Batılılaşmayı temsil eden son 2 asır istisna tutulursa, İslâm ümmeti tarih boyunca daima erdemli bir toplum olmanın dinamiklerini muhafaza edegelmiştir. Sevgi, kardeşlik, dayanışma, fedakârlık, diğergamlık vs. hasletler Müslümanlar arasındaki ilişkilerde birçok zaman belirleyici konumda olmuştur. Çünkü İslâm toplumları sadece dil, ırk, vatan, kültür birlikteliği üzerine kurulmuş değildir. Bunların hepsi bir toplumu ayakta tutan önemli unsurlardır. Ancak bu unsurların devamlılığını ve sağlamlığını sağlayacak inanç etkeni olmadığı sürece tecrübelerle sabittir ki toplumlar er ya da geç dağılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. İşte bu nokta Müslüman toplumların tesis ettiği huzur ve refah ortamının en temel faktörüdür. Müslüman toplumlar günümüze gelinceye kadar yüzlerce badire atlatıp hala bir toplum, ümmet olarak varlıklarını sürdürebilmişlerse elbette bunda bahsini ettiğimiz erdemli vasıfların ve inanç birlikteliğinin hayati etkisi göz ardı edilemez. Ancak üzülerek belirtmeliyiz ki; İslâm kardeşliği hukuku üzerine inşa edilmiş toplumlarımız özellikle son asırda bu kıymetli meziyetleri bir kenara bırakarak tamamen ferdiyetçilik, bencillik üzerine kurulmuş batı toplumlarını taklit etmekte ve dini, tarihi mirası bozuk para misali harcamak hususunda birbirleriyle çetin bir yarışa girmektedir. Hal böyle olunca Allah’ın kardeş kıldığı, ümmet yaptığı İslâm toplumu içindeki sıkı bağların çözülmesi, huzur ortamının yerini fesat mekanizmasının alması kaçınılmaz olmuştur.

İnanç birlikteliği üzerine kurulmuş İslâm toplumlarında adalet ve kardeşliğin varlığını koruyabilmesi için her cinsten vakıa bir hukuka dayandırılmıştır. Fıkıh ilminin bölümleri incelendiğinde, Müslüman cemiyet hayatındaki karşılıklı münasebetleri düzenleyen her türlü hukuk kaidelerini ifade eden “Muamelat” bahsinin ne kadar önemli bir noktada durduğu görülecektir. Müslümanlar arasındaki ticaret ilişkilerinden komşuluk ilişkilerine varıncaya her türlü olayın fıkhımızın bu bölümünde bir karşılığı vardır. İnsan ile Allah arasındaki bağı tanzim eden İslâm, insan ile insan arasındaki ilişkiye dair de bir ahkâm ortaya koymuştur. Burada şu noktaya dikkat etmek gerekir ki; bahsini ettiğimiz bu hukuk her şeyden önce Müslüman gönüllere emanet edilmiştir. Bu hukuk salahiyetini devlet otoritesinden önce kardeşlik duygularıyla bezenmiş hür yüreklerden alır. Müslüman fert bu ahkamı sadece mahkeme karşısında uygulamaz. Müslüman’ın ticaretinde, ziyaretinde, evinde, işinde her yerde her kişide her daim işleyen bir hukuktur bu. Baskıya değil kardeşliğe dayalı olması hasebiyle de beşeri hukuklardan ayrılmaktadır.

İslâm toplumunun ictimai hayatını hukuki yönden temin eden Muamelat bahsi, kişinin diğer fertlerle ve cemiyetle olan münasebetlerinin tamamını incelemesi hasebiyle oldukça geniş ve çok yönlü bir bahistir. Ancak biz bu yazımızda Peygamber Efendimiz ’in Müslümanlar arasındaki ilişkiye temel oluşturan hadisi şerifinde buyrulan hususlardan davete icabet etme maddesi üzerinde mülahazalarda bulunacağız.

“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmı almak, hastayı ziyaret etmek,  cenazeye iştirak etmek, davete icabet etmek, aksırana “yerhamukellah” demek.”  [1]

“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı altıdır: Karşılaştığın zaman selâm ver, seni davet ederse git, senden nasihat isterse nasihat et, aksırınca Allah’a hamd ederse yerhamukellah de, hastalandığında onu ziyaret et, öldüğü zaman cenazesinin ardından git.”  [2]

Peygamber Efendimiz ’in bu sözleri şüphesiz her Müslüman için hukuki bir bağlayıcılık arz eder. Bu hususlara uymamak her Müslüman için bir müeyyideyi gerektirir. Ancak, İslâm ahkâmının tatbik edildiği hiçbir dönemde bu durumların kanun adamları tarafından bir teftişe tabi tutulduğu görülmemiştir. Çünkü az öncede değinildiği gibi İslâm toplumları kanunla, baskıyla ayakta duran bir yapıda değildir. Şüphesiz İslâm toplumları hüviyetlerini içlerinde barındırdıkları Allah korkusundan ve İslâm kardeşliğinden almaktadır. İşte bu bakımdan bu sözlere muhatap olan ve ümmet olmanın idrakine erişmiş her Müslüman fert sosyal hayatta Müslüman kardeşinin hukukuna dikkat edecek ve İslâm toplumunun ayakta kalabilmesi için üzerine düşen vazifeyi yerine getirecektir.

Davete icabet etmek insanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi açısından son derece mühim bir meseledir. Davete icabet bir yandan insanlar arasındaki muhabbeti arttırırken diğer yandan da hâlihazırdaki ilişkinin düzeyine işarette bulunur. Çünkü bir kimsenin davetine muhatap olmak o kimse tarafından sayılan, sevilen bir konumda olunduğunu gösterir. Bu da insanların sevgilerini ifade etmenin başka bir yolu olması dolayısıyla insani ilişkilerde önemli bir görevi ifa etmektedir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem davet ve davete icabet etmenin sosyal hayattaki önemine binaen bu konuda çok net ve kesin ifadeler kullanarak şöyle buyurmuştur:

“Bir koyun paçası için davet edilseniz de gidiniz.”  [3]

“Biriniz bir düğün yemeğine davet edilirse, böyle bir davete icabet etsin.”  [4]

“Her kim davete icabet etmez ise, gerçekten o, Allah’a ve Rasulüne isyan etmiş olur. Oruçlu olsa bile, icabet eder ve duada bulunur. Eğer oruçlu değilse yer ve dua eder. Eğer (özürsüz) yemez ise günahkâr olur ve cefa etmiş bulunur”  [5]

Müslüman bir kimsenin meşru sınırlar dâhilindeki her türlü davete imkânlar elverdiği sürece katılması gerekir. Özellikle de düğün davetleri diğer davetlere nazaran ayrı bir önem arz etmektedir. Çünkü düğün günleri insanların en mutlu oldukları ve mutluluklarını kendilerini seven insanlarla paylaşmak istedikleri özel günlerdir. Davet edilen eş, dost ve akrabaların yapacakları icabet düğün sahibini ziyadesiyle memnun edecekken yoklukları da fazlasıyla üzüntüye sebebiyet verecektir. Bu önemine binaen İslâm âlimleri de davete icabet bahsini değerlendirirken düğün daveti ve normal davetin hükmünü ayrı ayrı değerlendirmiştir. Düğün davetine iştirak etmek çoğunluğun görüşüne göre vaciptir. Ancak Şafi ulemasının bir kısmına göre farz-ı ayın, bir kısmına göre farz-ı kifaye, bir kısmına göre ise, sünnettir. Diğer davetler ise cumhura göre müekked sünnettir. [6]

Davet edildiği halde meşru bir mazereti olmaksızın icabet etmeyen kimse bir vacibi yerine getirmediğinden dolayı günah işlemiş olur. Hadiste belirtilen “Allah ve Rasûlüne isyan etmiş olur” sözünden maksat, vücub ifade eden bir fiili kasten terkten dolayı günah işlemiş sayılmasıdır. İcabet etmek diğer bir kısım ulemanın dediği gibi vacip değil de müekked sünnet ise, bu sefer de bu sözden maksat kişinin Rasûlullah’ın böyle bir sünnetini terkten dolayı kıyamet gününde hesaba çekilmesi olur.

Davet ile alakalı sorumluluklar sadece davet edilen için değildir. Davet eden kimsenin de dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardır. Bu konuda en başta gelen mesele ise yapılacak davetin tamamen meşru sınırlar içinde gerçekleşmesidir. Davetin meşru sayılabilmesi için; verilen yemeğin masraflarının helal rızık ile karşılanmış olması, tertip edilecek eğlencenin İslâm’a aykırı 12hususlar barındırmaması, mekân düzenlemesinde kadın-erkek mahremiyetine dikkat edilmesi ve baştan sona her safhada israftan kaçınılması gerekir. Bu hususların yerine getirilip getirilmemesine göre davete yapılacak olan iştirakin durumu da değişir.

Davet sahibinin dikkat etmesi gereken bir diğer husus ise davetliler arasında ayrım yapmamasıdır. Bu noktaya dikkat edilmeden yapılan bir davet sosyal kaynaşma ve berekete vesile olmak bir yana insanların gönüllerinde oluşturacağı kırgınlıktan dolayı kıyamet gününde sahibi için hesabı zor bir olay olarak karşısına çıkacaktır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu mesele hakkında şöyle buyurmuştur:

“Yemeğin en kötüsü şu düğün ziyafetidir ki zenginler davet edilir, fakirler terk edilir. Kim de yapılan davete icabet etmezse, gerçekten o Allah’a ve Rasûlüne isyan etmiş olur.”  [7]

Netice itibariyle davet ve davete icabet,  İslâmi kurallar dâhilinde gerçekleştiğinde toplumsal kaynaşma ve Müslümanlar arasındaki hukuku koruma açısından son derece önemli bir meseledir. Özellikle toplumsal çözülmenin hızla sürdüğü, insanların birbirinden kopmaya başladığı, evlerin misafirlerden mahrum kaldığı günümüz dünyasında Müslümanların bu sünneti yeniden canlandırması ve yıpranan ilişkileri nebevi düstur ile onarması elzem bir vazife olarak karşımızda durmaktadır. 

 

[1]. Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4. Ayrıca bk. İbn Mâce, Cenâiz 1.

[2]. Müslim, Selâm 5.

[3]. Buhari

[4]. Müslim, Nikâh, 97-98; Ebû Davud, Savm, 74; İbn Mâce, Nikâh, 25.

[5]. Müslim, Nikâh, 110; Ebu Davud, Et’ime, 1.

[6]. bkz. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5.

[7]. Buharî/nikâh: 72-Müslim/nikâh: 107, 109, 110.