İmtihan gereği hak ile bâtıl arasında mücadele kanununu vazeden ve neticede hakkı bâtıla galip kılan Allah Teâlâ’ya hamd ederiz. Hakkı en güzel bir şekilde temsil ederek bâtıla karşı cihad eden ve hakkın bâtılı mağlub etmesini sağlayan Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e, onun âline, ashabına ve kıyamete kadar gelecek olan etbâına salât ve selam olsun.

İmdi; Bu makalemizde Mûte gazvesi ile başlayıp, Roma’nın fethedilmesi ile sonuçlanacak olan İslam’ın Hıristiyanlıkla savaşını genel hatlarıyla arzetmeye çalışacağız. Allah Teâlâ, İslam’ın bu mutlak galibiyetini görebilmeyi bizlere nasip ve müyesser eylesin!

Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki, tarihi işaretler ve İslami davetin ilk yıllarında Hıristiyanların ortaya koyduğu tavır, Hıristiyan dünyasının Müslümanlara yakın duracağını ve tarihi düşmanları olan Yahudilere ve putperestlere karşı Müslümanlara yardım etmeseler dahi tarafsız kalacaklarını göstermekteydi. Nitekim Habeş kralı Necaşi’nin, Bizans İmparatoru Heraklius’un ve Mısır kralı Mukavkıs’ın tavırlarında bu durum sezilmekteydi. İşte Allah Teâlâ da bu duruma işaret ederek şöyle buyurmaktadır: “İman edenlere, düşmanlık bakımından insanların en azılısı olarak elbette Yahudileri ve şirk koşanları bulacaksın ve onların, sevgi ve ilgi bakımından iman edenlere en yakını olarak da elbette, “Biz Hıristiyanız” diyenleri bulacaksın. Çünkü onların bir takım keşişleri ve rahipleri vardır ve onlar büyüklük taslamazlar. Elçimize indirileni dinlediklerinde, gerçeği bildikleri için gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün: “Rabbimiz!” derler, “İman ettik, bizi de şehadet edenlerle beraber yaz. Allah’a ve bize ulaşan gerçeğe niçin iman etmeyelim? Kaldı ki Rabbimizin bizi de salih kavim (iyiler) arasına katmasına can atmaktayız.” Allah da bu sözlerinden ötürü onları, altlarından nehirler akan, içlerinde temelli kalacakları cennetlerle ödüllendirdi. İşte o (cennet), iyi davrananların mükâfatıdır.” (Mâide; 82-85) Bu ayet’i kerimede ifade edilen hakikat, tarih boyunca Hıristiyan milletler arasından İslam’ı tercih ederek ihtidâ eden kimseler hakkında tecelli etmekte olup; bunların sayısı da azımsanmayacak kadar çoktur. Bugün dahi Avrupa’da ve dünyanın diğer bölgelerinde hidayete eren ve İslam sancağı altına girenler, Yahudi ve müşriklere nisbetle Hıristiyanlar arasından daha çok çıkmaktadır.

Ancak bu hakikate rağmen Hıristiyan yöneticiler ve devletler saltanatlarını tercih etmiş; şahsi ve ailevî çıkarlarını, makam, mevki ve otoritelerini korumak ve devam ettirmek uğruna tarih boyunca İslam’a ve Müslümanlara karşı en çetin savaşlara imza atmışlardır. Bu savaş bütün şiddetiyle hâlâ devam etmektedir. Allah Azze ve Celle’nin: “Biz, o (galibiyet ve mağlubiyet) günleri(ni) insanlar arasında dolaştırıyoruz” (Âl-i İmrân; 140) kanunu gereğince kimi zaman (dinlerine sağlamca sarıldıkları zaman) Müslümanlar galip gelmiş; kimi zaman da (dinlerinde gevşeyip dünyaya meylettikleri zaman da) Müslümanlar mağlub olmuş ve Hıristiyanlar galip gelmişlerdir. Fakat nihâî zafer sabreden ve Allah’tan sakınan Müslümanların olacaktır. “Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da o yeryüzüne salih kullarımın varis olacaklarını yazdık!” (Enbiyâ; 105)

Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki ilk karşılaşma Bilâdü’ş-Şâm’da/Şam diyarında meydana gelmiştir. O dönemde şu andaki Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin ve Türkiye’nin bir bölümünü kapsayan Şam diyarı Bizans İmparatorluğu’na bağlı bir eyalet idi. Mûte ve Tebûk gazveleri ile başlayan Şam seferleri; Usame ordusu, Hz. Ebû Bekir dönemindeki fetihlerle devam etmiş ve Yermûk Savaşı gibi Hz. Ömer döneminde gerçekleşen büyük fetihlerle Bilâdü’ş-Şâm tamamen Hıristiyan Bizans İmparatorluğu’ndan alınmıştır. Öyle ki bu yorucu ve zorlu savaşlar neticesinde mağlub düşen Heraklius Antakya’ya çekilmiş ve oradan: “Bir daha buluşmamak üzere elveda Suriye” diyerek Şam diyarını artık ebediyyen kaybettiğini ilan etmiştir. Şam fethinin akabinde Müslümanlar sürekli olarak ilerlemiş, Hıristiyanlar da gerilemiştir. Öyle ki Müslümanlar Anadolu’nun birçok yerini fethederek Kostantiniyye’yi muhasara etmişlerdir.

Daha sonraki dönemlerde kutsal yerleri Müslümanların elinden kurtarma propagandası yapan Hıristiyan din adamlarının teşvik ve tahrikleriyle haçlı seferleri başlatılmış ve Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki ikinci büyük hesaplaşma meydana gelmiştir. Başlangıçta Hıristiyanlar galip gelmiş, İslam ülkelerini tahrip etmiş ve doksan yıla yakın bir zaman Kudüs-ü Şerif’i işgal etmişlerdir. Fakat Allah Azze ve Celle’nin rahmet ve inayetiyle Nureddin Mahmud Zengi ve ondan sonra Selahaddin Eyyûbî gibi yiğitler, Avrupa’dan akın akın gelen bu haçlı sürülerini mağlub etmeyi başarmış ve İslam ümmetini bu büyük felaketten kurtarmışlardır. Bundan sonra tekrar Müslümanlar eski izzet ve kuvvetlerine kavuşmuş; Eyyûbîler, Memlûkler ve Osmanlılar ortaya çıkarak Avrupa’nın saldırılarını defetmişlerdir. Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethederek Bizans İmparatorluğu’na son vermiş ve Avrupa içlerine doğru fetih hareketleri başlamıştır.

Müslümanların daha önce hiç ayak basmamış oldukları ülkeler fethedilmiş, Balkanların çoğunluğu İslam’a girmiş ve o dönem en güçlü Avrupa ülkesi olan kutsal Avusturya İmparatorluğu’nun başkenti Viyana kuşatma altına alınmıştır. Böylece Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu müjdesi tahakkuk etmiştir: Nafi’ b. Utbe radıyallâhu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den dört kelime ezberledim ki, onları elimle sayıyordum. Şöyle buyurdu: “Sizler Arap yarımadasına karşı savaşacaksınız da Allah Teâlâ oranın fethini gerçekleştirecektir. Sonra Fâris’e (Pers İmparatorluğu’na) karşı gazâ edeceksiniz de Allah Azze ve Celle oranın fethini müyesser kılacaktır. Sonra Rumlara (Bizans İmparatorluğu’na) karşı savaşacaksınız ve Allah Subhânehû ve Teâlâ orayı da fethedecektir. En sonunda Deccal ile savaşacaksınız, Allah Teâlâ onu da fethedecek (sizi ona galip getirecek)tir.” (1)

Yüzyıllarca süren haçlı seferleriyle umduklarını elde edemeyen Hıristiyan Avrupa, sürekli İslam âlemine hâkim olabilmenin ve Müslüman ülkelere yönelik emperyalist hedeflerini gerçekleştirebilmenin yollarını arayıp durdu. Hıristiyan Avrupa’nın önündeki en büyük engel, İslam ümmetinin büyük çoğunluğunu bir bayrak altında birleştirmiş bulunan ve tek bir halife tarafından yöneten Osmanlı Devleti’ydi. Bundan dolayı ne yapıp edip Osmanlı Devleti’ni bölüp parçalamalı ve ortadan kaldırmalıydılar. Bunu yapmanın da yolunu bulmuştular. Cahil kalmış Müslüman halklara milliyetçilik ve ırkçılık zehirini içirdiler. Jön Türklere Turancılık yaptırdılar. Diğer halklar da bunlara tepki olarak kendi milliyetlerini ve ırkî bağlarını ön plana çıkardılar. Böylece ümmet birliği unutulmuş, onun yerine küçük uluslar ve ulusal hedefler ikame edilmişti. İslam ümmetinin arasındaki bağları bu şekilde zayıflatan Hıristiyan Avrupa, her yönden saldırıya geçti. Siyasi baskılar, kültürel işgal, ahlâkî yozlaştırma, iktisadî imtiyazlar ve hamleler ve bütün bunları destekleyen ve derinleştiren askerî saldırılar peşpeşe gelmeye başladı. 19. ve 20. yüzyıllar boyunca her taraftan Osmanlı Devleti’nin müesseseleri kuşatılmaya ve çökertilmeye devam etti. İçeriden münafık ve zındıklar, dışarıdan harbî kâfirler olanca güçleriyle saldırılarını yoğunlaştırdılar. Sonunda Jön Türklerden oluşan İttihad ve Terakki hükümetinin marifetiyle Osmanlı Devleti birinci dünya savaşına sokuldu. Hasta adam kabul ettikleri Osmanlı’nın ruhu, binbir türlü desise ve hileyle bu cihan harbinin sonunda kabzedildi. Artık tüm İslam ülkeleri ve bütün Müslüman toplumlar fiilen işgal edilmişti. Batılı Hıristiyanların saldırı ve şerlerinden Müslüman toplumları koruyacak bir güç bulunmadığı için insan muhayyilesinin kaldıramayacağı derecede büyük vahşetlere imza atıldı. Yüzyıl içinde en az yüz milyon Müslüman en alçakça yöntemlerle katledildi. Bu vahşi Hıristiyan Avrupa bir müddet sonra sahneden çekilerek, Müslüman toplumlar arasından devşirdiği ve kraldan daha fazla kralcılık yapan kendisi gibi vahşi münafıkları Müslüman ülkelerin başına musallat etti. Bir asra yakındır bu hain münafıklar ve mürtedler efendilerinin sadık köpekleri olarak Müslüman toplumlara her türlü zulmü ve vahşeti reva görmektedirler.

Bu baskı ve zulümler neticesinde İslam âleminde bir kıyam başlamış ve Hıristiyan Avrupa’nın saldırılarına karşı bir cihad hareketi ortaya çıkmıştır. Haçlı-Siyonist ittifakına ve onların uşaklarına karşı her tarafta kutsal bir cihad bayrağı yükselmiştir. Günümüzde Yahudi, Hıristiyan, kapitalist, sosyalist ve onların uşaklarıyla Müslümanlar arasındaki savaş bütün şiddetiyle devam etmektedir. Artık herkes bilmektedir ki, bütün dünya kâfirleri İslam’a karşı ittifak etmişlerdir. Batılı olsun, Doğulu olsun, kapitalist paktına mensup olsun ya da sosyalist/komünist paktına mensup olsun, Hıristiyan ya da Yahudi olsun bütün beşerî ve muharref din mensupları; semavî, ilâhî ve korunmuş tek hak din olan İslam’ın mensupları olan Ümmet’i Muhammed’e karşı olanca güçleriyle savaşmaya devam etmektedirler. Bu savaş çok çetin, zor, yorucu ve uzun sürebilir. Ancak ilâhî sünnete muvafık olarak neticede hak taraftarları olan Müslümanlar galip gelecek, şeytanın taraftarları olan Batılılar mağlub olacaklardır. Tarih tekrar tekerrür edecektir. Kur’an-ı Kerim, hadis’i şerifler, insanlık tarihi ve yaşanan vakıa bunu net bir şekilde göstermektedir. Bu sürecin sonunda Müslümanların zafer ve galibiyeti o kadar kesin olacaktır ki, Allah’ın izniyle Hıristiyanlık âlemi son bulacak ve Yahudiler kesin bir hezimete maruz kalacaklardır. Hz. İsa’nın nüzûlü ve Yahudi kavminin lideri olan Deccal’ı öldürmesi bu kesin sonucun bir yansıması olacaktır. Hıristiyanlığın kalbi olan ve fethedilmesinin, Hıristiyanlık âleminin öldürücü bir darbe alacağı anlamına gelen Roma da bu sürecin sonunda fethedilecektir. Galibiyetin ilâhî izin ile kesin bir şekilde Müslümanlara ait olacağını ve Hıristiyanların öldürücü bir darbe alarak kesin bir mağlubiyeti tadacaklarını beyan eden pek çok hadis’i şerif bulunmaktadır. Biz bunlardan sadece iki tanesini zikrederek makalemizi sonlandıralım:

Ebû Hureyre radıyallâhu anhu diyor ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Rumlar (Avrupalılar) Amik Ovası’na yahut Mercidâbık’a karargâh kurmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Onların karşısına şehirden (Haleb’ten) o gün yeryüzü halkının en iyilerinden bir ordu çıkacaktır. Ordular karşı karşıya gelince Rumlar: “Bizimle bizden esir alınanların (Müslüman olanların) arasını serbest bırakın, onlarla savaşalım” diyeceklerdir. Müslümanlar da: “Hayır! Vallâhi sizinle din kardeşlerimizin arasını serbest bırakmaz, sizi onlarla başbaşa bırakmayız” cevabını vereceklerdir. Müteâkiben onlarla savaşacaklardır. Müslümanların üçte biri (savaşmayıp) hezimete uğrayacaktır. Allah bunların tevbesini ebediyyen kabul etmeyecektir. Onların üçte biri ise öldürülecektir. Bunlar Allah katında şehitlerin en üstünleri olacaklardır. Üçte biri de (Hıristiyanlara karşı) muzaffer olup fetih kazanacak ve onlar asla fitneye düşmeyeceklerdir. İşte bunlar İstanbul’u da fethedeceklerdir…” (2)

Ebû Kabil dedi ki: Biz Abdullah b. Amr b. Âs’ın yanındayken ona şöyle soruldu: “Şu iki şehirden hangisi önce fethedilecek, İstanbul mu yoksa Roma mı?” Abdullah radıyallâhu anhu halkaları bulunan bir sandığın getirilmesini istedi ve onun içinden yazılı bir kitâbe çıkardı. Abdullah şöyle buyurdu: “Bizler Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in etrafında yazarken, ona şöyle soruldu: ‘Şu iki şehirden hangisi önce fethedilecek, İstanbul mu yoksa Roma mı?’ Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘İlk önce Heraklius’un şehri (yani Kostantiniyye) fethedilecektir.’” (3)

————————-

1. Müslim: 7213; İbni Mâce: 4091
2. Müslim, Fiten: 34, no: 2897. Amik Ovası, Hatay’ın ovasıdır. Mercidâbık ise, Haleb’e yakın bir ovanın ismidir.
3. İmam Ahmed, Müsned: 6645; Hâkim, el-Müstedrek: 4/555. Hâkim dedi ki: “Bu hadisin isnadı Sahih olup, Buhari ve Müslim bunu rivayet etmemişlerdir.” İmam Zehebi de bu konuda Hâkim’e muvafakat etmiştir. Ancak Şuayb el-Arnavut’un tahkik ettiği Müsned nüshasında hadisin senedinin zayıf olduğu belirtilmiştir.