaması ve hibe edilmemesi şartıyla sadaka olarak verdi. Hz. Ömer radıyallahu anh onu fakirlere, yakın akrabalara, köle azadına, Allah yolunda cihada, yolda kalmışa, misafire harcanması için sadaka verdi. Onun bakımını üstlenenin o araziden örfe uygun olarak yemesinin veya ondan bir arkadaşına ikram etmesinin bir günahı yoktur. Ancak o araziyi kendi mülküne geçirmemesi gerekir. (Müslim, 1255)

Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edilen hadisi şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Hz. Ömer’i radıyallahu anh zekât mallarını toplaması için memur ettiği, onunda Halid bin Velid radıyallahu anh’den zekât alamadığını Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e şikâyet ettiği; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ömer radıyallahu anh’e: Halit’e gelince o, zırhlarını ve silahlarını Allah yolunda vakfetti dediği belirtilmiştir. (Buhari, 1468; Müslim, 983)

Vakfın Hükümleri:

Vakıf sözlü bir tasarruf olup vakfeden kişinin bunu beyan etmesiyle meydana gelir. Bu durumda vakfedilen maldan elde edilen menfaatten istifade edilse de edilmese de vakıf geçerlidir. Bu konuda ittifak vardır.

Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre vakfın rükünleri dörttür. Bunlar: Siğa (vakfedilirken kullanılan söz, örneğin ‘vakfettim’ demek), vakfeden, vakfedilen şey ve mevkufun aleyh(Malın hangi menfaat sahalarına tahsis edildiği). Hanefiler siğayı sadece rükün olarak görür ve diğer üç maddeyi rüknü tamamlayan etkenler olarak değerlendirir.

Vakfeden Kişide Aranan Şartlar

1- Vakfeden kişinin sadaka vermeye ehil olması gerekir. Bundan maksat dinen mükellef, hür, ikrah altında olmadan hür irade ile yapması ve iflas veya idrak noksanlığı gibi sebeplerden dolayı üzerinde ticaret tasarrufunda bir engel olmamasıdır.

Ölümcül bir hastalığa yakalanan hastanın yapacağı vakıf vasiyet olarak değerlendirilir. Vefatından sonra mirasın üçte biri vakfa ayrılır. Ancak bu hastanın borcu mirasını kapsayacak kadar çok ise vakıf geçerli olmaz.

İslam devletinde yaşayan zimmilerin yapacakları vakıf vakfedilen mal gerekli şartları barındırması kaydıyla geçerli olur. Mürtedin vakfının Hanefilere göre geçerli olabilmesi için İslam’a dönmesi şarttır. Mürtet kadın öldürülmeyeceği için onun vakfını sahih görürler. Şafiler ve Hanbelilerden bazı âlimler mürtedin vakfını geçersiz saymışlardır.

2- Vakfedenin vakfedilen mala sahip olması gerekir. Kişi kendisine ait olmayan malı vakfedemez.

Vakfedilen Mal İle İlgili Bazı Hükümler:

Vakfedilen şeyin hukuken bağlayıcılığı konusunda ihtilaf vardır. Şafi, Maliki ve Hanbeli mezhepleri, Hanefilerden Ebu Yusuf ve Muhammed’e göre vakfedilen mal bağlayıcı olup vakfedene geri dönmez, miras kalmaz, hibe edilmez. Bu görüş sahipleri Hz. Ömer (r.h)’ın yukarıda rivayet edilen hadisi şerifini delil olarak kabul ederler. Ebu Hanife ise vakıf malının vakfedene dönmesini mekruh olmasıyla beraber geçerli olduğunu söylemiştir. Ona göre vakfın geçerli olması iki şarttan birine bağlıdır; Hâkimin verilen şeyin vakıf malı olduğuna hükmetmesi veya vasiyet kabilinden değerlendirilmesi.

Bir kişi malını vakfettiği zaman geri alma şartıyla kayıtlarsa Şafii ve Hanbelilere göre vakıf geçersiz olduğu gibi şartta batıldır. Hanefilerden Ebu Yusuf belirli bir zaman muhayyerlik şartıyla örneğin “üç gün içinde vakfettiğim şeyden geri dönebilirim” gibi bir şart ile kayıtlarsa hem vakıf hem de şart geçerlidir demiştir. İmam Muhammed ise böyle bir vakıf malı vakfedenin mülkiyetinden çıkmadığı için vakıf batıldır görüşüne gitmiştir. Malikiler ise vakfın sahih şartın geçersiz olduğu görüşünü benimsemişlerdir.

Vakfedilen malın kullanılması mubah olan bir mal olması konusunda İslam hukukçuları ittifak etmişlerdir. Malikiler dışında kalan mezheplere göre vakfedilen malın elle tutulur, gözle görülür(ayn) olması şarttır. Çünkü vakıfta esas olan vakfedilen malın ebediliğidir. Vakfedilen malın menkul veya gayrimenkul olması konusunda Hanefi mezhebinde ihtilaf vardır. Onlar ilk dönem kaynaklarında malın gayrimenkul olmasını şart koşmuşlarsa da ihtiyaçlar veya zaruretleri göz önüne alan son dönem âlimleri menkul mallarında vakfedilebileceğini belirtmişlerdir. Malikiler ise buna ilave olarak elle tutulur, gözle görülür olmayan menfaatlerinde vakfedilebileceğini söylemişlerdir. Örneğin bir kişi bir ev kiralasa ve “bundan kira müddetince fakirler istifade etsin diye vakfediyorum’’ derse bu caizdir. Çünkü Malikiler vakıf malının ebediliğini şart koşmazlar.

Nakit paranın vakfı konusunda Hanefiler dışında kalan üç mezhep cevaz verirken bu konuda nas olmadığı için Hanefiler arasında uzun ihtilaflara dönüşmüştür. Son dönem Hanefi âlimleri İmam Züfer’e dayanarak bu konuda cevaz vermişlerdir. Çünkü İmam Züfer nakit paranın vakfedilmesine cevaz vermiştir.

Şafii ve Hanbeliler hisseli mallarında tıpkı ifraz edilip taksim edilmiş mallar gibi vakfedileceği görüşündedirler. Onlar taksim edilmiş malda nasıl vakıf geçerli ise hisseli olan mallarında aynı özellikte olduğunu söylemişlerdir. Malikilerde mezhep içinde ihtilaf olmakla beraber hisseli malın vakfının caiz olduğu görüşüne gidilmiştir. Ancak taksimi mümkün olmayan mallarda vakfetmek için ortağın rızasına ihtiyaç duyulma şartı vardır. Hanefilerde ise taksimi mümkün olmayan hamam ve benzeri mallarda vâkıf yapılacağında ittifak vardır. Ancak Hanefiler mescit ve kabristanı bundan istisna etmişlerdir. Çünkü vakfedene ortak olanlar kendi hisselerinde farklı tasarrufta bulunmak isteyebilir ve mescit veyahut kabristanları vakfa uygun olmayan amaçlar çerçevesinde kullanabilirler. Taksimi mümkün olan malı Ebu Yusuf caiz görmüştür. Çünkü taksim edilmiş ortak malın elde edilmesi kesindir.

İmam Muhammed ise taksim edilmeye uygun malın elde edilmedikçe vakfedilmesini caiz görmemiştir.

Vakıf bir hayır kurumu olduğu için gelirlerinde hayır yollarında harcanmasına özellikle dikkat edilmesi gerekir. Vakıf idarecileri vakfiyede konulan şartlara riayet etmeli ve vakıf malında gerekli tadilat ve onarımları yapmalıdır. Hükümlerinden bir kısmını özetle sunduğumuz vakıf mevzusu İslam’ın insanlığa bir hediyesidir. İmam Şafii: “Bildiğim kadarıyla cahiliye ehli mal vakfetmemiştir. Bunu ilk olarak Müslümanlar başlattı. Bunda vakfın dini bir yönü olduğuna işaret vardır” buyurmuştur.

Özellikle Hristiyanların Müslümanlardan işgal ettikleri yerlerde vakıf kurumlarını hedef almaları ve vakıfların Müslümanları geri bıraktığını söylemeleri belirli bir gaye sebebiyledir. Onlar bunu söylerken Müslümanlar arasında yardımlaşma duygusunu öldürmek, İslam dininin şiarlarını yok etmek ve vakıf mallarına el koymayı hedeflemiştir. Tarihi vakıalar bunu doğrulamaktadır.