İnsanı yaratan, ona düşman olarak şeytânı var ederek onu imtihan eden ve böylece sadık Mü’minleri yalancı ve hain kâfirlerle münafıklardan ayıran Allah Azze ve Celle’ye hamd ederiz. Hayatı boyunca imana ve Allah’a teslim olmaya davet eden, bu uğurda en yakın akrabalarıyla mücadele ederek savaşan ve Allah’ın kelimesini yüceltmek için kâfirlerin bütün sınıflarına karşı cihad eden Muhammed Mustafa Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e, onun âline, ashabına ve kıyamete kadar iyilikle onlara tâbi olanlara salât ve selam olsun.

İmdi; İslâm’a göre dostluk ve düşmanlık kavramlarını iyice anlamak ve bunları hayata tatbik etmek, hayati derecede önemlidir. Bu konu önemli olduğu kadar da derin ve geniş bir konudur. Kur’ân-ı Kerim’de ve Sünnet’i Seniyye’de en fazla üzerinde durulan konulardan biri de budur. Zira İslâm’ın bildirdiği şekilde ifrata kaçmadan ve tefritte kalmadan dostluk ve düşmanlık kavramlarını bilip tatbik etmek mutlak manada maslahatı temin ederken; bu kavramları bilmemek ya da bunları bilerek terketmek ve tatbik etmemek ise, mutlak manada mefset ve İslâm toplumları için öldürücü bir zarardır. Tarih boyunca ve özellikle de günümüzde İslâm toplumlarının başına gelen büyük bela ve musibetlerin çoğunda bu kavramları ihlal etmenin payı olmuştur. Kâfirler, Müslüman toplumların arasından kendilerine yardım edecek dostlar devşirmeden Müslümanlara galip gelmemişlerdir. Koyun postuna bürünen ancak kurt kalbini taşıyan bu hainler, kâfirlerin plan ve projelerinin başarılı olması için İslâm toplumunun bünyesini içeriden kemirmiş ve küfrün galip gelmesinde en büyük rolü oynamışlardır. Nitekim Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde İslâm toplumunun içinde yer alan ve zâhiren Müslüman görünen bu beşinci tabur -ki bunlara Kur’an dilinde münafık denilmiştir- her fırsatta şirk ordusuna gösterdiği dostluğunun gereğini yerine getirmiştir. Fakat ilâhî inayet ve nebevî feraset sayesinde başarılı olamamışlardır. Daha sonraki dönemlerde çeşitli saltanatlar kurulmuş ve bu saltanat dönemlerinde “el-velâ ve’l-berâ (dostluk ve düşmanlık)” esasları doğru bir şekilde işletilmediği, dostluklar ve düşmanlıklar dünyevî bir takım çıkarlar doğrultusunda şekillendiği için Müslümanlar arasında pek çok savaşlar cereyan etmiş hatta bir takım gafil ve cahil yöneticiler kendi Müslüman kardeşlerine karşı kâfirleri yardıma çağırmış ya da münafıkça bir siyaset gereği kâfirlere yardım etmişlerdir. Haçlıların batıdan, Tatarların da doğudan çekirge sürüleri gibi İslâm âlemini işgal ve istila ettikleri o karanlık dönemlerde, İslâm âleminin içine çöreklenmiş bulunan Râfizî Şiîler, Nusayrî ve İsmailiyye gibi bütün batınî fırkalar zındıklık ve münafıklıklarını ortaya koymuş ve Müslümanlara karşı Haçlılara ve Moğollara yardım etmişlerdir. Müslümanlar galip geldiğinde matem ilan edip yas tutmuş, putperest Moğollar ve Haçlı Hıristiyanlar galip geldiğinde bayram edip sevinmişlerdir. Abbâsî hilafetinin merkezi olan Bağdat’ın düşmesinde ve putperest Hülagu tarafından işgal edilmesinde en büyük payı olanlar, İbni Alkami liderliğindeki Şiîler olmuştur.

Felaketlerin en büyüğü kabul edilen şu son asırlardaki Yahudi ve Hıristiyanların maddi anlamda mutlak bir galibiyet elde etmelerinde de en büyük payı olanlar, yine dostlarına düşman ve düşmanlarına da dost gözüyle bakan gafil ve cahil Müslümanlardır. İslâm toplumlarının içinden çıkan, Müslümanların tenini taşıyan ve onların diliyle konuşan kimi münafık, zındık ve mürtedler kâfirlerin dostluğunu kazanarak İslâm toplumlarına düşmanlık etmişlerdir. Münâfıkça dehalarıyla da cahil bırakılmış olan Müslüman toplumları kandırmayı ve kendilerine bağlamayı başarmışlardır. Böylece Müslümanların çocuklarından devşirdikleri ordularla, Yahudi ve Hıristiyanların her türlü plan ve projelerini yürürlüğe koymuşlardır.

İşte bütün bunlardan dolayı Kur’an-ı Kerim’de bu konu tafsilatlı bir şekilde bütün gerekleri ve sonuçlarıyla birlikte ele alınmış, Rabbimiz Celle Celâluhû biz Müslümanlara gerçek dostlarımızı ve gerçek düşmanlarımızı göstermiştir. Dostlarımızla sıkı sıkıya birbirimize bağlanmayı ve asla ihtilaf ve tefrikaya düşmemeyi emretmiş; düşmanlarımızdan da şiddetle sakınmayı ve asla onları dost edinmemeyi emrederek onlara az bir meyli dahi şiddetle yasaklamıştır. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem de siret ve sünnetinde bu dostluk ve düşmanlığın nasıl ve ne ölçüde tatbik edileceğini fiilî bir şekilde bize göstererek, ilâhî fermanı beyan etmiştir. Bizler burada bu geniş ve derinlemesine tahlil edilmesi gereken konudan bir nebzesini arzetmeye gayret edeceğiz.

el-Velâ ve’l-Berâ Kavramlarının Anlamı

el-Velâ kelimesi; yakınlık, sevgi, saygı, ikram, ihtiram, yardım, dostluk, gizli ve açık sevilenlerle beraber olmak anlamlarını ifade etmektedir. Özetle el-velâ, dostluğun bütün gereklerinin yerine getirilmesidir. Buna göre velâyetini Allah’a veren kişi, O’nun bütün emir ve yasaklarına riayet edecek ve O’ndan gelecek her şeye rıza gösterecektir. Velâyetini Rasûlullah’a veren kimse, ona iman edecek, onu destekleyip her türlü yardımı yapacak ve onun dini uğrunda hiçbir fedâkarlıktan kaçınmayacaktır. Velâyetini Mü’minlere veren kişi de yukarıda el-velâ kavramının anlamları olarak zikredilen bütün hususları Mü’min kardeşlerine karşı gösterecek ve imanın gerektirdiği bütün bağlara ve İslâm’ın ortaya koyduğu kardeşlik hukukuna riayet ederek yaşayacaktır.

el-Berâ kavramının anlamı ise; değişik şekildeki uyarılardan, ikazlardan ve tüm ihtarlardan sonra bu uyarı ve ihtarları dikkate almayan kimselerden berî olmak, onlardan uzaklaşmak, onlara buğzetmek, onlarla ilişkileri kesmek ve onlara düşmanlık beslemek anlamlarını ifade etmektedir. Buna göre Allah Azze ve Celle’nin düşmanları olan kâfir ve münafıklardan berî olmak, onlara buğzetmek ve onlara düşmanlık beslemek el-berâ kavramının gereğidir. Aynı şekilde Allah’ın dinini tahrif ederek itikâdî esasları dejenere eden bid’at ehline de derecesine göre buğzetmek ve onlarla ilişkiyi kesmek de bu kavramın gereğidir. Nitekim Allah Azze ve Celle bu konuda Hz. İbrahim ve onunla beraber olan Mü’minleri biz Ümmet-i Muhammed’e örnek göstererek şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’de ve beraberindekilerde sizin için pek güzel bir örnek vardır. Hani toplumlarına şöyle demişlerdi: “Kesinlikle biz, sizden de Allah’ın dışında taptıklarınızdan da berî ve uzağız! Sizi tanımıyoruz. Sizinle aramızda ortaya çıkan sürekli düşmanlık ve öfke, yalnız Allah’a iman etmenize kadar sürüp gidecektir….” (Mümtehine; 4)

Bilinmesi gerekir ki berî olmak, buğzetmek ve düşmanlık göstermek; veli olmak, dostluk ve taraftarlıktan önce gelir. Yani Allah’ın düşmanlarına düşman olmadan, Allah’ın şeriatını reddedenleri reddetmeden, Allah’a isyan edenlere karşı çıkmadan ve bütün bunlara buğzetmeden Allah’ın velisi olunmaz. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’i inkâr eden, ona buğzeden, ona söven ve onunla savaşan herkese buğzetmeden ve onlara karşı her türlü meşru mücadeleyi göstermeden Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem ile velâyet bağı kurulamaz. Nitekim Allah Azze ve Celle bu hakikati şu ayet-i kerimede beyan buyurmaktadır: “Her kim tağutu inkâr ederek Allah’a iman ederse, asla kopma tehlikesi olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Allah, iman edenlerin velîsidir, onları karanlıklardan nura çıkarır. Küfre saplananlar ise, onların velîleri tağutlardır; onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliktirler; onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” (Bakara; 256-257) Aynı şekilde tevhid kelimesi de red ve ispat olmak üzere iki cüzden meydana gelmektedir. İlk önce bütün bâtıl tanrılar ve sistemler reddedildikten sonra hak ma’bud olan Allah Azze ve Celle’nin ulûhiyeti ispat edilmektedir. Demek ki dinin esası, önce el-berâ sıfatını tahkik edip daha sonra da el-velâ sıfatını kazanmaktır. Buna göre Allah’ın şeriatı yerine beşerî ideolojiler olan kapitalizm, komünizm, laiklik ve demokrasiyi benimseyenler; Allah’ın peygamberleri yerine dünyevî liderlere tâbi olanlar ve Allah yolunda cihad eden Mü’minlere düşmanlık besleyerek ve onlara terörist diyerek Yahudi ve Hıristiyanları dost ve müttefik görenler asla Allah’ın ve peygamberinin velisi olamazlar. Bunlar olsa olsa tağutları veli edinmiş ve onlarla birlikte cehenneme gitmeyi haketmiş kimselerdir.

el-Velâ ve’l-Berâ’nın Önemi
İmanın şubeleri arasında “Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek” en başta gelen hususlardandır. Bera b. Âzib radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İmanın en sağlam kulpu, Allah için sevmen ve Allah için buğzetmendir.” 1 Ebû Zer radıyallâhu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Amellerin en faziletlisi, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.” 2

Allah’ın dostlarına dost olmak ve Allah’ın düşmanlarını düşman edinmek (el-velâ ve’l-berâ), Allah’ın dinine yardım eden Mü’minlerin özelliklerinin başında gelmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte olan Mü’minleri şöyle nitelemektedir: “(Onlar) kâfirlere karşı şiddetli ve kendi aralarında merhametlidirler.” (Fetih; 29) Yine Allah Teâlâ, dinine yardım edecek Mü’minlerin niteliklerini sayarken “Mü’minlere karşı alçak gönüllü ve kâfirlere karşı izzetlidirler” (Mâide; 54) buyurmaktadır.

el-Velâ ve’l-berâ’nın bu kadar önemli olmasının nedeni şudur ki: “Kişinin dostluğunu bazılarına vermesi ya onları sevmesinden veya onlardan çekinip korkmasından kaynaklanmaktadır.” Dostluğun temellerinden birinin sevgi olması gayet açıktır. Zâhiren de olsa dost edinmenin korkudan kaynaklanabileceğini Allah Teâlâ şöyle beyan etmektedir: “Kalplerinde hastalık olanların: “Başımıza bir musibet gelmesinden endişe ediyoruz” diyerek, onlara (Yahudi ve Hıristiyanlara yaranmaya) koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah, (beklenen) fethi veya katından bir durum meydana getirir de içlerinde saklı tuttukları (gayri müslim taraftarlığı)na pişman olurlar.” (Mâide; 52) Bilindiği üzere sevgi ve korku kalbî amellerin en başında gelmektedirler. Bu iki hasleti sadece Allah Azze ve Celle’ye tahsis etmek imanın gereğidir. Dolayısıyla Allah’ın izin vermediği ve özellikle de O’na düşman olan kimselere bu değerli hazineleri sarfetmek, onları sevmek veya onlardan korkmak ve bundan dolayı da onları dost edinmek kalbin hasta olduğuna delalet etmekte ve böyle hasta bir kalbi taşıyan kişinin münafıklığını göstermektedir. Buradan da anlamaktayız ki, gayri müslim muhibbânı olan ve kalbi kâfirden taraf olan pek çok münafık ve zındıklar bizim asrımızda İslâm âleminin her tarafını doldurmuşlardır.

Mü’minler Kimleri Dost Edinmelidirler?
Dost edinmek ve yukarıda izah edildiği gibi velâyetin tüm manalarını yerine getirmek o kadar önemlidir ki, Allah Azze ve Celle bütün gerekleriyle birlikte bu konuyu Kitab’ında tafsilatlı bir şekilde beyan etmiş ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de Sünnet’i Seniyye’sinde bunu tatbik etmiştir. Nitekim Allah Azze ve Celle, Mü’minlerin dostlarının kimler olduğunu şöyle beyan etmektedir: “Sizin veliniz ancak Allah, O’nun Rasûlü ve Mü’minlerdir ki, onlar rukü’ edenler olarak namazı dosdoğru kılar ve zekatı verirler. Allah’ı, O’nun elçisini ve Mü’minleri her kim veli edinirse; muhakkak galip gelecek olanlar, ancak Allah’ın taraftarlarıdırlar.” (Mâide; 55-56) Açıkça ifade edildiği gibi Mü’minlerin dostları ancak Allah Azze ve Celle, Allah’ın peygamberleri ve namazı kılan, zekatı veren Mü’minlerdir. Allah Azze ve Celle, dost edinmemiz gereken Mü’minlerin özelliklerini bir önceki ayet-i kerimede şöyle beyan etmektedir: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, ileride Allah öyle bir toplum getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da O’nu severler. Onlar Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzetlidirler. Allah yolunda cihad eder ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın lütfudur; onu dilediğine verir ve Allah bol lütuf sahibidir, hakkıyla bilendir.” (Mâide; 54) Diğer bir ayet-i kerimede “Mü’minler ancak kardeştirler; dolayısıyla kardeşlerinizin arasını bulun ve Allah’tan sakının ki merhamet olunasınız” (Hucûrât; 10) buyuran Allah Azze ve Celle, bu kardeşliğin ne kadar önemli olduğunu ve nasıl bir itina ile bunu muhafaza etmemiz gerektiğini şöyle beyan etmektedir: “Allah’ın ipi (şeriati)ne topluca sımsıkı sarılın, bölünüp parçalanmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın! Hani bir zamanlar birbirinize düşmandınız, derken kalplerinizi birbirine ısındırdı; nitekim O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Üstelik ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah böylece size ayetlerini açıklıyor, tâ ki hidayet bulasınız.” (Âl-i İmrân; 103)

Enes radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i şerifte Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Üç şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa imanın tadını ve tatlılığını hissedecektir: Allah Azze ve Celle ve O’nun Rasûl’ünü her şeyden daha çok sevecek; Allah için sevecek ve Allah için buğzedecek; Allah’a herhangi bir şeyi şirk koşmaktansa yakılmış büyük bir ateşe atılmayı tercih edecektir.”3 Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye’de Allah’a, O’nun peygamberlerine ve Mü’min kullarına verilmesi gereken bu velâyetin ve Mü’minler arası kardeşliğin gerekliliği ve hukuku konusu en tafsilatlı bir şekilde beyan edilmiştir. Bütün ölçülerin karıştığı, gerçek dostların düşman telakki edildiği/ettirildiği ve gerçek düşmanların dost bilindiği/belletildiği şu ahir zamanda bu hukuku bilmek ve tatbik etmek ne kadar da gereklidir!

Mü’minlerin Sakınması Gereken Düşmanları Kimlerdir?
Velâyetimizi vermemiz gereken dostlarımızı ve onların hukukunu tafsilatlı bir şekilde bize bildiren Rabbimiz Celle Celâluhû, sakınmamız ve kendilerinden beraatimizi ilan etmemiz gereken düşmanlarımızı da tafsilatlı bir şekilde bize bildirmiştir. Böylece bize olan şefkat ve merhametini göstermiştir ki, dostlarımıza velâyetimizi verirken, düşmanlarımızdan da berî olalım ve sırat’ı müstakim üzerinde kalabilelim. Berî olmamız, sakınmamız ve düşman olarak görmemiz gereken gerçek düşmanlarımızı şöylece sıralayabiliriz:

1- Şeytân: İblis, Âdem aleyhisselam’ın ve onun bütün çocuklarının düşmanıdır. İblis, lanetlenip kovulmasının sebebi olarak insanı görmektedir. Bunun için de insanoğluna amansız bir savaş açmıştır. Bu konudaki pek çok ayet-i kerimeden birkaç tanesi şöyledir: “O halde” dedi (İblis), “Beni azdırdığın için, andolsun, ben de onlara karşı mutlaka senin doğru yoluna bağdaş (barikat) kuracağım! Sonra mutlaka onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve pek çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın.” (Allah) şöyle buyurdu: “Yerilmiş, kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun, onlardan sana kim uyarsa, kesinlikle cehennemi sizin hepinizden dolduracağım.” (A’raf; 16-18)

“Şeytân kesinlikle sizin düşmanınızdır. O halde onu düşman tutun; çünkü o, hizbi (partisi)ni ancak çılgın ateşin adamlarından olmaya çağırır.” (Fâtır; 6) Kur’an-ı Kerim’de en çok üzerinde durulan hususlardan biri de şeytânın Âdemoğluna olan düşmanlığıdır. Biz Âdemoğulları bu düşmana karşı şiddetli bir şekilde uyarılmış olup onun bütün hileleri bize anlatılmıştır. Onu dost edinmenin akıbetinin cehennem olacağı defaatle belirtilmiştir. Teessüf ki, bütün peygamberlerin diliyle yapılan bütün bu uyarılara rağmen Âdemoğullarının çoğunluğu onu dost edinmiş ve onun izinden gitmiştir. En azılı düşmanlarına güvenen ve onu takip etmeyi kâr olarak gören bu ahmaklar güruhu, kendilerini saptıran bu düşmanlarıyla birlikte cehennemi boylayacaklardır. Tarih boyunca bütün putperest milletler ve muasır kapitalist, komünist, laik, demokrat ve ırkçıların cümlesi şeytânın kurmuş olduğu küfür sisteminin değişik çarklarını işletmektedirler. Bu müşriklerin safında yer almamak için bu düşmanı iyi tanımalı ve onun hilelerine karşı uyanık olmalıyız.

2- Müşrikler ve kâfirler: Bizim en yakınlarımız olsalar dahi Allah’ı ve peygamberlerini bırakarak şirk ve küfür sistemlerini benimseyenlerden berî olmalı ve onlara düşman olduğumuzu ilan etmeliyiz. Her türlü şirk ve küfür sistemini reddetmeli, bu sistemleri savunanlara buğzetmeliyiz. Onların yaldızlı laflarına ve şeytânî telkinatlarına kanmamalıyız. Nitekim Allah Teâlâ, küfür ve şirk düzenlerini tercih eden en yakınlarımıza bile düşman olduğumuzu ve onları asla sevemeyeceğimizi ve dost edinemeyeceğimizi bildirerek şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Babalarınızı ve kardeşlerinizi -eğer küfrü imana tercih etmişlerse- veli edinmeyin ve sizden her kim onları veli edinirse, işte onlar zalimdirler!” (Tevbe; 23) Diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir toplumun, Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelenlere, ataları veya evlatları veya kardeşleri veya aşiretleri bile olsalar sevgi ve samimiyet beslediğini göremezsin. İşte onlar, Allah’ın kalplerine imanı yazdığı ve katından bir ruhla desteklediği kimselerdir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere, içlerinde temelli kalıcılar olarak koyacaktır. Allah onlardan razı, onlar da O’ndan razıdırlar. İşte onlar, Allah’ın hizbi (grubu/partisi)dir! Dikkat, Allah’ın hizbi kesinlikle felâha (kurtuluşa) erenlerdir!” (Mücâdele; 22)

Bu kadar açık uyarılara rağmen yerli-yabancı kâfirler ve müşrikler olan kapitalistleri, komünist/sosyalistleri, laikleri ve demokratları dost ve müttefik kabul edenlerin akıbetleri de küfürdür. “Ey iman edenler! Küfre saplananlara itaat ederseniz, sizi gerisin geri (küfre) çevirirler; dolayısıyla hüsrana uğrayanlardan olursunuz.” (Âl-i İmrân; 149) Günümüzdeki küfür sisteminin dünya sathında kurucusu ve koruyucusu olan Amerika, Rusya, İngiltere, Çin, Fransa, Almanya, İsrail ve benzeri devletlerle müttefik olan ve onlarla birlikte Suriye’de, Afganistan’da, Yemen’de, Mısır’da, Libya’da ve diğer bölgelerde samimi Müslümanlara karşı terörizmle savaş yaftası altında savaşanlar irtidat ve küfür bataklığına batmışlardır. İsterse bunlar bizim tenimizi taşıyan ve bizim dilimizle konuşan kimseler olsunlar! Arap, Türk, Farisî, Kürt veya başka bir İslâm toplumuna mensup olmaları, mürted olup kâfirlere katılmış olmalarına mâni değildir. Zira hangi topluma mensup olurlarsa olsunlar bütün kâfir ve müşrikler tek bir millettir.

3- Ehli Kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlar: Rabbimiz Celle Celâluhû, hak dini tahrif ederek şeytâna dost olan ve Allah’a şirk koşarak kâfirler sınıfına dâhil olan bu iki sapık ve gazaba uğramış millete karşı bizi uyarmış ve asla onları veli edinmememiz gerektiğini biz Müslümanlara bildirmiştir. Zira onlardan pek çok tâifenin en büyük hedefi; biz Müslümanları da kendilerine benzetmek, dinimizden uzaklaştırmak ve nihayette bizleri de kendileri gibi kâfirler sınıfına dahil etmektir. Bu konudaki pek çok ayet-i kerimeden sadece birkaç tanesi şöyledir:
“Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmeyin! Onlar birbirinin velisidirler ve sizden kim onları veli edinirse, elbette onlardandır. Şüphesiz Allah zalim kavmi hidayet etmez.” (Mâide; 51)
“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve kâfir (müşrik)lerden dininizi alay ve eğlenceye alanları veli edinmeyin ve eğer Mü’min iseniz Allah’(a asi olmak)tan sakının.” (Mâide; 57)
“Kendi millet (inanç sistem)lerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır. De ki: “Asıl hidayet Allah’ın hidayetidir.” Sana ulaşan bunca ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan, Allah’a karşı hiçbir velin (kayırıcın) ve yardımcın yoktur.” (Bakara; 120)
Bu ve benzeri pek çok açık uyarıya rağmen bazı kalbi hastalıklı olan kimseler Yahudi ve Hıristiyanlarla dost olmak, onlarla sırdaş olmak ve onlarla içli-dışlı olmak için birbirleri ile yarışmaktadırlar. Dinlerarası diyalog bid’atini icad ederek İslâm’ı tahrif etmeye ve oryantalistlerden ders alarak Sünnet’i Seniyye’yi inkâr etmeye yeltenmektedirler. Nebevî bir menhec takip ederek İslâm şeriatı olan ilâhî hediyeyi insanlık âlemine ulaştırmak için bütün güçleriyle çalışacakları yerde, Yahudi ve Hıristiyan müsteşriklerinin plan ve projelerine piyonluk yaparak İslâm şeriatı ve Sünnet’i Seniyye ile uğraşan bu bid’at ehli münafıklar; nihayette dostları, müttefikleri ve üstadları olan Yahudi ve Hıristiyanlara katılacak ve ihanetlerinin cezasını cehennemde çekeceklerdir.

4- Münâfıklar: Allah Azze ve Celle’nin Kur’an-ı Kerim’de en fazla üzerinde durduğu hususlardan birisi de münafıklar konusudur. Onların özelliklerini, hile ve tuzaklarını; Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerle müttefik olduklarını ve Müslümanlara zarar verecek her türlü fitnenin içinde yer aldıklarını tafsilatlı bir şekilde beyan etmiştir. Onların biz Müslümanlara düşman olduklarını bildiren Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onlar düşmandır, dolayısıyla onlardan sakın. Allah kahretsin onları, nasıl da ayartılıyor (hak yoldan çevriliyor)lar!” (Münâfikûn; 4) Allah Teâlâ, bütün münafıkların ittifak halinde şer için çalıştıklarını şöyle beyan ediyor: “Erkek ve kadın münafıklar birbirlerindendirler; Kötülüğü telkin ederler, iyilikten sakındırırlar ve ellerini sıkı tutar (cimrilik yapar)lar. Allah’ı unuttular, O da onları unuttu. Nitekim münafıklar fâsıkların ta kendisidirler.” (Tevbe; 67) Yine Allah Teâlâ, münafıkların şerlerinden biz Müslümanları sakındırarak şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Onlar dirliğinizi bozmaktan geri durmaz ve işlerinizin sarpa sarmasını isterler. Kinleri ağızlarından taşmış, içlerinde gizledikleri (düşmanlık) ise daha büyüktür. Size ayetleri açıkladık; eğer aklını kullanan (düşünüp taşınan)lar iseniz (onlardan sırdaş edinmezsiniz). Şu sizler, onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz kitapların hepsine iman edersiniz, onlar ise sizinle karşılaştıklarında: “İman ettik” derler ve başbaşa kaldıklarında, size duydukları öfkeden ötürü parmak uçlarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden kahrolun!” Şüphesiz Allah, sinelerden geçeni de hakkıyla bilendir. Size bir iyilik dokunsa, fenalarına gider ve başınıza bir kötülük gelse, buna sevinirler. Eğer sabreder ve takvalı olursanız, onların düzenbazlıkları size hiçbir zarar vermez. Kesinlikle Allah, yaptıkları her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (Âl-i İmrân; 118- 120)
Denizden bir katre olarak arzettiğimiz bu ayet-i kerimeler, İslâm ümmeti için münafık ve zındıkların ne kadar tehlikeli bir rol oynadıklarını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Asr’ı saadetten günümüze kadar İslâm ümmetinin zararına olan her türlü fitnenin içinde yer almışlardır. Onların Müslümanlara verdikleri zarar, açık kâfirlerin verdikleri zarardan daha büyük ve tesiri bakımından daha kalıcı olmuştur. İslâm ümmetinin bünyesini içeriden kemirerek, her türlü kanserojen mikrobu bünyeye zerketmiş ve Müslüman toplumları büyük ölçüde ifsad etmeyi başarmışlardır. Günümüzde Müslüman toplumların siyasi, askeri, ekonomik, eğitim ve medya liderliğini büyük oranda bu münafıklar işgal etmektedirler. Dostları olan Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerin yardımıyla Müslüman toplumların başına geçmiş ve Müslümanlara her türlü zulüm ve baskıyı uygulamak üzere birbirleriyle yardımlaşmaktadırlar. Bütün bunlardan dolayı da onlar cehennemin en alt ve en şiddetli tabakasında cezalandırılacaklardır.
İşte bizim içimizde bulunan bu düşmanlarımızı iyice tanımamız ve onlardan sakınabilmemiz için Rabbimiz Celle Celâluhû en tafsilatlı bir şekilde onları bize anlatmıştır. Onların özelliklerini iyice bilmemizi murad etmiştir. Bu münafık ve zındıkların en başta gelen özellikleri şunlardır: Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerle ittifak içinde olmak; Allah yolunda kâfirlere karşı cihad yapılmasına karşı olmak ve türlü hilelerle cihadı tahrif ederek asıl mecrasından kaydırmak; Hz. Peygamber’in şahsına, aile efradına, ashabına, sünnetine ve genel olarak samimi Müslümanlara karşı kindar tavırlar içinde olmak İslâm mukadddesatını karalamak için fırsat kollamak ve sürekli Allah Azze ve Celle hakkında zanlar besleyerek O’nun esmâ ve sıfatı hususunda şüpheler ortaya atmak…
Son olarak deriz ki: Allah Azze ve Celle, Mü’minlerin birbirlerinin velileri olduklarını beyan ederek: “Muhakkak ki iman eden, hicret eden, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edenler ve (bu muhacirlere) kucak açan ve yardım edenler; işte bunlar, birbirlerinin velisidirler” (Enfâl; 72) buyurmaktadır. Bir sonraki ayet-i kerimede kâfirlerin de birbirlerinin velileri olduklarını “Küfre saplananlar da birbirlerinin veli (destekçi)sidirler” (Enfâl; 73) buyurarak beyan ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: “Eğer siz de bunu yapmaz (birbirinizin destekçisi olmaz)sanız, yeryüzünde fitne (şirk/anarşi) ve çok büyük bir fesad (bozgunculuk) baş gösterir.” (Enfâl; 73) İşte bu ayet-i kerime el-velâ ve’l-berâ özelliğinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Zira kâfirler ittifakına karşı eğer Mü’minler de ittifak içinde hareket etmezlerse, yeryüzünde şirk, küfür, ma’siyet ve fesad hâkim olur. Nitekim günümüzde şirk ve küfrün hakimiyeti zirvesine varmış, fesad ve bozgunculuk her tarafı kaplamıştır. Bundan kurtulmanın yegâne çaresi Mü’minlerin velâ ve berâ akidesine riayet ederek düşman olmaları gereken kesimlere -en yakınları olsalar dahi- düşman olmaları ve bu düşmanlığın bütün gereklerini yerine getirmeleridir. Aynı şekilde dost olmaları gereken Allah, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve Mü’minlere de velâyetlerini vererek bu dostluğun bütün gereklerini yerine getirmeleridir.

————————-

1. Hasen li ğayrihi bir hadistir. İmam Ahmed, Müsned: 18524
2. Hasen li ğayrihi bir hadistir. Ebû Dâvûd: 4599
3. Sahih bir hadistir. Nesâî: 4987. Buhari ve Müslim’de biraz farklı bir lafızla geçmektedir.