Asrısaadette Yetim Çalışmaları

Asrısaadette yetimlerin gözetilmesi ve barınması için gereken olanakları bizzat devlet başkanı sıfatıyla Hz. Peygamber gerçekleştiriyor ya da gerçekleşmesi için teşvikte bulunuyordu. Hz. Peygamber 10 yıl yönettiği gerçek sosyal devletin adaletini yüzyıllar boyunca diğer İslâm devletlerine örnek teşkil edecek şekilde uygulamış ve uygulatmıştır. Asr-ı Saadet’te, yetim çocukların desteklenmesi kimi zaman çocuğun yakınları tarafından kimi zaman da İslâm devletinin görevlendirdiği aileler tarafından yapılmıştır. Hz. Peygamber,  sahabelerini ve onlardan sonra gelen ümmeti, yetimler konusunda bir hayli teşvik etmiş ve pratikte de örnek olmuştur. Bunlara birkaç örnek verecek olursak;

İçinde yetim bulunup da ona orada güzel davranılan evi en hayırlı bir ev, kötü davranılan evi ise en şerli ev olarak niteleyerek yetimleri evler içinde barındırmaya teşvik etmiştir. Yetime merhametli olana, onunla tatlı ve yumuşak konuşana, kıyamet gününde Allah’ın azap etmeyeceğini belirterek yetimlere uzanan dilleri ve davranışları törpülemiştir. Hz. Peygamber, Yemen halkına Amr b. Hazm ile gönderdiği, farzlar, sünnetler ve diyetleri anlatan mektubunda yetim malını yemeyi büyük günahlardan saymıştır. Bu büyük günahı her fırsatta ifade etmiş ve bu konuda hem ashabını hem de uzaklardaki Müslümanları, valileri aracılığıyla uyarmıştır.

Hicretten sonra, Müslümanların bir mescide ihtiyacı olmasına rağmen Mescidi-i Nebeviyi yaptırmaya karar verdiğinde, iki yetime ait olan arsanın bedelini, onların ısrarla geri çevirmelerine rağmen ödedikten sonra Mescidin yapımına başlamış olması O’nun, yetim haklarındaki hassasiyetinin açık bir göstergesidir.

Hz. Peygamber, yetime gösterilen olumlu tavrın önemini, “Bir kimse, Müslümanların arasında bulunan bir yetimi alarak yedirip içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir suç işlemediği takdirde, Allah Teâlâ onu mutlaka cennete koyar.”  1 hadisiyle vurgulayarak yetime huzurlu bir aile ortamı teşkil etmiştir.

Hz. Peygamber, bir yetimle hurma salkımı konusunda davalaşan Ebû Lübâbe’nin lehinde karar vermiş, ancak Ebû Lübâbe’ye hurma salkımını yetime vermesi konusunda ricada bulunmuştu. Ebû Lübâbe’nin bunu kabul etmemesi üzerine başka bir sahabe, hurma salkımını Ebû Lübâbe’den satın alarak yetime vermişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber İbnü’d- Dahdah adındaki bu Sahabeyi Cennetle müjdeleyerek hem yetimi hem de yetime destek olanı sevindirmiştir. 2

Hz. Peygamber, Kur’an’daki hükme göre ganimet ve fey’leri beşe ayırmış, bunun ilk dört payını savaşçılara, humus denilen beşinci payını da Allah’a ve Rasûlü ’ne, yetimlere, miskinlere, ibnü’ssebîle yani Müslümanların yurdunda misafir durumda olan fakir yolcuya tahsis etmiştir. Hz. Peygamber devrinden sonra mallar çoğalınca humus ’un da 1/5’i yetimlere, miskinlere ve yolculara ayrılmıştır. Bu dönemde fakirlere, bir gelire sahip olmayan yetimlere, dul kadınlara beytülmâldan maaş bağlanmıştır. İslâm hukukçularından bir kısmı, Hz. Peygamber’in uygulamalarına dayanarak, sahibi bilinmeyen buluntu malların ve bir de mirasçısı olmayan kişilere ait mirasın sarf yerleri arasında, kimsesiz yoksulları ve sokağa bırakılan sahipsiz çocukları da göstermektedirler. Meselâ, Bakûm er-Rûmî’nin mirası, vefat ettiğinde mirasçısı olmadığı için fakir ve yetim olan Süheyl b. Amr el-Ensari’ye verilmiştir.

Asr-ı Saadet döneminde koruyucu aile uygulamasının birçok örnekleri ile karşılaşılmaktadır. Hz. Peygamber başta olmak üzere Müslümanlar kimsesiz yetim çocukları himaye konusunda adeta yarışmışlardır. Mesela, Es ’ad b. Zürâre vefat ederken Kebşe, Habibe ve Fâria adlı üç kızını Hz. Peygamber’e bıraktığını vasiyet etmiştir. Hz. Peygamber, bu yetim çocukları himaye etmiş ve onların evlilikleriyle de bizzat ilgilenmiştir. Hz. Peygamber, bir engelli (kekeme) olan ve babası Uhud savaşında şehit düşünce yetim duruma gelen Bişr b. Akrabe’ye himaye teklif etmiştir. Hz. Peygamber’i her konuda örnek alan sahabeler, kimsesiz çocukların himayesi konusunda da aynı tavrı göstermişlerdir. Hz. Âişe, Hz. Ömer ve Abdullah b. Ömer’in de himayelerinde yetimler vardı ve onlar bu yetimlere mallarının zekâtını vermekteydiler. Abdullah b. Mesut’un eşi Zeynep’in himayesinde yetim çocukları vardı. Bu hanım sahâbî zekâtını Hz. Peygamber’in onayıyla onlara veriyordu. Hz. peygamber yetimleri Yahudi veya Müslüman çocuğu olarak ayrımda bulunmamıştır. Ka’b b. Süleym el-Kurazî ve Rıfâa b. el- Kurazî, Benî Kurayza olayında çocuk oldukları için idamdan kurtulmuşlardı. Bu iki çocuk muhtemelen ashaptan birilerinin himayesinde yaşamış olma olasılığı yüksektir. Çünkü aynı durumda olan Abdurrahman b. Zebir el-Kurazî’nin büyütülüp yetiştirilmek üzere bir sahabenin himayesine verilmesi buna örnek teşkil etmektedir. Hz. Peygamber’in Salih ismini taktığı Sahabenin evinde yetimler bulunmaktaydı ve Salih kızını bu yetimlerden biriyle evlendirmişti. Mescidi-i Nebevînin arsasının sahibi olan iki yetim kardeş Muâz b. Afra’nın himayesinde idiler. Hz. Ali, himayesinde yetim olarak bulunan Ebû Rafi’nin çocuklarının mallarının zekâtını veriyordu. Ashaptan İbnu’d-Dahdâh evinde yetim bulunduruyor ve himaye ediyordu. Abdullah b. Ebî Huzeyfe, Hz. Osman’ın evinde büyümüş bir yetim olup evde bulunan diğer yetimleri yöneten birisi idi.  Enes b. Mâlik’in anneannesi Müleyke evinde bir yetimi himaye etmekteydi. Hz. Hanzala’nin himayesinde de yetim bulunuyordu. Saîd b. el-As, Hz. Ömer’in evinde ve himayesinde büyümüştür. Hz. Peygamber, Uhud savaşında şehit olan Hz. Hamza’nın kızının himayesini, teyzesi Esma bt. Umeys’e (Cafer b. Ebî Talip’in eşi) vermiştir. Bu alandaki örnekler, müstakil bir çalışmanın konusu olacak kadar fazladır.

Hz. Peygamberden sonra İslâm hukuku hidâne uygulamasına büyük önem vermiştir. Hidâne sözlükte bir şeyi yanına almak, çocuğu kucağına almak ve beslemek manasına gelmektedir. İslâm hukukunda küçüğün ve bu hükümde olan kimselerin gerektiği şekilde büyütülüp yetiştirilmesi, korunup gözetilmesi ve eğitilmesi amacıyla kadıların belli şahıslara tanıdığı hak, yetki ve sorumluluğu ifade etmektedir. Bu hak ve sorumluluğu üstlenen kimseye hâdın (hâdıne) denir. Hidâne uygulaması, ailesi parçalanmış çocukların koruma ve bakımında, günümüzde rastlayamadığımız önemli ayrıntıları barındırmaktadır. İslâm hukukunda doğumla birlikte küçükler üzerinde üç türlü velâyetin olacağı kabul edilmiştir. Bunlar; doğrudan doğruya küçüğün şahsına bağlı hakların kullanımıyla ilgili velâyet, küçüğün mallarının koruma ve idaresine yönelik velâyet, üçüncüsü de küçüğün bedenen ve ruhen sağlıklı bir şekilde yetiştirilmesini, gözetilip eğitilmesini konu alan velâyet olup bu sonuncusu İslâm hukukunda hidâne terimiyle ifade edilmektedir. Bu sebeple İslâm hukukunda velâyet; küçüğün bakım, gözetim ve terbiyesini de kapsayan daha üst bir kavramdır ve velâyetin bir türü olan kişi üzerindeki velâyet ile hidâne arasında yakın bir bağ vardır.3

Osmanlı İslâm Devletinde Yetim Çalışmaları

Osmanlı döneminde yetim gençlerin eğitim ve öğretimi, meslek sahibi olmaları, her türlü bakım ve ihtiyaçları vakıflar tarafından karşılanmaktaydı. Hatta şer’iyye sicilleri içerisinde müstakil yetim sicilleri tutulmuştur. Bu sicilleri incelediğimizde onlara vasi tayin edildiği, bakım ve nafakalarının sağlandığı, mallarının muhafazası, işletilmesi ve kontrolünün devlet eliyle yazıldığı görülmektedir.

Tanzimat sonrasında ise 1851 yılında Emvali-i Eytam Nezareti’nin kuruluşuyla başlayan ve taşrada eytam müdürlüklerinin tesisiyle devam eden süreç sonunda, 1874 yılında Şeyhülİslâmlık bünyesinde Meclis-i İdare-i Emvali-i Eytam kurulmuştur. Bu meclisin, yetimlerin mallarını muhafaza etmek, tereke yazımında haklarını korumak, rüştüne erenlerin mallarını kendilerine teslim etmek ve taşradaki eytam sandıklarını denetlemek gibi görevleri bulunmaktaydı. Yetimlerin haklarını koruma hususunda devlet titizlik gösterdiği gibi onların eğitimleri ile de ilgilenmiş hatta bu durum devletin en temel meselelerinden biri haline gelmiştir. Osmanlı Devleti’nde çocukların ve gençlerin bedeni, ruhi ve ahlâkî yönden gelişmesi ve olgunlaşması için birçok işletme kurulmuştur. Gençlerin sıbyan mektebiyle başlayan ilim yolculuğu, rüştiyeler ve dârulmuallimin ile devam etmiştir. Gençlerin öncelikli olarak muhafazası, ikinci aşamada meslek edinmeleri için vakıflar ve dernekler tesis edilmiştir.

Yetim ve öksüz çocuklara, sevgi dolu bir ortam hazırlamak, eğitimiyle ilgilenmek, güzel ahlâk ve davranışlar kazandırmak toplumun maddî-manevî sorumlulukları arasındadır. Yetim ve kimsesizler için birçoğu devlet desteğiyle açılan bu kurumlarda, çocukların ve gençlerin emniyet, güvenme, dayanma, korunma, sığınma, kabul görme, sayılma ve sevilme gibi temel duygusal ihtiyaçları büyük oranda karşılanmıştır

30 Mart 1864 tarihinde Daire-i Askeriye Ruznamecisi Yusuf Paşa’nın teşviki ile Vidinli Tevfik Paşa ve Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın da desteğiyle yetim ve Müslüman fakir çocuklara ücretsiz eğitim vermek amacıyla Beyazıt’ta Simkeşhâne-i Âmire’de Valide Emetullah Mektebi’nde Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslâmiye adıyla bir cemiyet kurulmuştur.

Mekân olarak Sultan Selim ile Fatih Camii arasında bir tepe tercih edilmiştir. Dönemin padişahı Sultan Abdülaziz’in 210.000 kuruş yardımıyla arsası satın alınan Dârüşşafaka’nın 16 Ağustos 1868 tarihinde inşasına başlanmıştır. Mektep, 28 Haziran 1873 tarihinde eğitime başlamış ve cemiyetin kurduğu bu okullar ilk halk okulu şeklinde tanımlanmıştır.

 Dârüşşafaka, ilk kez kendi öğrencileri için kitap yazdıran ve birçok eseri de tercüme ettiren bir okul olarak tarihe geçmiştir. Yusuf Ziya Bey’in “Hesap” isimli eseri döneminde en çok okutulan matematik kitabı olmuştur. Dârüşşafaka’nın iletişim ve teknoloji alanında da rol üslenmiştir. Bu okuldan mezun olanların çoğu Telgraf ve Posta Nezareti’nde görev almıştır. Hatta Birinci Dünya Savaşı süresince hükümetin işten çıkardığı yabancı memurların yerine Dârüşşafaka mezunları istihdam edilmiştir.

  1. Abdülhamid, Osmanlı-Rus savaşlarından sonra İstanbul ve Anadolu’da hasta, sakat ve kimsesizleri bir çatı altında toplamak istemiştir. Bunun için yetim, bîkes, dilenci, sokağa terk edilmiş ve aile ortamından yoksun gençlere kucak açarak onların barınacağı uygun ev ortamı oluşturmuştur. Onlar için tesis ettiği kurumlara dâr/ev anlamında Dârüşşafaka, Darüleytam ve Darülaceze isimlerini vermiştir.

Darülaceze’ye hasta, yaşlı, çalışıp kazanç sağlayamayacak bakıma muhtaç, aciz kimseler ve kimsesiz çocuklar alınmaktaydı. Bulaşıcı hastalığı olanlar ise tedavi edildikten sonra kabul edilebiliyordu. Bakıma muhtaç zengin kişiler ise servetini Darülaceze’ye hibe etmesi şartıyla kuruma kabul edilebiliyor ve ölünceye kadar da burada kalabiliyorlardı. Darülaceze’deki dul kadın ve yetişkin kızlardan müsait olanlar, hizmetçi arayanlara; yetimhanedeki çocuklar ise evlatlık isteyenlere talimatnamedeki şartlara uygun şekilde verilebiliyordu. Darülaceze’deki bakıma muhtaç çocukların akrabaları çocuğun velayetini almak istediğinde geçimini sağlayacağını taahhüt ettiği takdirde çocuğun teslimi yapılmaktaydı.

Yetimhane veya yetimler yurdu anlamına gelen Darüleytamlar, Osmanlı Devleti’nde I. Dünya Savaşından sonra şehit çocukları veya hastalıktan vefat eden asker çocuklarının himayesi ve eğitimi için 25 Kasım 1914 tarihinde Maarif Nâzırı Ahmet Şükrü Bey’in teklifiyle kurulmuştur. Kurulduğu sırada hükümetin veya Maarif Nezareti’nin bir işi olarak görülmediğinden kurumun idaresi İttihat ve Terakki Fırkasına bağlı Darüleytam Genel Müdürlüğü’ne verilmiştir. Müslüman yetim çocukları gayrimüslimlerin misyonerlik faaliyetlerinden korumak, onların din ve mezheplerini muhafaza etmelerini sağlamak gibi temel hedefleri olan bu müessese, savaşın uzaması sebebiyle 2 Nisan 1917 tarihinde devletin idaresine geçmiştir.

Darüleytam binalarının yapılacağı arsaların masrafları Hazine’den karşılanmıştır.

Savaşların ağır bilançoları sonucunda hazinenin para sıkıntısı çekmesi sebebiyle Darüleytamların gelirleri düşmüş ve giderek sayıları azalmıştır. Çocuklar yakın veya uzak akrabalarının yanlarına yerleştirilirken bazı kız çocukları da ailelere evlatlık olarak verilmiş, erkekleri ise esnaflara çırak olarak gönderilmiştir. İstanbul’da toplanan yetim çocuklarının tasfiyesinden sonra kalanları Şehir Yatılı Mektebi’ne devredilmiş ve bu mektebin de kapatılmasından sonra Darüleytamlar tamamen kaldırılmıştır. 4 

1. Tirmizî, Birr, 14/1917.

2. Abdümirrezzâk San’ânî, Musannef, V, 478-479.

3. TDV, İSAM c. 17; s. 467.

4. Din ve Hayat, İstanbul Müftülüğü Dergisi, s. 25.