İkinci Esas: Ticarette Niyeti Tashih Etmek

Niyet amelden önce gelmektedir. Ticaret de dahil her türlü ameli meydana getiren, onu değerli veya değersiz kılan o ameli işlemeye sevkeden niyettir. Nitekim Hz. Ömer radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i şerifte Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Ameller ancak niyetlere göredir. Ve her bir kişi için ancak niyet ettiği şey vardır.

Dolayısıyla kimin hicreti Allah ve Rasûlü içinse, onun hicreti Allah’a ve Rasûlü’ne olmuş olur. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadın için olursa, onun da hicreti, kendisi için hicret etmiş olduğu şeye olur (onu elde eder ve onun için başka bir şey yoktur).” (1)

Bu hadisi şerheden İbni Receb el-Hanbelî şöyle demektedir: “Peygamber Efendimiz’in “Ameller ancak niyetlere göredir” sözünün anlamı şöyle de olabilir: Amellerin salih ve fâsid olması, makbul veya merdud olması, mükâfata mazhar olması ya da olmaması niyetlere bağlıdır. Dolayısıyla bu, şer’i bir hükmü bildirmektedir ki; o da amellerin salâhı veya fesadı, niyetlerin salâh veya fesadına göredir.

Peygamber Efendimiz’in bundan sonraki “Ve her bir kişi için ancak niyet ettiği şey vardır” sözü de şunu bildirmektedir ki: Kişi ameli ile neyi niyet etmişse, onun için ancak o hâsıl olur. Şayet hayır niyet etmişse, onun için hayır vardır. Yok eğer ameli ile şer niyet etmişse, onun için de ancak şer vardır. Buna göre bu ikinci cümle, birinci cümlenin salt tekrarı olmaktan çıkar. Çünkü birinci cümle, amelin salâh ve fesadının o ameli meydana getiren niyete bağlı olduğunu ifade ederken; ikinci cümle şuna delalet etmektedir ki, amel eden kişinin amelinden dolayı mükâfata nâil olması salih niyetine bağlı olup, ameli sebebiyle cezaya çarptırılması da fâsid niyetinden dolayıdır. Bazen de kişinin niyeti mübah olup, buna bağlı olarak ameli de mübah olur ve bu amelinden dolayı onun için ne mükâfat ne de azab hâsıl olur. Bütün bunlara göre amelin salih, fâsid veya mübah olması; o ameli işlemeye sevkeden ve onu meydana getiren niyete göredir. O ameli işleyen kişinin mükâfat alması, azaba müstehak olması ya da bu ikisinden de uzak kalması; o amelin salih veya fâsid ya da mübah olmasını sağlayan niyete göredir.” (2)

“Peygamber Efendimiz’in “Dolayısıyla kimin hicreti Allah ve Rasûlü içinse…” sözüne gelince: Amellerin niyetlere göre olduğunu ve amel eden kişinin, hayır olsun şer olsun amelinden nasibinin ancak niyeti olduğunu zikredince -ki bu iki husus da kapsayıcı iki kelime ve genel iki kaide olup, hiçbir şey bunların haricinde kalmaz-; bunun peşinden sureten aynı olup, niyetlerin değişmesi ile salih veya fâsid olan amellere bir örnek vermek için bunu zikretti. Bununla sanki şöyle demektedir: Diğer bütün amellerin durumu da bu misaldeki amel (olan hicretin durumu) gibidir.” (3)

Görüldüğü gibi bu hadis’i şerif, bütün amellerde olduğu gibi ticarette de niyetin ne kadar önemli olduğunu ifade etmektedir. Esasen her türlü amelin ardında asıl âmil ve itici güç olarak en önemli faktör olan niyet bulunmaktadır. Ticaretin de asıl âmili, herkesin içinde fıtrî olarak bulunan mal sevgisinden başka bu niyettir. Kişiyi ticaret yapmaya sevkeden bu niyet salih olabileceği gibi, fâsid veya kötü de olabilir. İnsan ya Allah Azze ve Celle’nin emrine imtisâl etmek ve maişetini temin ederken ilâhî rızaya da nâil olabilmek için ticaret yapar. Böylece yaptığı ticaret sayesinde hem dünyevi mâişetini temin etmiş olur ve hem de uhrevi saadete nâil olacaktır. İşte bu salih niyetten sâdır olan ticaret, kârlı ve güzel bir ticarettir. Ya da insan helal-haram sınırlarını gözetmeden içindeki mal sevgisi duygusunu tatmin etmek, şu fâni dünyada refah ve lüks içinde yaşayabilmek, geniş imkânlar, mevki-makam, şöhret-itibar, başkaları üzerinde güç ve otorite sahibi olmak ve böylece çeşitli arzu ve ihtiraslarını gerçekleştirmek için ticaret yapar. İşte bu fâsid niyetlerden sâdır olan ticaret de dünyada insana pek çok günahlar kazandıran ve neticede insanın helak olmasına sebep olan değersiz ve fâsid bir ticarettir.

Değerli, nezd’i ilâhîde makbul ve gerçek anlamda kârlı bir ticaretin temel esaslarını belirlemek üzere yine İbni Receb el-Hanbelî’ye müracaat edelim. O, bütün amellerin Allah Azze ve Celle’nin nezdinde değerli ve makbul olması için temel esasları belirlerken şöyle demektedir: “Rivayet edildiğine göre İmam Ahmed şöyle demiştir: «İslam’ın temelleri şu üç hadistir: “Ameller niyetlere göredir” hadisi; “Her kim bizim bu işimizde (dinimizde) onda bulunmayan bir şeyi ihdas ederse, o reddedilir” hadisi ve bir de “Helal apaçık bellidir, haram apaçık bellidir ve bu ikisinin arasında insanlardan birçoğunun (hükmünü) bilmediği şüpheli şeyler bulunmaktadır…” hadisidir.” Zira dinin tamamı emredilenleri yerine getirmek, mahzûrattan (sakıncalı ve haram olan şeylerden) sakınmak ve şüpheli şeyler hususunda (hükmünü bilinceye kadar) tevakkuf etmektir. Tüm bunları da Nu’man b. Beşir radıyallâhu anhu’nun (Helal belli, haram bellidir) hadisi kapsamaktadır.

Bütün bunlara riayet etmek de ancak şu iki hususu gerçekleştirmekle tamamlanır ve kemâle erer:

1- Amel, zâhiri ve dış şartları bakımından Kur’an ve Sünnet’e muvafık olmalıdır. Bu hususu, Hz. Âişe radıyallahu anha’nın: “Her kim bizim bu işimizde (dinimizde) onda bulunmayan bir şeyi ihdas ederse, o reddedilir” hadisi ifade etmektedir.

2- Bâtını ve iç yüzü itibariyle amel, sadece Allah Azze ve Celle’nin rızası için yapılmış olmalıdır. Bu hususu da Hz. Ömer radıyallâhu anhu’nun: “Ameller niyetlere göredir” hadisi ifade etmektedir.

Fudayl b. İyaz rahimehullah, Allah Teâlâ’nın: “Hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı” (Mülk; 2) ayetindeki “daha güzel” ifadesini, “daha ihlaslı ve daha doğru” şeklinde tefsir ederek şöyle dedi: “Şayet amel halis (Allah rızası için yapılmış) olur da doğru (Kur’an ve Sünnet’e muvafık) olmazsa, kabul edilmez. Aynı şekilde doğru olur da halis olmazsa, kabul edilmez. Makbul olması için sadece Allah Azze ve Celle’nin rızası gözönünde bulundurularak yapılmış olması gerekir; doğru olması için de Sünnet’e uygun olması gerekir.” (4)

Demek ki ticaretin Yüce Mevlâ nezdinde makbul, hem dünya ve hem de ahirette değerli, faydalı ve kârlı olması için; Kur’an ve Sünnet’e muvafık olmasının yanında halis olması ve sahih/salih bir niyetle yapılmış olması gerekir. Bütün amellerde ve özellikle de ticarette niyeti tashih etmek ve salih niyeti muhafaza etmek öyle sanıldığı kadar kolay değildir. Nitekim Süfyan-ı Sevri rahimehullah şöyle demektedir: “Niyetimi tashih etmekten daha zor bir işe girişmiş değilim. Çünkü niyetim sürekli değişip durmaktadır.” Yûsuf b. Esbât rahimehullah şöyle demektedir: “Halis niyeti fâsid niyetten ayıklayıp muhafaza etmek, amel edenler için uzun bir süre yorularak ibadet etmekten çok daha zordur.”

İmam Ahmed, Yezid b. Harun’un hadis meclisinde oturmaktaydı. Yezid b. Harun, Hz. Ömer’in “Ameller niyetlere göredir” hadisini rivayet edince; İmam Ahmed şöyle buyurdu: “Ya Ebâ Halid! İşte bu, boynumuza geçirilmiş bir urgandır ki, bizi boğmaktadır.”

İşte bundan dolayı mü’min tüccarın niyetini tashih etmek ve salih niyetini muhafaza edebilmek için Yüce Mevlâ’ya yalvarıp yakarması, O’nun tevfikini niyaz etmesi gerekir. Sahih ve salih bir niyete muvaffak kılınırsa, bunu en değerli bir hazine kabul etmesi ve korumak için âzami gayret sarfetmesi gerekir. Zira salih niyet gibi değerli hazinelerin hırsızları hem çok hem de sinsidirler. Halis niyetini bu sinsi hırsızlara kaptırmamak için sürekli uyanık ve tetikte bulunmalıdır.

Ticaret yapan bir mü’min şu hususlara niyet etmelidir:

a) “Namaz kılınınca yeryüzüne dağılın ve Allah’ın fazlından (rızkınızı) talep edin. Allah’ı pek çok zikredin ki, felâha eresiniz.” (Cum’a; 10) buyuran Allah Azze ve Celle’nin emrine imtisâl etmek ve bu yolla O’nun rızasını kazanmak. Zira her bir canlının rızkını takdir edip hazırlayan Yüce Mevlâ, bu rızkı elde etmek için çalışmayı şart koşarak şöyle buyurmuştur: “İnsan için ancak emeğinin karşılığı vardır. Emeği de mutlaka görü(lüp değerlendiri)lecek. Sonra da ona karşılığı tastamam verilecek.” (Necm; 39-41) Eğer mü’min tüccar, Yüce Mevlâ›nın rızasını gaye’i ulyâsı kabul ederek O’nun emir ve yasakları çerçevesinde ticaretini yürütürse, hem bu dünyada maişetini temin eder ve hem de bunun karşılığını ahirette görüp ebedi saadete nâil olur.

b) İffetini muhafaza ederek, başkalarına muhtaç kalmamak ve kınanmış olan dilencilik marazına mübtelâ olmamak. Alan el olmak yerine veren el olmaya gayret etmek. Zira veren el her zaman alan elden daha üstün ve daha faziletlidir. Nitekim Enes radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiğine göre Ensar’dan bir adam dilenmek için Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelir. Efendimiz ona: “Evinde herhangi bir şey yok mu?” diye sorar. Adam: “Bir kısmıyla örtünüp, bir kısmını serdiğimiz bir çul ve kendisinden su içtiğimiz bir kabımız var” deyince; Efendimiz: “Onları bana getir” buyurdu. Adam bu ikisini alıp gelince, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bunları eline aldı ve: “Kim bu ikisini satın alır?” buyurdu. Bir adam: “Ben bu ikisini bir dirheme satın alırım” deyince; Rasûlullah Efendimiz iki ya da üç defa: “Bir dirhemden fazla veren yok mu?” buyurdu. Başka bir kişi: “Ben bunları iki dirheme alırım” deyince; Efendimiz bu iki eşyayı ona sattı. İki dirhemi alarak Ensarlıya verdi ve şöyle buyurdu: “Bir dirhemle yiyecek bir şeyler satın alarak ailene ulaştır. Diğer dirhemle de bir balta satın alıp, bana getir.” Adam baltayı getirince, Rasûlullah Efendimiz mübarek elleriyle ona bir sap taktıktan sonra: “Şimdi git, odun keserek sat. On beş gün boyunca seni görmeyeyim” buyurdu. Adam denilenleri yaparak, on dirhem kazanmış bir halde geldi; bu paranın bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek satın aldı. Bunun üzerine Efendimiz ona şöyle buyurdu: “İşte bu senin için, kıyamet gününde yüzünde (siyah) bir nokta olacak dilencilikten daha hayırlıdır.” (5)

c) Bakmakla yükümlü olduğu kimselerin geçimini helal yoldan temin etmek ve onları başkalarına muhtaç olacak bir durumda bırakmamak. Nitekim Peygamber Efendimiz, Sa’d b. Ebû Vakkas’a şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki senin mirasçılarını zengin olarak bırakman, onları başkalarına avuç açan fakirler olarak bırakmandan senin için daha hayırlıdır.” (6) Ka’b b. Ucra radıyallâhu anhu dedi ki: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanından bir adam geçti. Rasûlullah’ın ashabı onun yiğitliğini ve çalışkanlığını görünce şöyle dediler: “Ya Rasûlallah! Bu Allah yolunda cihada çıksa ne iyi olurdu!” Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Eğer bu kişi, küçük çocuklarının maişetini temin etmek için çıkmışsa, muhakkak o Allah yolundadır. Şayet o, pir’i fâni olan yaşlı anne-babasının maişetini temin etmek için çıkmışsa, şüphesiz o Allah yolundadır. Şayet o, nefsinin iffetini sağlamak ve başkalarına muhtaç olmamak için çıktıysa, yine de o Allah yolundadır. Yok eğer o, gösteriş ve övünüp böbürlenmek için (çalışıp kazanmak maksadıyla) çıktıysa; şüphe yok ki o şeytanın yolundadır.” (7)

d) Maişetlerini temin edemeyen muhtaç müslümanlara yardımcı olmak; yetim, dul ve fakirlerin geçimini sağlamak ve Allah yolunda infak etmek. Özellikle günümüzdeki İslam âleminin durumu gözönüne getirildiğinde müslüman tüccarların infaklarına ne ölçüde ihtiyaç olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır. Bundan dolayı müslüman tüccarların, kazandıklarından asgari derecede kendilerine harcayarak, âzami derecede infak etmeleri gerekir. İnfaklarının zekat miktarı ile sınırlı kalmayıp, bundan kat be kat fazla olması gerekir. Çünkü zekat miktarı, infak ve tasaddukun asgari seviyesidir. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve size topraktan çıkardığımız ürünlerin tertemizlerinden (hayra) harcayın ve kendinizin, ancak göz yumarak alıcısı olduğunuz kötülerini vermeye kalkışmayın ve bilin ki, Allah çok zengindir, çokça hamdedilen (övülen)dir.” (Bakara; 267) “Sana (Allah yolunda) ne miktar harcama yapacaklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan artanı…” Allah, size böylece ayetlerini açıklıyor, ta ki düşünüp taşınasınız.” (Bakara; 219) Ebû Hureyre radıyallâhu anhu dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Çalışarak dul kadınların ve yoksulların işlerine koşan ve maişetlerini temin eden kimse; Allah yolunda cihad eden, bıkmadan gece namaz kılan ve ara vermeden gündüz oruç tutan kimseler gibidir.” 8

Hakikat şu ki bütün bu hususlar Allah Azze ve Celle’nin rızasını tahsil etmeye matuftur. Zira tüm bunlar Allah›ın emirleri olup, bunları O›nun rızasını kazanmak ve vaadettiği mükâfata nâil olmak için gerçekleştiren kimse; ilâhî emre imtisal etmiş ve O’nun rızasına nâil olmuş olacaktır.

Müslüman tüccarın, bütün bu hususları gerçekleştirirken ilâhî rızayı gaye edinmesi ve bu ulvî niyetini sürekli muhafaza etmeye muvaffak olması için; kalbinin salâhına azami derecede ehemmiyet vermesi ve kalbini her türlü dünyevi haz ve ihtiraslardan koruması gerekir. Akıl ve tecrübesine dayanarak ticarî faaliyetlerini yürütürken, kalbi Yüce Mevlâ’nın zikri ile meşgul olmalıdır. Kalbini, her türlü hatanın ve çeşitli felaketlerin baş sebebi olan dünya ve mal sevgisinden muhakkak surette tecrid etmelidir. Bu hususta “el kârda, gönül yarda” anlayışı ve “Halkın içinde Hak Teâlâ ile birlikte olmak” düsturuyla amel ederek; ticaretin kendilerini Allah Azze ve Celle’yi zikretmekten alıkoyamadığı yiğitlerden olmaya gayret etmelidir.

Ticarî faaliyetlerini yukarıda beyan edilen niyet ve gayelerle yürütmeye muvaffak kılınan müslüman bir tüccar, kalbî ve vicdanî bir şuura sahip olur. Artık o, ne olursa olsun şahsi menfaat ve nasıl olursa olsun ticarî kâr elde etme anlayışından tamamen uzaklaşır. Onun ticarî faaliyetlerinin olmazsa olmaz ölçüsü ilâhî rıza ve şer’i izindir. Helal-haram ölçülerine son derece hassasiyetle riayet eder. Bunun için de asla haram olan bir ticarî faaliyetin içinde yer almaz ve ne olursa olsun kul hakkına tecavüz etmez. Ahdine vefa göstermeye ve emanete riayet etmeye âzami derecede gayret gösterir.

İşte bütün himmeti ahiret saadetini elde etmek olan müslüman tüccar ile tüm gayretiyle dünyevi imkânlara sahip olmaya ve mal biriktirme oburluğunu tatmin etmeye çalışan kapitalist bir tüccar arasındaki fark da budur. Bu ikisi de ticaret yapmakta ve ticarî faaliyet alanlarını genişletmeye ve kâr oranlarını yükseltmeye çalışmaktadırlar. Ancak bunlardan birisinin ticarî faaliyetlerinin ulvî bir gayesi, Allah Azze ve Celle tarafından belirlenmiş şer’i bir sınırı ve çerçevesi bulunurken; diğerinin hiçbir ulvî gayesi ve hiçbir sınırı yoktur. Onun tek gayesi nasıl olursa olsun şahsi menfaat ve ticarî kâr elde etmektir ki, bu gayet derecede süflî bir enâniyetin tezâhürüdür. Müslüman tüccar dünyevi maişetini kazanmakla birlikte ebedi ahiret saadetini de elde ederken; dünyada kazanmayı en büyük derdi haline getiren kapitalist tüccarın ahirette hiçbir payı yoktur. Nitekim Allah Teâlâ, bütün işlerinde ahireti gaye edinen kimseyle tüm işlerinde dünyayı gaye edinen kimseler arasındaki bu büyük farkı şu ayet’i kerimelerde beyan buyurmaktadır:

“Kim ahiret ekinini (kazancını) isterse, onun ekinini arttırırız. Kim de dünya ekinini (kazancını) isterse, ona da ondan veririz ve elbette onun ahiretten hiçbir nasibi yoktur.” (Şûrâ; 20)

“Kim bu ivediyi (dünyayı) isterse, orada ona, dilediğimize dilediğimiz kadarını ivedilikle verir, sonra da yerini cehennem kılarız; yerilmiş, kovulmuş olarak orayı boylar. Kim de ahireti ister ve mü’min olarak orası için gerekli çabayı gösterirse, işte çabaları meşkûr olan (kabul edilen/şükranla karşılanan)lar onlardır!” (İsrâ; 18-19)

“Kim dünya hayatını ve zinetini isterse, orada onlara emeklerinin karşılığını tastamam veririz ve orada hiçbir değer kaybına uğratılmazlar. İşte ahirette onlar için ancak ateş vardır; yaptıkları (iyi) işler de orada geçersizdir ve (esasen) yaptıkları her şey bâtıldır.” (Hûd; 15-16)

“İnsanların mallarında nemalansın (artsın) diye verdiğiniz ribâ (tefecilik, faiz), Allah katında nemalanmaz. Allah’ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekat (nemalanır); dolayısıyla onlar, (kazançlarını) kat kat artıranların ta kendisidirler!” (Rum; 39)

Şu fâni ve geçici dünyada azıcık bir kâr elde ederek, ebedi ahiret saadetinden mahrum kalan kimsenin zararı ne kadar büyüktür! Bu kimse gerçekten tam bir iflasın içine girmiş ve dönüşü olmayan bir uçuruma yuvarlanmıştır. Bunun aksine dünyevi geçimini elde etmek için ticaret yaparken Allah’ın rızasını gaye edinen ve şer’i şerifin ölçülerine riayet eden kimsenin kazancı ve kârı ne büyüktür! O gerçekten ebedi bir saadete nâil olmuş, hem dünyada ve hem de ahirette büyük bir kazancı hak etmiştir. Bu ikisi arasındaki fark Ebû Bekir es-Sıddık’ın ticareti ile Ebû Cehil’in ticaret anlayışı arasındaki fark kadar büyüktür. Nitekim Abdullah b. Mübarek rahimehullah şöyle demektedir: “Nice (hacim ve miktarı itibariyle) küçük amel vardır ki, niyet onu (kıymet itibariyle) büyük ve yüce yapar. Nice (hacim ve miktarı itibariyle) büyük amel vardır ki, (kötü bir) niyet onu küçültüp değersiz yapar.” Evet, akıllı adam odur ki, salih bir niyetle âdetlerini dahi ibadete çevirir. Akılsız adam da odur ki, niyetsizlikle ya da kötü bir niyetle ibadetlerini dahi âdete çevirir.

———————–

1. Buhari: 1, 54, 5070, 6953; Müslim: 1907
2. İbni Receb, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 1/68
3. İbni Receb, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 1/72
4. İbni Receb, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 1/71-72
5. Ebû Dâvûd: 1641; Tirmizi: 1218; Nesâi, el-Kübrâ: 7/259. Tirmizi dedi ki: “Hasen bir hadistir.”
6. Buhari: 1295; Müslim: 4296
7. Terğîb ve Terhîb: 2629. Taberâni rivayet etmiş olup, ricali sahih şartlarına uygundur.
8. Buhari: 5353; Müslim: 7659