İnsanı yaratan, güzel ve faydalı şeyleri ona helal kılarak, pis ve zararlı şeyleri ona haram kılan Allah Azze ve Celle’ye sonsuz hamdler olsun. Allah’ın salât ve selamı, insanlarla olan muâmelelerinde en güzel ahlâk ölçülerini sergileyen, haram ve şüpheli olan şeylerden sakınmanın en güzel örneklerini ortaya koyan Efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’in, onun pak âlinin, ashabının ve kıyamete dek etbâının üzerine olsun.

İmdi; Allah Azze ve Celle yeryüzünde bulunan her şeyi insanlığın faydası için yaratmıştır. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.” (Bakara; 29) Bununla beraber bir takım faydalara ve hikmetlere binâen yaratmış olduğu bazı şeylerin kullanılmasını ve yenilmesini haram kılarak; sadece temiz ve helal olan şeylerin yenilmesini emretmiştir. O şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helal ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.” (Bakara; 168) Bu ve daha sonra zikredeceğimiz benzeri birçok ayet’i kerime ve hadis’i şerif göstermektedir ki, bir müslümanın en çok ihtimam göstermesi gereken hususlardan biri de helal gıdayı, haram gıdadan ayıran ilimdir. Zira şeytanın insana musallat olmasını ve damarlarında serbest bir şekilde dolaşmasını, dilediği gibi kalbine ve aklına nüfuz etmesini sağlayan etkenlerin başında haram lokma gelmektedir. Haram lokmayla beslenen bedenin varacağı yerin ateş olduğu hadis’i şeriflerde sabit olmuştur. İnsanı şeytanlara karşı en fazla koruyan hususların başında da helal lokma gelmektedir.
Haram gıdanın en yaygın yollarından biri de yasaklanmış bulunan alış-veriş çeşitleri ve haram olan kazanç yollarıdır. Ticarî kâr elde etmenin bütün yöntem ve yolları helal değildir. Helal olan yolları olduğu gibi, haram kılınmış olan yolları da bulunmaktadır. Kâr elde etmenin bütün yöntemlerini aynı kabul eden ve hepsini helal görenler hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların: “Alım-satım tıpkı faiz gibidir” demeleri yüzündendir. Hâlbuki Allah, alım-satımı helal, faizi haram kılmıştır…” (Bakara; 275) İşte yasaklanmış bir çıkar yoluyla serbest bırakılmış bir kazanç yolu arasındaki en büyük fark budur: Allah Azze ve Celle’nin birini haram kılmış olması, diğerini de helal kabul etmiş olmasıdır. Helal ile haram arasında ne kadar büyük bir farkın bulunduğunu ve bu ikisinin aynen irin ve kan ile berrak ve tatlı bir su misali asla bir olmadıklarını ancak Allah’a iman eden ve kalbi ilahî marifetle aydınlanmış olan kimseler idrak ederler. Yoksa bütün idrak yolları kapanmış, eşyanın zahirinden başka bir şey görmeyen ve basiretleri tamamen körelmiş olan kâfir ve fâcirler için irin ve kanla dolu bir çanağın, hayat kaynağı olan berrak ve tatlı su bardağından hiçbir farkı yoktur.

Kur’an-ı Kerim ve sünnet’i seniyyede haram olan ticaret ve alış-verişler ile helal olan ticaret ve alış-verişler tafsilatlı bir şekilde beyan edilmiştir. Böylece haram apaçık ortaya çıkmış, helal de belli olmuştur. Bu ikisi arasında da bazı şüpheli durumlar vardır ki, pek çok insan bu hususların hangi kısma ilhâk edildiğini ve hükmünün ne olduğunu bilmez. Ancak kalpleri iman nuruyla aydınlanmış olan Rabbânî âlimler bunların da hükmünü beyan etmişlerdir. Bizler de Allah’ın izniyle bu Rabbânî âlimlerimizin beyanları ışığında helal kazanç ölçülerini ve İslam›da ticaret ahlâkını, helal olan alım-satım ile haram olan alış-verişin genel kaidelerini açıklamaya çalışacağız. Gayret bizden, tevfik Allah Azze ve Celle’dendir.

Birinci Esas: Ticaret Hukukunu Öğrenmek

Bilinmelidir ki ilim, amelden önce gelmektedir. Herhangi bir şeyi söylemek ya da yapmak isteyen kimse, önce onun hükmünü öğrenmeli, Kur’an ve Sünnet mizanında onu tartmalıdır. İmanın en bariz alametlerinden biri şudur ki, bir şeyi yapmak isteyen bir mü’min öncelikle bunun Allah katındaki değerine bakmalıdır. Eğer Allah Teâlâ’nın razı olacağı bir şey ise, onu yapmalı; yok şayet Allah Azze ve Celle’nin razı olmayacağı bir şey ise, ondan şiddetle sakınmalıdır. Bunu da yapmak istediği şeyi Kur’an ve Sünnet’e arzederek bilebilir.

İlmin amelden önce geldiğini ifade etmek üzere İmam Buhari rahimehullah “Sahih”ine şöyle bir konu başlığı atmıştır: “İlmin, söz ve amelden önce geldiği konusu: Zira, Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Bil ki, Allah’tan başka ilah yoktur.” (Muhammed; 19) Böylece Allah Teâlâ ilmi (“Bil ki” buyurarak) öne almıştır.”(1) Görüldüğü gibi ilim, sözlü ve fiili bütün amellerden hatta ayet’i kerimenin açık ifadesine göre tevhidden dahi önce gelmektedir. Çünkü müslüman, itikadî ve amelî bütün inanç ve davranışlarını ilim temeli üzerine bina etmelidir.

Bilinen bir husustur ki, ilim iki kısma ayrılmaktadır: Her kişinin bilmesi gereken farz’ı ayn ilimler ve ihtiyacı giderecek kadar kişinin bilmesi yeterli olan farz’ı kifâye ilimlerdir. Nitekim Enes radıyallahu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i şerifinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “İlim talep etmek, her müslümana farzdır.” (2) Malumdur ki her ilmi talep etmek, her müslümana farz değildir. Dolayısıyla her müslümana talep etmesi farz olan ilim, içinde bulunduğu hâlin ilmidir. Bir müslüman hangi hâl içinde bulunuyorsa, o hâlin Kur’an ve Sünnet’teki hükmünü öğrenmesi ona farz’ı ayn olur. Buna göre ticaret ve alım-satımla uğraşan her müslümanın, öncelikle İslam’ın ticaret hukukunu ve ticarî ahlâkını öğrenmesi gerekir. Bu, onun imanının bir gereği ve alametidir.

Burada İbni Receb el-Hanbeli’nin farz’ı ayn olan ilmin çerçevesini belirleyen şu ifadelerini nakletmemiz yerinde olacaktır: “Allah Azze ve Celle’nin emir ve yasaklarını, sevip razı olduğu şeyleri ve kerih görerek nehyettiği hususları öğrenmeye gelince; bunlardan herhangi biriyle karşı karşıya kalan kimsenin onu öğrenmesi kendisine farz olur. Bundan dolayıdır ki: “İlim talep etmek, her bir müslümana farzdır” hadis’i şerifi rivayet edilmiştir. Zira her bir müslümanın, dini hususunda ihtiyaç duyduğu taharet, namaz ve oruç gibi konuları öğrenmesi farzdır. Malı olan her bir kişinin, malı hususunda kendisine vacip olan zekat, nafaka, hac ve cihad gibi konuları öğrenmesi farzdır. Aynı şekilde alım-satım (ticaret) yapan her bir kişinin de helal olan alış-veriş çeşitlerini ve haram olan alış-veriş çeşitlerini öğrenmesi farzdır. Nitekim Hz. Ömer radıyallahu anhu şöyle buyurmaktadır: “Dinde fakih olanlardan (dinimizin ticaret hukukunu bilenlerden) başka hiç kimse çarşı-pazarımızda alım-satım (ticaret) yapmasın.” (3) Zayıf bir senedle rivayet edildiğine göre Hz. Ali radıyallahu anhu da şöyle buyurmuştur: “Ticaret yapmaya başlamadan önce fıkıh (ticaret hukukunu) öğrenmek gereklidir. Zira fıkıh öğrenmeden ticaret yapmaya başlayan kimse, faize (haram olan alış-verişlere) bulaştıkça bulaşır!”

İbnü’l- Mübarek rahimehullah’a soruldu: “İlim öğrenme hususunda insanlara farz olan miktar nedir?” Şöyle cevap verdi: “Kişinin yapmak istediği her şeyi sorup öğrenerek ilimle yapmasıdır. İşte ilim öğrenmek hususunda insanlara farz olan budur.” Sonra bunu biraz açıklamak üzere şu örneği verdi: “Şayet bir kişinin malı yoksa, zekatın ahkâmını öğrenmesi ona farz olmaz. İki yüz dirhemi olduğu zaman ise; bundan ne kadarını zekat olarak çıkaracağını, ne zaman çıkarması gerektiğini, nereye ve kimlere vereceğini öğrenmesi kendisine farz olur. Diğer bütün hususlar da bu şekildedir.”
İmam Ahmed rahimehullah’a da: “Kişiye farz olan ilim talebi nedir?” diye soruldu; o da şöyle cevap verdi: “Kişinin, kendisiyle namazlarını ve oruç, zekat gibi dininin diğer hususlarını -burada İslam’ın diğer emirlerini de saydı- ikâme edeceği kadar ilim talep etmesi farzdır.” Yine İmam Ahmed şöyle demiştir: “İnsanın öğrenmesi farz olan ilim, namazında ve dinini (itikadî ve amelî olarak) ikâme etmede gerekli olan hususları öğrenmesidir.” (4)

Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur ki: Ticaretle uğraşmak isteyen bir müslümanın, maddi ve manevi olarak çok riskli olan bu işe girişmeden önce İslam’ın ticarî ahlâkını ve ticaret hukukunu öğrenmesi kendisine farz’ı ayndır. Bu konuda dinde tefakkuh etmeden, helal-haram sınırlarını öğrenmeden ve İslam’ın ticarî ahlâkı ile ahlâklanmadan bu riskli sahaya girerse; hem maddi olarak hem de manevi olarak çok büyük tehlikelerle karşı karşıya kalır. Maddi açıdan zâhiren kâr ediyor gibi gözükse de Allah’ın haram kıldığı alım-satım işlemlerine ve özellikle de faize bulaşması neticesinde büyük bir darbe yemesi pak yakındır. Bu aynen zehirli bir bal gibidir; başta tadı hissedilse de karın sancısına dönüşmesi ve yavaş yavaş öldürmeye başlaması çok uzak değildir. Manevi açıdan musibet daha büyük, felaket daha yıkıcıdır. Zira özellikle günümüzde faize bulaşması sebebiyle Allah’ın gazabına müstehak olması ve kul haklarına girerek affedilmez bir yola girmesi kuvvetle muhtemeldir. Tabii ki bütün bunlar namaz kılan müslümanlar için sözkonusudur. Yoksa dinden uzaklaşmış kâfir ve fâcirlerin haram yollarla ticarî kâr elde etmeleri, servetlerini ve bedenlerini şişirmeleri ve böylece cehenneme layık lokmalar haline gelmeleri zaten onlar için en büyük felaket ve azaptır.

Diğer taraftan helal-haram konularının konuşulduğu meclisler, en faziletli zikir meclislerindendir. Nitekim Atâ el-Horasâni rahimehullah şöyle demektedir: “Asıl zikir meclisleri, helal-haramın konuşulduğu meclislerdir. Alım-satımı nasıl yapacağın, nasıl namaz kılacağın, nasıl oruç tutacağın, nasıl evlenip, nasıl boşayacağın, nasıl haccedeceğin ve bunların benzeri olan konuların konuşulduğu meclisler…” Buna göre ticaretle uğraşan kimselerin câiz olan ve olmayan alış-veriş şekillerini araştırmaları, sormaları ve konuşmaları zikir mesabesindedir. Bu konuları ilim ehliyle karşılıklı mevzubahis edip konuştukları meclisler, zikir meclisleridir. Bu mübâhese ve müzâkereler hem onları yukarıda arzedilen maddi-manevi tehlikelerden korur, hem de zikir meclislerinde bulunmalarından dolayı çok büyük bir mükâfata ve berekete nail olmalarını sağlar. Gerçekten bu, kaçırılmaması gereken çok büyük bir fırsattır. Fakat ticaretle uğraşan müslümanların çoğu bu altın fırsattan gafildirler. Zira birçok kimse sıkıntıya düşmedikçe sormamayı ve araştırmamayı âdet haline getirmiştir. Sıkıntıya düşüp harama bulaştıktan sonra bir çıkış yolunu aramayı alışkanlık haline getirmiştir. Kafa üstü kuyuya düşen bir deveyi kuyruğundan tutarak çıkarmak ne kadar zorsa, ticarî haramlara bulaştıktan sonra bu bataklıktan çıkmak da bir o kadar zordur. Bundan dolayı da bu bataklıklara düşmemek için herhangi bir işe girişmeden önce onun Kur’an ve Sünnet’e göre hükmünü öğrenmek gerekir. Günümüzde pek çok ilim adamının bile muttali olmadığı, muttali olduklarını zannedenlerin de birçok yanlış fetvalar vererek insanları faiz bataklığına düşürdükleri bu çetrefilli ve zor konuda Allah Teâlâ müslüman tâcirlerin yardımcısı olsun ve onlara Rabbanî ve basiretli âlimleri rehber eylesin!

Son olarak bir noktaya da değinip bu konuyu bitirelim: Ticaret ve alış-veriş hususlarında câiz olan ve olmayan mevzulardan bahsetmek, yazmak, bu konuları konuşmak ve bu müzâkerelerin neticesinde ortaya çıkan hükümleri uygulamak; zühd konusundan bahsederek, zühde sarılmak demektir. Nitekim İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybâni’ye: “Zühd konusunda bir şeyler yazmaz mısın?” denildiğinde; o şöyle cevap vermiştir: “Ben, büyu’ (alış-veriş) kitabını tasnif etmiş bulunmaktayım.” Onun bu sözden maksadı şudur ki: Ben bu kitapta helal olan ve haram olan hususları beyan ettim. Zaten zühd haram olan şeylerden sakınıp helal olan şeylere rağbet etmekten ibaret değil midir! (5)

————————-

1. Sahih-i Buhari: 1/41
2. İbni Mâce: 224. Hasen li Ğayrihi bir hadistir.
3. Tirmizi: 487. Tirmizi dedi ki: “Bu Hasen-Ğarib bir hadis olup, isnadında bulunan raviler güvenilir kimselerdir.”
4. İbni Receb, Mecmûu’r-Rasâil: 2/295-296
5. Bkz: İmam Serahsi, el-Mebsût: 12/128