Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun âline ve ashabına olsun. Allah’ın selâmı, yeryüzündeki tüm Müslümanların üzerine olsun.

Kız çocuklarından hoşlanmamak, onları sevmemek veya onları her fırsatta incitmek cahiliye adetlerindendir. İslâm, bu konuda insanların düşünce yapılarını sağlıklı bir yapıya kavuşturmuş; kadınların erkeği tamamlayan, bir takım hak ve görevleri olan Allah’ın yarattığı varlıklar olduğunu ifade etmiştir.

Kız çocuğu ile yetim; şefkat, merhamet ve korumaya diğer çocuklardan daha çok muhtaçtır. Çünkü bunlar zayıflık, güçsüzlük ve eziklik duygusu ile yaşarlar. Aksi iddia edilse de klasik ve çağdaş tüm cahili toplumlar, onların haklarını çiğnemiştir. Allah’ın kanununun uygulanmadığı her coğrafyada, bu iki zayıfa zulüm ve haksızlık yapılır. Cahiliye, cahiliyedir; kılık değiştirerek ruh ve yapısıyla tekerrür eder. (1)

Eski ve klasik cahiliye; herkesin gözü önünde, hiç utanmadan zulüm sancağını kaldırıyor ve teşhir ediyordu. Kız çocuklarına ikinci sınıf insan muamelesi yapılıyordu. Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu; hatta bazı toplumlarda insan olarak bile kabul edilmiyordu. Çağdaş cahiliye ise zulüm ve haksızlığı kılıfına uydurarak bazı anayasa maddeleriyle adeta şirin göstermiş, türü ne olursa olsun rezalet ve ahlâksızlığı yaşamada kız çocuğu ile yetim için sınırsız hürriyet kapısını açmıştır. Böylece söz konusu aile ve toplumlarda bu iki zayıf sınıf yok olup gitmiştir. Bütün bunlar karşısında onları kurtaracak yegâne nizam İslâm’dır. İslâm onların haklarını savunur, onlara zulüm yapanlara karşı korur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu iki zayıf sınıf hakkında şu uyarıda bulunmuştur: “Allah’ım! Ben şu iki zayıfın, yani yetim ile kadının, hakkının gasp ve zayi edilmesinin günah ve haram olduğunu insanlara söylüyor, onları bundan sakındırıyor ve engelliyorum. Sen şahid ol.” (2) (3)

Anne-babanın, kendilerine bahşedilen kız çocuğunu sevmemeleri Allah’ın gazabına maruz kalmaları için yeterlidir. Çünkü Allah dilediğine kız, dilediğine erkek çocuğu verir. Dilediğine her ikisini de verir. Dilediğini de kısır bırakır. Bu Allah’ın dilemesiyle gerçekleşir.

Üstelik modern ilim; erkek veya kız çocuğuna sahip olma durumunun (kadınla değil) erkekle alakalı olduğunu çıkarmıştır. (4) Hâlbuki kız çocuğu sahibi olmak, değerlendirilirse eğer; rahmet, bereket ve azaptan kurtuluş vesilesi olabileceğinden büyük bir nimet olarak görülmelidir. En azından İslâm bunu her fırsatta dile getirmektedir. Gerek ayetlerde gerek hadislerde bununla karşı karşıya gelmekteyiz. Aynı zamanda hayatları İslâm olmuş din âlimlerinden ibret verici örneklerle karşılaşmaktayız:

Kız Çocuklarının Fazileti İle İlgili Ayetler Ve Hadisler

1) “Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca Allah’a aittir. Dilediğini yaratır; dilediğine kız evlat, dilediğine erkek çocuk verir yahut hem kız hem erkek çocuk verir. Dilediğini de kısır bırakır. O, ilim ve kudret sahibidir.” (5)

Ayette neden önce kız çocuğu zikredilmiştir? İbn Kayyîm şöyle demiştir:

  • Bir görüşe göre; anne-babalar genellikle kız çocuklarını bir yük gibi gördükleri için Allah kız çocuklarını erkeklerden önce zikrederek onları onurlandırmış ve gönüllerini almıştır.
  • Anne-babanın dileği değil, Allah’ın dileğinin gerçekleşeceğinin vurgulanması içindir.
  • Ayetin temel mesajı kız çocuklarından hoşlanmamanın ayetlerde kınanan Cahiliye Dönemi ayetlerinden olduğunun vurgulanmasıdır. (6)

2) Cahiliye Dönemi’nde biri kız çocuğuyla müjdelenince öfkeden yüzü kapkara olurdu:

“Onlardan biri Rahmân’a layık gördüğü (kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman utancından yüzü simsiyah kesilir ve öfkeyle yutkunmaya başlar.” (7)

Dikkat edilirse ayette müjdelenince buyuruluyor. Müjde, hayırlı bir durum olunca verilir. Dolayısıyla kız çocuğu İslâm’a göre müjde duygularıyla karşılanması gereken bir nimettir. Ama Cahiliye Dönemi’nin çarpık anlayışından dolayı bazı rüya tabircileri; “Rüyamda yüzümün karardığını gördüm” diyen birine; “Hamile bir eşin var mı?” diye sordu. “Evet” deyince; “O halde eşin sana bir kız çocuğu doğuracak” diye rüyayı tabir ederlerdi. (8)

3) Hâlbuki kız çocuğunu yetiştirmenin zorluklarına sabretmek cennete girme sebeplerindendir:

Ebû Hureyre radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu naklediyor: “Her kimin üç kız çocuğu olur da onların zorluk ve sıkıntılarına sabrederse, muhakkak cennete girer.” (9)

Başka bir rivayette şöyle bir ziyade vardır: “Bunun üzerine bir adam: ‘Ya Rasûlallah! Peki, iki kız çocuğu olursa’ diye sorunca: ‘Bir tek kız çocuğu olsa da’ buyurdu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.” (10)

4) Kız çocuğu horlanmaz ve erkek çocuğu ile adaletli davranılırsa yine bu cennete girme sebebi olur. İbn Abbas radıyallahu anh’tan rivayete göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kimin bir kız çocuğu olur da onu toprağa gömmez, hor görmez ve oğlan çocuğunu ona tercih etmezse; Allah onu cennete koyar.” (11)

Oğlan çocuğuyla kız çocuğuna sevgide, hediye vermede, bilgi ve kültür kazandırmada, ilişkilerde, hatta öpmede adalet şarttır.

Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda bir adam bulunuyordu. Adam oğlunu dizi üzerine oturttu. O sırada adamın kızı geldi, onu da önüne oturttu. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Onlar arasında eşit davranmadın, adil davranmadın’ buyurdu.” (12) (13)

5) Kız çocukları sempatiktir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kız çocuklarını çirkin görmeyin. Zira onlar sempatik ve cana yakındırlar.” (14) Bu hadis kızlara bakışı düzeltme, onları çirkin görmeme ve onlara yakın olma konusunda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in anne-babalara bir mesajıdır. (15)

6) Kız çocuklarında nice hayırlar bulanabilir.

Kız çocuklarında bulunan bazı eksiklikler, zayıflıklar sebebiyle hoşlanılmayabilir. Ama nice hoşlanılmayan şeylerde birçok hayır ve bereket vardır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in erkek çocuklarının yaşamayıp soyunun Hz. Fatîma’dan devam ettiği unutulmamalıdır.

Ahmed b. Hanbel’in oğlu Salih b. Ahmed diyor ki: “Babamın bir kızı olunca: ‘Peygamberlerin de kızları vardı. Ayrıca kız çocukları (nın değeri) hakkında senin de bildiğin (nice sahih ve muteber hadis) gelmiştir’ derdi.”

Yakub b. Bûhtan diyor ki: “Benim tam yedi tane kızım oldu. Her kızım doğduğunda, Ahmed b. Hanbel’in yanına gelirdim. O da bana; ‘Ey Eba Yusuf! Peygamberlerin de kız çocukları vardı’ derdi de onun bu sözleri yüreğime su serperdi.” (16)

7) Kız çocuklarının yetiştirilmesi, toplumun yetiştirilmesidir. Çünkü onlar geleceğin anaları ve toplumun kurucularıdır. Onlar kahramanları dünyaya getiren, yakın zamanda dünyayı sarsan dinamiklerdir. O halde herkes kızını ve kız kardeşini eğiterek toplumun ıslahı için katkıda bulunmalıdır. Üstün ahlâkla darb-ı mesel olmuş birçok fazilet örneği kadın bulunmaktadır. Nesibe binti Kab, Esma binti Ebi Bekir, Safiyye binti Abdulmuttalip onlardan birkaçıdır.

“Eğitimci olarak hazırladığında bir anayı, hazırlamış olursun soylu bir halkı.”

Kız çocukları imkân ve en önemlisi uygun ortamlar sağlanarak özellikle çocuk eğitimi, sağlık, psikoloji, din, ahlâk, ev düzeni ve ekonomisi konularında bilinçlendirilmelidir. İslâm dünyasındaki başarısızlığın ve geri kalmışlığın sebebi, kızların eğitim probleminde aranmalıdır. Ana; saliha bir kadın ise artık onun oğlunun kelimenin tam manasıyla “adam” olacağını beklemelisiniz. Âlimlerin biyografilerini okuduğunuz zaman, onların birçoğunun büyük olmasındaki sırrın, analarının onlara telkin ettikleri sağlam prensipler olduğunu görürsünüz. Her kap ancak içindeki sıvıyı sızdırır. Bebeklik yıllarında beşiğinde yüksek ahlâka teşvik eden anasının ninnilerini dinleyen bir çocuk, hikmet ve fazilet sahibi üstün bir insan olmaya layıktır. Bu çağın analarının yaptığı gibi ilk zamandan itibaren kulağı hayâsız müzik programlarında olan bir çocuk da laubali, gevşek ve korkak yetişmeye layıktır. Ana tüm dünyanın hocasıdır. Sağ eliyle beşiği sallayan kadın, sol eliyle de dünyayı sarsar. O halde evi ıslah edebilmemiz için; evin direği ve ruhu olan anayı ıslah etmemiz gerekir. (17)

8) Kız çocuklarının fazileti ile ilgili altın değerinde bir hadise:

Rafiî nin “Vahyu’r-Risale” adlı kitabında zikrettiği bir kıssayı nakledeceğim. Şeyh el-Bakuri “el-Avdetu ile’l-iman” adlı kitabında ondan nakille: Mustafa Sadık er Rafi-î şöyle der:

“Bir gün Ebu Yahya ‘Malik Bin Dinar’ radıyallahu anh Kur’an yazma işini bitirdi. Sonra evinden çıkıp mescide gitti, insanlara namaz kıldırdı. Mescittekiler onun sohbetini dinlemek için oturup beklediler. O ise doğrulup Allah’ın ona dilemesi kadar rükû ve secde yaptı. Namazını bitirdikten sonra dayandığı kolona doğru kalktı. İnsanlar onun etrafında halkalar oluşturdu. Mescit bütün genişliğine rağmen dolup taşmıştı. Malik bin Dinar gözlerini cemaate çevirdi. Sonra başını öne eğip uzun bir süre sustu. Onun heybeti ile sakinleşen ve mütevaziliğine hayran kalan cemaatin başlarında sanki kartallar bekliyordu. Derken göz kapaklarına yapışmış gözyaşı ve dudaklarında beliren bir tebessüm ile başını kaldırdı. Bir genç dayanamayıp: “Şeyhi ağlatan şey nedir?!” diye sordu. Bu genç, imama yakın safta oturuyordu. Şeyh şaşkın bir kimse gibi bakışlarını ona çevirip uzun bir süre düşündü. Halen cevap vermemişti. Sanki onu bir hal almıştı. İnsanların şaşkınlığı daha da arttı. Çünkü daha önce böyle bir suskunluğu ve sorulan soruyu cevapsız bırakması asla görülmemişti!…

İnsanlar kendi kendilerine: “Şeyhin mühim bir hali var. Bu suskunluğunun arkasında onun iç âleminde çatışan manalar ve hatıraların olması gerekir” diye düşündüler. İmam’ın insanlara tebessüm etmesi gecikmedi ve dedi ki:

“Bir hatıra aklıma geldi, bunun için ağladım. Sonra bir rüyayı düşündüm ve bunun için güldüm. Beni ağlatan hatıra Hasan el-Basri hakkındadır. Hasan Basri’nin ne kadar âlim, zahid ve takvalı olduğunu biliyorsunuz. O, Ebu Eyyûb el-Ensari ailesinin azatlısıydı. Annesi de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımı Ümmü Seleme’nin cariyesiydi. Bazen annesi olmadığı zaman, Ümmü Seleme göğsünü verip oyalıyordu, tâ ki annesi dönünceye kadar… Nice kere göğsü sütle dolup Hasan Basri de onu içiyordu. İnsanlar hikmet, fesahat ve zühdün ancak o mübarek göğsün bereketinden olduğunu biliyorlardı.
Hem sonra insanların onu: “Bir yerden döndüğü zaman sanki arkadaşının defninden dönüyormuş gibi gelirdi” şeklinde vasfettiklerini herhalde unutmamışsınızdır. Oturduğu zaman Allah’a şiddetli korkusundan boynu vurulacakmış gibi hazırlanırdı. Cehennem zikredildiğinde sanki sadece onun için yaratılmış gibi bir hal alırdı. Gerçekten Hasan, böyle bir üstadımdı. Her ne zaman bir üzüntü veya musibete uğrarsam ona başvururum.
Onu bu meclisimde hatırlayınca ve düşmanlarının ona karşı türlü türlü hile ve desiselerini düşününce ona acıdım. Beni ağlatan hatıra işte budur.
Düşünüp de tebessüm ettiğim rüyaya gelince söyleyeceklerimden istifade etmeniz için onu bir kıssa içinde size haber vereceğim.

Gençliğimde polistim, çevik ve atiktim. Şiddet ve sertlikte dağ gibi güçlüydüm. Çok katıydım. Hatta sanki göğsümde kalp değil de kaya vardı. Günah işlemekten sakınmazdım. İçki müptelasıydım. Oysaki içki şeytani bir ruhtur. Saadeti, rabbani ruhtan aramaktan aciz olan kimse onu içkide arar.
Bir gün hırsız ve caniyi gözetlemek için çarşıda gezerken bir de ne göreyim! İki kişi boğaz boğaza kavga ediyorlar. Biri, diğerini boğmaya çalışıyordu. Koşarak yanlarına gittim. Zayıf mazlum, güçlü zalime şöyle diyordu: “Kız çocuklarımın sevincini benden zorla aldın. Onlar sana beddua edecekler. Bundan sonra ebediyen bir hayır elde edemeyeceksin. Ben bu çarşıya ancak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu sözüne uyarak çıktım: “Müslüman bir kimse pazara çıkar, ondan bir şey alır, evine taşır ve bunu da sırf kız çocukları için yaparsa Allah ona rıza ve rahmet nazarıyla bakar.”
O zaman bekârdım, kendisiyle ülfet bulacağım bir eşim yoktu. Derken içimde insanlık duygusu uyandı. Yoksul kızları sevindirerek onların saliha dualarını almak istedim. Adamın parasını o zalim adamdan aldım. Kızlarının daha fazla sevinmesi için kendi paramdan da ona verdim ve dedim ki: “Çarşıdan alıp eve götürdüklerin sebebiyle kızlarının sevindiğini gördüğün zaman Malik bin Dinar’a dua etmelerini söylemen, Allah’ın seni sorumlu tutacağı ve hakkımı ancak bununla tam olarak ifa edeceğin bir vaad olsun.”

O gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisini, kızlara ikram etmeye teşvik eden manasını ve onu pekiştiren: “Kim, kızlarının iyi ve sevinçli büyümelerini arzulayarak onlara ikram ederse Allah’a ikram etmiş gibidir.” ifadesini derin düşünceler içerisinde kıvranarak geceledim.

Bu hadis geceden ta sabaha kadar ruhuma fısıldamaya ve nefsimi doldurmaya devam etti. O vakit evlenmeyi düşündüm. Ancak böyle kötü biri olmaya devam ettiğim müddetçe insanların beni iyi kızlarıyla evlendirmeyeceklerini bildiğimden cariye pazarına gitmekten başka yol bulamadım.

Pazara gittim ve güzel bir cariye satın aldım. Benden çok iyi bir muamele ile karşılaştı. Derken ondan bir kızım oldu. Kızıma aşırı bir sevgi ile bağlandım. Onun vesilesiyle benim gibilerinde bulunmayan büyük bir insanlık duygusu ortaya çıktı. İlk halim ile şimdiki halim arasındaki farkı gördüm.

Kızımı dünyada anne ve babasından başka bir şeye sahip olmayan semavi bir varlık gibi görüyordum. Sanki karnını doyurması dışında dünyadan biri değildi. Onun süruru emerek gösterdiği gelişmeden daha fazla gelişiyordu. Bundan anladım ki Allah’ın rahmetiyle kuşatılmış kişi o rahmete sahip olunca artık bundan sonra başkasının dünya hayatı ona geçse de üzülmemesi gerekir. Ve yine anladım ki kalbi temiz olan kimse o kalpte sürur bulur. Üzüntüye aldırış etmezse üzüntü de ona aldırış etmez.

Kızcağızın sevgisi hem evim de hem de ruhumda yer etmişti. Emeklemeye başlayınca ona olan sevgi ve muhabbetim daha da arttı. Her gün hatta her saat kalbim de ona karşı yenilenen bir bağlılık besliyordum. Bu bağlılık katışıksız kalbi bir sürurdu.

İçkiyi bırakmaya çalıştım ama yapamadım. Çünkü tam bir içki müptelasıydım. Lakin kızımın sevgisi içkiye Allah’ın dininin koyduğu günahları koydu. Dolayısıyla içkiden şiddeti bir şekilde nefret ettim. Bununla birlikte içkiyi terk etmiyordum. İçkiyi doldurup içmeye niyetlendiğimde kızım oturduğum yere emekleyerek gelirdi. Elimdeki içki bardağını çekiştirirdi, böylece içkiyi elbiseme dökerdi. Kızmıyordum. Çünkü bu onu sevindiriyor ve güldürüyordu. Onun için kendimi daha mutlu hissediyor ve gülüyordum!! Bu durum benimle onun arasında böylece devam etti. İki durum arasında kalmıştım: Bazen içiyor çoğu zaman da terk ediyordum. Çünkü kızıma olan bağlılık içkiye olan bağlılığımdan büyüktü.

Nefsime her müracaat edişimde bir gün kızımın içkinin manasını anlayıp beni örnek almasından, içkiden dolayı ona zaman ayıramamaktan, onun günahlarıyla beraber günahlarımı Allah’a sunmaktan ve çocuklar babalarına rahmet okurken onun bana lanet okumasından Allah’a sığınıyordum. Bu zanlar ve duygularla geçip giderken yavaş yavaş durumumu düzeltiyordum. Kızım büyüdükçe benim de faziletim büyüyordu. Derken kızım iki yaşını bitirince öldü.
Ona olan hüznüm beni bitkin düşürdü. Teselli bulacağım ve sığınacağım bir iman ve ruh gücüne sahip değildim. Cehalet, hüzünlerimi katmerleştirdi. Musibetim, musibetlere dönüştü. Bundan ötürü içinde bulunduğum içki kötülüğüne döndüm. Hüzünlerim şeytanın sevinçleri oldu. Bu mel’un (Allah onu rezil kılsın) sevdiği yollarla beni saptırmayı diledi. Böylece onun komşuluğuna döndüm ve meydanına uzandım.

Nısf-u Şaban’da (Şaban ayının ortası) bir Cuma gecesi şeytan-ı lain beni aşırı içki içmeye sürükledi. İçtiğim içkiden dolayı bir ölü gibi geceledim. Rüyada kıyamet ve haşri gördüm. Kabirler içindekilerini dışarı atmıştı. İnsanlar öne geçmiş, ben de onlarla beraberdim. Çok endişeliydim. Arkamdan engerek yılanının sesine benzer bir ses işittim. Döndüm bir de ne göreyim!! Büyük bir yılan… Kan gibi kırmızı gözlerinden ölüm saçıyordu. Ağzında mızrak gibi dişler, karnında şiddetli bir ısı vardı. Yere o ısıyı üflese orda yeşillik diye bir şey çıkmazdı. Derken ağzını açtı. Ve içindeki ısıyı üfledi. Beni yutmak amacıyla hızlıca bana doğru geldi. Korkarak hızlıca önünden koştum. Zayıflıktan ve güçsüzlükten neredeyse ölecek olan bir yaşlıyla karşılaştım. Ona sığınıp: “Beni koru ki Allah’ da seni korusun” dedim.

Yaşlı adam: “Gördüğün gibi ben zayıf biriyim. Bu zorbaya gücüm yetmez. Ondan uzaklaşarak koş. Belki Allah kurtulman için sebepler gösterir.”
Koşarak geri döndüm. Büyük ve ürkütücü bir ateşin kenarına geldim. Oradan da geri döndüm. Ejderha gibi yılan da peşimden geliyordu.
O yaşlı adamla tekrar karşılaştım. Ondan yardım istedim. Bana acıdığından dolayı ağladı ve dedi ki: “Gördüğün gibi ben zayıfım. Bu zorbaya gücüm yetmez. Ancak şu dağa doğru koş. Belki Allah senin için bir durum ortaya çıkarır.”

Göz gezdirdim. Bir de ne göreyim, dağın üzerinde büyük bir ev! Evin pencereleri, pencerelerin üzerinde de perdeler vardı. Oraya doğru koştum. Yılan da arkamda!

Dağa vardım. Pencereler açıldı, perdeler kaldırıldı. Çocukların ay gibi yüzlerini gördüm. Yılan bana yaklaştı. İçinden üflediği ateş menzilindeydim. Üzerime ateş üflüyor, öyle ki neredeyse beni alıyordu.

Çocuklar topluca; “Ey Fatıma! Ey Fatıma!” diye bağırıştılar.

Birden ölen kızımı gördüm. İçinde bulunduğum vaziyeti görünce çığlık attı ve ağladı. Sonra kurşun gibi fırladı. Önümde durdu ve sol elini bana uzattı. Ben de onu tuttum. Ejderha gibi yılana da sağ elini uzattı. Yılan kaçarak döndü!! Sonra beni oturttu. Korku ve panikten dolayı ölü gibiydim. Hayatta iken yaptığı gibi gelip kucağıma oturdu. Eliyle sakalıma vurdu ve dedi ki: “Ey babacığım! “İman edenlerin, Allah’ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin ‘saygı ve korku ile yumuşaması’ zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı.” (Hadid, 16)

Ağladım ve dedim ki: “Ey kızcağızım! Beni öldürmek isteyen o ejderha gibi yılandan bana haber ver?” dedi ki: “O senin kötü habis amelindi. Bu korkunç hale gelinceye kadar onu sen böyle güçlendirdin. Gördüğün gibi ameller burada cisme dönüşüyor.”

Dedim ki: “Peki ya o yardım istediğim halde bana yardım etmeyen yaşlı zayıf adam?”

Dedi ki: “Ey babacığım! O senin salih amelindi. Onu sen zayıflattın. Öyle ki, kötü amelini senden geri çeviremeyecek kadar zayıfladı. Şayet ben burada olmasaydım ve zayıf yoksul kız çocuklarını sevindirmekle ilgili Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine tabi olmasaydın burada tutunacağın sol el ve ejderha gibi yılanı senden uzaklaştıracak sağ el olmazdı!”

Derken uykudan korkarak uyandım. İçinde bulunduğum hale lanet ettim. Kendimi yerleşik ve mukim biri olarak hissediyordum. Sanki kötü amelimin sürgünüydüm. Her ne zaman ondan kaçtıysam yine ona sığınıyordum.

Kalpte uyuyan ve sonra uyanan pişmanlıktan kaçış nereye? Lakin ben Allah’ın rahmet hazinesinde zararda olan kimsenin, kendi sermayesinden kâr etmeyi ümit ettim. Nefsime: “Mü’min’in ömründen sadece bir gün bile kalsa onun küçük görmemesi lazım” dedim ve rüyada gördüğüm o zayıf yaşlı adamı şişman ve güçlü kemikli bir gence çevirmek için tevbeye sarıldım. Tâ ki ondan yardım istediğim zaman beni korusun ve “gördüğün gibi ben zayıf biriyim” demesin!
Tevbe-i Nasuh (sadık tevbe)’un yolunu sordum. İnsanlar, sohbet halkası burada mescitte olan Hasan el-Basri’yi gösterdiler. Bana: “Hasan el-Basri takva, zühd ve ibadetten tut, her türlü ilmi kendinde barındırmıştır. Onun dili sihir, kişiliği mıknatıs gibidir. Hikmetle konuşur. Göğsü sanki nazil olmayan bir İncil gibi doludur” denildi. Sabahleyin erkenden mescide gittim. Hasan el-Basri halka şeklinde oturan insanlara sohbet ediyordu. Gidip halkanın sonuna oturdum. Çok geçmeden beni sıtma titremesi gibi bir titreme tuttu. Çünkü o, rüyada kızımın bana söylediği ayeti okuyordu.

“İman edenlerin, Allah’ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin ‘saygı ve korku ile yumuşaması’ zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı.” (Hadid, 16)

Eğer ölümden sonra yer beni içinden dışarı atsaydı ve kabir benim için yarılsaydı dünyayı, o saatte gördüğüm şeyden daha şaşırtıcı görmezdim!.. Bu şaşkınlık içindeyken Hasan el-Basri okuduğu ayeti tefsir etmeye başladı…”

İşte İslâm’da kız çocuklarının fazileti böyledir. (18)

Velhamdûlillahi Rabbil Âlemin.

————————

1. Muhammed Nûr Süveyd, Çocuk Eğitimi, Uysal Yayınları
2. İbn Mâce, Edeb
3. A.g.e.
4. Abdurrahim Şe’ravî, İslâm’da Çocuk Eğitimi, Dua Yayıncılık
5. Şura Sûresi ,42/49-50
6. İbn-i Kayyım El-Cevziyye, Allah’ın Hediyesi Çocukların Ahkâmı, İtisam Yayınları
7. Zuhrûf Sûresi, 17
8. A.g.e.
9. Müsned/Ahmed b. Hanbel, 2/335
10. A.g.e.
11. Ebu Dâvûd, Edeb
12. Ebu Dâvûd, Edeb
13. İbn-i Kayyım El-Cevziyye, Allah’ın Hediyesi Çocukların Ahkâmı, İtisam Yayınları
14. Ahmed b. Hanbel (Ukbe b. Amr’dan rivayet edilmiştir.)
15. A.g.e.
16. İbn-i Kayyım El-Cevziyye, Allah’ın Hediyesi Çocukların Ahkâmı, İtisam Yayınları
17. Muhammed Nûr Süveyd, Çocuk Eğitimi, Uysal Yayınları
18. İbn-i Kayyım El-Cevziyye, Allah’ın Hediyesi Çocukların Ahkâmı, İtisam Yayınları