İnsanlık âlemine peygamberler gönderen, adaleti ikâme etmeleri için onlarla birlikte Kitab›ı ve mizanı indiren ve Kitab’›n ortaya koyduğu bu adalet sisteminin korunması için demiri (silahı) yaratan Allah’a hamd ederiz. İnsanlığa rahmet olarak gönderilen ve bu rahmeti bütün insanlık âlemine yaymak için gece gündüz durmadan Allah yolunda cihad eden Peygamber Efendimiz’e, bu hususta onun yardımcıları olan âline, ashabına ve kıyamete kadar ona tâbi olan mü’minlere salât ve selam olsun.

İmdi; İslam’a göre savaş mukaddes bir vazifedir. Allah yolunda ve Allah’ın muradına uygun bir şekilde yapıldığı takdirde İslamî vazifelerin zirvesidir. İlâhî emanet olan şeriatın korunması ve bu engin rahmetin bütün insanlık âlemini kuşatması için cihad etmek, insanlık âlemine yapılabilecek en büyük hizmet ve Hakk’ın rızasını kazanmanın en garantili yoludur. Allah yolunda cihad etmenin anlamı silah kullanmak, İlâhî şeriatın tatbikine karşı çıkan ve Hakk’ın muradına boyun eğmeyen bâtıl ehlini öldürmek ve zalimler tarafından öldürülmek olduğu için bu vazife çok risklidir. Şayet silah Allah›ın Kitab’›na ve Peygamber’in Sünnet’ine uygun bir şekilde kullanılmazsa, bu silah Hakk’a hizmet etmeyecek ve zulme sebep olacaktır. Eğer savaşılırken Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu savaş hukukuna riayet edilmezse, bu savaş mukaddes bir cihad olmaktan çıkıp insanın felaketine sebep olabilir. Kur’an ve Sünnet’in belirlediği savaş hukukuna ve âdâbına riayet edilerek ihlas ile yapılan cihadın neticesi Allah’ın rızası ve Firdevs Cenneti iken; Nebevî sünnete muhalefet ederek yapılan bir savaşın neticesi de haksız yere insanları öldürmek, ma’mur yerleri tahrip etmek ve yeryüzünde fesad çıkarmak olacağı için insanın felaketine ve helak olmasına sebep olabilir.

Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallâhu anhu dedi ki: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına bir bedevi geldi ve: “Ya Rasûlallah! Bir adam ganimet için savaşıyor; bir başkası kendinden bahsedilsin diye savaşıyor; bir diğeri de kahramanlıktaki yerinin görülmesi için savaşıyor.” Diğer bir rivayete göre: “Kahramanlık taslamak ve milliyetçilik için savaşıyor.” Bir başka rivayete göre: “Gazabından dolayı savaşıyor. Şimdi kim Allah yolundadır?” diye sordu. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim Allah’ın dini daha yüce olsun diye savaşırsa, sadece o Allah yolundadır.” (1)

Muaz b. Cebel radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Savaş iki kısımdır: Şayet kişi Allah’ın rızasını diler, imama/yöneticisine itaat eder, en iyi malını infak eder, arkadaşlarıyla iyi geçinir ve fesad çıkarmaktan sakınırsa; şüphesiz ki bu kişinin uyuması da uyanık hali de kendisi için ecirdir. Yok eğer kişi övünmek, gösteriş yapmak ve kahramanlığını duyurmak için savaşır, imama isyan eder ve yeryüzünde fesad çıkarırsa; muhakkak ki bu kişi eli boş bile dönmez (yani vebal ile döner).” (2)

Açık bir şekilde görüldüğü gibi Müslüman olan kimselerin yaptığı her savaş Allah yolunda olmayabilir. Allah yolunda olan savaş, ancak Allah’ın dinini yüceltmek, O’nun şeriatını hâkim kılmak için yapılan ve yine Allah tarafından konulmuş olan sınırlara ve hukuka riayet edilerek yerine getirilen cihaddır. İşte bu hususu biraz daha açıklığa kavuşturmak için birkaç noktayı nazarlarınıza arzetmek istiyoruz.

Birinci Nokta: Cihad Farzdır

Her şeyden önce bilinmelidir ki, Allah’ın dinini yüceltmek, O’nun şeriatını insanlık âlemine hâkim kılmak, şirk, küfür ve zulümden müteşekkil olan fitneyi yeryüzünden kaldırmak; kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan mustaz’afları koruyup kurtarmak ve Allah’ın şeriatının hâkim olduğu Dâru’l-İslam’ı muhafaza etmek için cihad etmek farzdır. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Savaş, hoşlanmadığınız halde size (farz kılınıp) yazıldı. Sizin hoşlanmadığınız bir şey, sizin için daha hayırlı olabilir. Sizin hoşlandığınız bir şey de sizin için daha şerli ve kötü olabilir. Allah (hakkınızda iyi ve kötü olanı) bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara; 216)

“Fitne (şirk, fesad) kalkıncaya ve din (ibadet, kulluk) yalnız Allah’a oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (şirkten) vazgeçerlerse, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.” (Bakara; 193)

“Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve elçisinin haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam’ı) din edinmeyen Kitab ehliyle (Yahudi ve Hıristiyanlarla); boyun eğenler olarak elden cizyeyi verinceye kadar savaşın.” (Tevbe; 29)

“Size ne oldu ki, Allah yolunda ve de: “Ey Rabbimiz! Halkı zalim olan şu memleketten bizi çıkar, tarafından bize bir veli (kayırıcı) ver ve yüce katından bize bir yardımcı gönder!” diyen mustaz’af erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tâğut uğrunda savaşırlar. İmdi şeytanın dostlarıyla savaşın; nitekim şeytanın düzeni zayıftır. “ (Nisâ; 75-76)

Bütün bu ayet’i kerimelerden açıkça anlaşılacağı üzere Allah’ın dinini yüceltmenin, mü’minleri aziz, kâfirleri zelil kılmanın, mazlum ve mustaz›afları zalimlerin şerrinden korumanın yegâne yolu Allah için savaşmaktır. Nitekim İslam’ın esası; hidayet yolunu gösteren Kitab’a uymak ve Kitab’ın bütün insanlık âlemine tatbik edilmesini sağlamak için kılıç kuşanmaktır. İslam’ın “hidayete erdiren Kitab ve Kitab’ı koruyan kılıç”tan ibaret olduğunu ifade etmek üzere Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Andolsun, elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik ve beraberlerinde Kitab’ı (yasaları) ve mizanı (adalet terazisini) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Demiri de indirdik, elbette onda yaman bir be’s (vurucu güç) ve insanlar için birçok menfaatler vardır. Dolayısıyla Allah, kendisine ve elçilerine kimin gıyaben (görmeden) yardım ettiğini bilecek (belirleyecek)tir. Kesinlikle Allah çok kuvvetlidir, çok izzetlidir.” (Hadid; 25)

Rabbinin bu emirlerini hakkıyla yerine getiren ve tevhid dinini yeryüzüne yerleştirmek için var gücüyle cihad eden Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet getirinceye, namazı kılıp zekatı verinceye kadar insanlarla (müşriklerle) savaşmakla emrolundum. Bunları yerine getirirlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslam’ın hakkı bunun dışındadır. Hesapları da Allah’a aittir.” (3) Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Allah yolunda cihad eden ashab’ı kiram, ondan sonra da bu yolu devam ettirerek İslam’ı yeryüzünün her tarafına ulaştırdılar. Nitekim halife olur olmaz minbere çıkan Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anhu: “Cihadı terkeden her kavim muhakkak zelil olur” buyurarak İslamî siyaset tarzını ortaya koymuştur. Aynı şekilde: “Namazla zekatın arasını ayıran herkesle muhakkak savaşacağım, çünkü zekat da malın hakkıdır” buyurarak İslam hukukunun bütünlüğünü muhafaza etmek uğruna savaşacağını ilan etmiş ve böylece İslam dinini bölünmeye maruz kalmaktan korumuştur. Ondan sonra da hulefâ’i râşidîn ve bütün Müslümanlar aynı yolu takip etmiş ve İslam’ın bizim zamanımıza kadar ulaşmasını sağlamışlardır.

İkinci Nokta: Cihadın Gayesi, Bütün İnsanlığı Kurtarmaktır

Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, diğer peygamberlerden farklı olarak bütün insanlığa gönderilmiştir. Allah Azze ve Celle: “Seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak insanların hepsine gönderdik. Fakat insanların birçoğu bilmezler” (Sebe’; 28) buyurarak ve yine: “Seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ;107) buyurarak bu hakikati ezelî ve ebedî kitabında tescillemiştir. Peygamber Efendimiz’in insanlık âlemine getirmiş olduğu ilâhî rahmet olan tevhid dininin, bütün insanlığa hâkim olmasının yolu Allah yolunda cihad etmektir. Fitne ve şirkin yayılmasını isteyen ve tevhid dini olan İslam şeriatının insanlık âlemine hâkim olmaması için bütün güçleriyle çalışan zalimler, ancak Allah yolunda cihad etmekle bertaraf edilebilirler. Ebû Cehil gibi küfrün önderleri olan zalimler ortadan kaldırılınca da onlar tarafından kandırılan ve sömürülen toplumlara tevbe kapısı açılır ve ilâhî rahmete mazhar olup fevc fevc Allah’ın dinine girerler. İşte bu tarihi insanlık hakikatini dile getirmek için Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Ben tevbe peygamberiyim ve ben savaş peygamberiyim.” (4) İmam Müslim bu hadisi şu lafızla rivayet etmiştir: “Ben tevbe peygamberiyim ve ben rahmet peygamberiyim.” (5) Bu iki lafzı cemetmek üzere İmam Kurtubî şöyle demektedir: “Çünkü o, rahmetin yayılmasına ve merhametin her tarafı kaplamasına sebep olan savaşın peygamberidir.” Yine o, dünyanın her tarafında bütün insanlık âlemine tevbe kapısının açılmasına ve toplumların şirk ve küfürden tevbe ederek Allah’ın dinine girmelerine sebep olan cihad peygamberidir. Nitekim Peygamber Efendimiz zamanında ve hulefâ’i râşidîn döneminde büyük fedakârlıklarla yürütülen cihad hareketi ve meydana gelen büyük fetihler neticesinde pek çok topluluklar fevc fevc İslam’ın rahmet dairesine dahil olmuşlardı. Tarih boyunca Müslüman toplumların başına gelen her türlü zilletin sebebi, nebevî menhec olan bu mübarek cihad yolundan uzaklaşmaları ve dünyaya meyletmeleri olmuştur. Nitekim Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Ben kıyametten hemen önce kılıç ile gönderildim. Tâ ki tek olan Allah’a ibadet edilip, O’na hiçbir şey ortak koşulmasın. Benim rızkım, mızrağımın gölgesine konuldu. Zillet ve alçaklık da benim emrime (metod ve menhecime) muhalefet edenlerin üzerine konuldu. Kim de bir kavme benzerse, muhakkak ki o onlardandır.” (6)

Rib’i b. Âmir radıyallahu anhu bu yüce gayeyi, Pers imparatorluğu genelkurmay başkanı Rüstem’e karşı şöyle ilan etmişti: “Dilediği kimseleri kullara kulluktan Allah’a kulluğa, dünyanın darlığından dünya ve ahiretin genişliğine, dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine çıkaralım diye Allah Teâlâ bizleri gönderdi.” (7) İşte insanlık için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet olan İslam ümmetinin omuzlamış olduğu mukaddes cihad vazifesinin gayesi bu yüce değerlerdir:

a- İnsanlık âleminden Allah’ın dilediği kimseleri kullara kul olmaktan kurtarıp, sadece Allah’a kulluk etmelerini sağlamak. Zira bizim zamanımızda da olduğu gibi Allah’a kulluk etmekten uzaklaşan insanlar, muhakkak kendileri gibi insanlara kulluk ederler. İşte cihadın gayesi insanları böyle bir sefaletten ve zilletten kurtarmaktır.

b- Bunca genişliğine rağmen şirk, küfür, fesad ve zulüm sebebiyle insanlık âlemine dar edilen dünyanın bu sıkıntılı darlığından, İslam’ın adaleti gölgesinde bir saadet sarayına dönüşecek olan dünyanın genişliğine ve ilâhî rahmetin deryası olan saadet’i ebediyeye insanlığı ulaştırarak iki dünya saadetine mazhar olmasını sağlamaktır.

c- İnsanlık âlemini bâtıl dinlerin, bozuk ideolojilerin, fasid fikirlerin ve fesadı hayatın bütün alanlarına yayan yasaların zulmünden kurtararak; İslam’ın mutlak adaletine ve bütün dünyayı ıslah etmeye kâfi olan ilâhî hukuk sistemine mazhar kılmaktır. İşte cihad edenlerin, bu büyük gayeleri gözönünde bulundurarak nebevî sünnete ve sahabe›i kiram›ın uygulamalarına tâbi olarak mukaddes cihad vazifesini yürütmeleri gerekmektedir.

Üçüncü Nokta: Savaş Hukuku ve Âdâbından Bir Nebze:

Bu ve benzeri büyük gaye ve hikmetlerden dolayı yerine getirilmesi farz kılınan cihad, rastgele ve dünyevi maksatlarla yapılan savaşlardan çok farklıdır. Dünyevi gayelerle yapılan savaşların kendine özgü sebepleri ve hedefleri vardır. Bunların hemen hepsi de yeryüzünü ifsad ve tahrip ederek, insanlık âlemini fitne, fesad, zulüm ve zillete maruz bırakır. Allah yolunda cihadın da kendine has sebepleri ve hedefleri bulunmaktadır. Bunlara riayet edilerek yapılan cihad yeryüzünü ıslah ve imar ederek, insanlık âlemini de saadet’i dâreyne mazhar kılar. Burada Allah yolunda cihad etmenin âdâb ve ahkâmından bir nebzesine değinmekte fayda vardır.

Büreyde radıyallâhu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir ordu veya seriyyeye komutan tayin ettiği zaman, Allah’tan korkmasını ve beraberindeki Müslümanlara iyi davranmasını tavsiye eder; sonra da şöyle buyururdu: “Allah’ın adıyla, Allah yolunda gazaya çıkın. Allah’ı inkâr edenlerle savaşın. Gazveye çıkın (fakat) ganimet mallarından çalmayın, sözünüze ihanet etmeyin, müsle yapmayın ve çocukları öldürmeyin. Müşriklerden olan düşmanlarınla karşılaştığın zaman, onları üç şeye davet et: Bunlardan hangisine icabet ederlerse, kabul ederek onlardan el çek.

Onları İslam’a davet et; şayet bu konuda sana icabet ederlerse, kabul ederek onlardan el çek. Sonra da onları, kendi yurtlarını bırakarak muhacirlerin yurduna (Medine’ye) intikal etmeye davet et ve onlara de ki: “Bunu yapmaları durumunda muhacirlerin bütün haklarına sahip olur ve muhacirlerin bütün sorumluluklarıyla sorumlu olurlar.” Şayet yurtlarını terketmeyecek olurlarsa, bedevi Müslümanlar konumunda olacaklarını onlara haber ver; buna göre mü’minler için geçerli olan Allah’ın hükümleri onlar için de geçerli olur. Fakat Müslümanlarla birlikte cihad etmeleri hali müstesna olmak üzere ganimet ve fey’ mallarında bir hakları olmaz.

Eğer bütün bunları kabul etmezlerse, onlardan cizye vermelerini iste. Şayet icabet ederlerse, kabul ederek onlardan el çek (onlarla savaşma). Şayet bunu da kabul etmezlerse, Allah’tan yardım dileyerek onlarla savaş…(8)

Bu hadis’i şerifte geçen birkaç noktaya değinelim:

1- Allah yolunda cihad edenler yağma ve çapulculuktan son derece uzak dururlar. Ganimet mallarından asla çalmazlar. Ganimet mallarından haksız yere alınan en ufak bir şeyin cehennem ateşi olduğu şuurunu taşırlar. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Hiçbir peygambere, ganimet mallarından aşırması yaraşmaz. Her kim aşırırsa, kıyamet günü aşırdığı şeyle gelir. Sonra herkese yaptığının karşılığı eksiksiz verilir ve onlar mağdur edilmezler. İmdi Allah’ın rızasına uyan kişi, Allah’ın hışmına uğrayan ve barınağı cehennem olan kişi gibi midir? Ne kötü akıbettir (o cehennem)!” (Âl-i İmrân; 161-162) Böylece alınan ganimet ve fey’ mallarında hakkı olan herkes ancak hakkı kadar alır ve böylece her hak sahibine hakkı muhakkak ulaşır. Bu da İslam toplumunda gelirlerin âdil bir şekilde dağılması ve malların sadece belirli kesimlerin ellerinde toplanmaması sonucunu doğurur.

2- Allah yolundaki mücahidler asla verdikleri sözleri bozmazlar. Zâhiren durum aleyhlerine bile gözükse, yaptıkları sözleşmelere riayet ederler. Düşmanın ihanet edeceğini kuvvetli emarelerle sezmedikçe antlaşmalarını bozmazlar. Allah’ın, sözlerine riayet edenleri sevdiğini ve sözünde durmayanlara buğzettiğini bilerek bu konuda hassas davranırlar. Yine bu bâbtan olarak eman verdikleri kimseye silah çekmezler ve onun haklarına riayet ederler. Aynı şekilde zimmet ehlinin (İslam Devleti’nde yaşayan gayri müslimlerin) emniyetini sağlar ve onların da bütün haklarına riayet ederler. Onlar ahitlerini bozmadıkça onların haklarına tecavüz etmezler.

3- Allah yolunda cihad eden mücahidler müsle (insanın şeklini değiştirip onu çirkinleştirecek şekilde işkence) yapmazlar. Öldürdükleri kimselerin uzuvlarını kesmekten ve gereksiz yere onların bedenleriyle oynamaktan sakınırlar. Öldürdükleri zaman, en güzel bir biçimde öldürmeye dikkat ederler. Zira onların maksatları şahsi veya ırkî kinlerini dindirmek için insanları yok etmek değil, asıl maksatları zalimleri ortadan kaldırarak bu zavallı insanların hidayetine vesile olmaktır. İnsanların cehenneme gitmeyip Allah›ın rızasına ve cennetine ulaşmalarını sağlamaktır.

4- Allah yolunda cihad etmenin, yeryüzünü tahrip etme ve toplumları yok etmek hedefine matuf olmadığının en önemli göstergelerinden birisi de bu hadis’i şerifte geçen üç husustan birine davet etme konusudur. İslam’a girmek veya İslam Devleti’nde yaşayıp cizye vermek ya da savaş yolunu tercih etmek… Zira bizim ilk maksadımız, kâfirlerin iki dünya saadetine nâil olmak için İslam’a girmeleridir. Bunu yapmazlarsa en azından dünyada canlarını ve mallarını emniyete almak için İslam Devleti’nin gölgesinde yaşamayı kabul etmeleridir. Eğer bunu da yapmayıp ahmaklık yolunu tercih ederlerse, Allah’tan yardım diler ve onlarla savaşırız.

Dördüncü Nokta: İslam’ın Savaş Anlayışı

Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anhu Bizans İmparatorluğu’na karşı Şam topraklarının sınırlarına gönderdiği Usame ordusuna şu emirnâmeyi vermiştir: “Sizlere on şeyi emrediyorum ki, bunları iyice belleyin: İhanet etmeyin, ganimet mallarından çalmayın, verdiğiniz sözlerinizi bozmayın, müsle yapmayın. Küçük çocuğu, yaşlı pir’i fâniyi ve kadını öldürmeyin. Hurma ağaçlarını ve meyveli diğer ağaçları kesip yakmayın. Koyun, sığır ve develeri yeme ihtiyacı dışında kesmeyin. Manastırlarda kendilerini ibadete adamış (ve halkla ilişkisini kesmiş) bir takım kimselerle karşılaşacaksınız. Onları, kendilerini adamış oldukları şeyle başbaşa bırakın (onlara ilişmeyin). Yine bir kavme uğrayacaksınız ki, sizlere içinde çeşit çeşit yemekler bulunan tabakları sunacaklardır. Bunlardan yiyeceğiniz zaman muhakkak Allah’ın adını anarak yeyiniz. Başka bazı kimseleri de bulacaksınız ki, başlarının ortasını tıraş etmiş ve başlarının çevresindeki saçlarını âdeta bir sarık gibi bırakmışlardır. Bu kimseleri (halklarını sizinle savaşmaya teşvik eden keşişleri ve papazları) kılıçlarınızla susturun. Haydin Allah’ın adıyla gidin.”

Kur’an-ı Kerim’den ve Sünnet’i Seniyye’den süzülen bu mübarek emirnâme, İslam’ın cihad anlayışını tam bir şekilde ortaya koymaktadır. Ezcümle:

a- Öyle bir cihad ki, zalimlerin zulmüne ortak olmayan insanları korumayı hedeflemektedir. Görüşü veya silahıyla Allah’ın dinine karşı savaşmayan çocukları, kadınları, yaşlıları, hasta ve yatalak olanları, halktan koparak kendilerini ibadete adamış başka din mensuplarını ve işinde gücünde çalışan çiftçileri koruma altına almaktadır. Böylece fethedilecek olan bu yerlerdeki toplumun tamamen yok edilmesini önlemiş olmakta ve bu kimselerin Allah’ın izniyle -zalimler aradan kaldırıldıktan sonra- İslam’a girmelerini veya İslam Devleti’nin tebaası olarak hayatlarını devam ettirmelerini sağlamış olmaktadır. Tarih boyunca böyle toplumların çoğunluğu, İslam toplumunun ahlâk ve faziletini gördükten sonra İslam’a girmiş ve kurtuluşa ermişlerdir.

b- Öyle bir cihad ki, fethedilecek olan yerlerdeki hayvan servetini korumayı hedeflemektedir. Yeme ihtiyacı dışında hayvanları telef etmemeyi emretmektedir.

c- Öyle bir cihad ki, fethedilecek olan yerlerdeki tabiatı muhafaza etmeyi hedeflemekte ve gereksiz yere meyveli ağaçları kesmeyi yasaklamaktadır. Kâfirlerin teslim olmasını sağlamak için onların ağaçlarını kesmek bu kaideden istisna edilmiştir.

Allah’ın dini dışında hiçbir dinde ve Allah yolunda cihad eden Müslümanlar dışında hiçbir toplumda böyle bir cihad anlayışı yoktur. Zira bütün bâtıl dinlerin ve bu dinlere mensup olan tüm toplumların savaş anlayışı şudur: Savaşı kazanmayı sağlayacak her yol mübahtır ve savaş kazanıldıktan sonra mağlup olan tarafın hiçbir hakkı yoktur. Böyle bir savaş, emperyalist gayelerle yapılan bir sömürme savaşıdır. İşte bugün bütün dünya milletlerinin ve tüm devletlerin İslam›a ve Müslümanlara karşı yaptıkları savaş böyle bir savaştır. Müslümanların da onlara karşı Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu kurallara uygun davranarak mukaddes bir cihad hareketini yürütmeleri farzdır. Böylece bütün dünya milletlerine çok farklı ve dikkati câlip bir savaş ahlâkını gösterecekler ve imtihan döneminden sonra Allah’ın izniyle muvaffak ve muzaffer olacaklardır.

Beşinci Nokta: Düşmandan Daha Çok Kendi Günahlarından Korkan Bir Ordu!

Son olarak bütün Müslüman ordulara ve İslam’ın bayrağını yüceltmek uğrunda cihad eden komutanlara bir emirnâme kabul edilebilecek olan Hz. Ömer radıyallâhu anhu’nun, Pers İmparatorluğu’na karşı savaşan büyük komutan Sa’d b. Ebû Vakkas’a gönderdiği şu mektubunu dercedelim:

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. İmdi; ben sana ve seninle beraber olan ordulara her durumda Allah’tan korkmanızı emrediyorum. Zira Allah’tan korkmak, düşmana karşı yapılacak en iyi hazırlık ve savaşta en kuvvetli hiledir. Sana ve seninle beraber olanlara düşmanınızdan daha çok kendi günahlarınızdan korkup sakınmanızı emrediyorum. Zira ordunun günahları, onlar hakkında düşmanlarından daha tehlikelidir. Şüphesiz ki Müslümanların zafer kazanmaları, ancak düşmanlarının Allah›a âsi olmaları sebebiyledir. Eğer bu olmasaydı, bizim onlara karşı bir gücümüz olmazdı. Zira ne bizim sayımız onların sayısı kadar, ne de bizim hazırlık ve techizatımız onların techizatı gibidir. Eğer biz ve onlar ma’siyette eşit olursak, onlar kuvvette bize üstün gelirler. Şayet bizim faziletimizden dolayı onlara karşı bize yardım edilmezse, kuvvetimizle onlara galip gelemeyiz. Biliniz ki sizin bu yolculuğunuz esnasında Allah’ın tayin etmiş olduğu ve sizin yaptıklarınızı bilen hafaza melekleri sizinle beraberdirler, onlardan hayâ edin. Sizler Allah yolunda olduğunuz halde sakın Allah’ın haram kıldığı şeyleri yapmayın. Sakın “bizim düşmanımız bizden daha kötüdür, bundan dolayı onlar bize musallat edilmezler” demeyin. Çünkü nice kavimler vardır ki, onlardan daha şerli olanlar onlara musallat edilmiştir. Nitekim Allah’ın haram kıldığı şeyleri yapan İsrailoğullarına mecusi kâfirleri musallat edilmişlerdir. “Böylece onlar, evlerin arasına dalıp arama tarama yaptılar. Bu, yerine getirilmesi gerekli bir vaad (tehdit)ti.” (İsra; 5) Düşmanlarınıza karşı Allah’tan zafer istediğiniz gibi, nefislerinize karşı da Allah’tan yardım dileyin. Ben de hem kendim hem de sizin için Allah’tan bunu dilemekteyim.”

————————-

1. Buharî: 7458, 123, 2810; Müslim: 1904

2. Ebû Dâvûd: 2515; Nesâî: 3188; İmam Ahmed, Müsned: 22042; İmam Malik, Muvatta’:2/466 (Mevkuf olarak)

3. Buharî: 25; Müslim: 22. Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhuma’dan…

4. Sahih bir hadistir. İmam Ahmed, Müsned: 19621. Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallâhu anhu’dan…

5. Müslim: 6061

6. İmam Ahmed, Müsned: 2/50. İbni Ömer radıyallâhu anhuma’dan… Ahmed Şakir dedi ki: “İsnadı Sahih’tir.”

7. el-Bidâye ve›n-Nihâye: 7/134

8. Müslim: 1731