Değerli Okuyucu!

Yüce Allah’ın verdiği izin ve imkân dâhilinde, Ocak 2015’ten başlamak üzere her ay bu köşede bir İslam coğrafyasına konuk olacağız. Tek bir ümmetin evlatları, ortak bir mesajın muhatapları olarak, bizi bütün kılan coğrafyalardan birinin sesine kulak vereceğiz. Suni sınırlara hapsedilmiş vahdetin diriliş muştularını paylaşacağız. Her bir Müslüman beldenin, tarihsel hafızası, inanç ve değerleri üzerinde oynanan kirli oyunlara değinecek ve her bir beldeden yükselen direniş ve diriliş mücadelesine katılacağız.

Ancak, her ay bir İslam beldesine konuk olmadan önce, bu köşenin, muhatabını hangi amaçla bu beldeleri tanımaya, anlamaya çağırdığına bakmak ve bu beldelerin nasıl bir zihniyetin tahakkümü ile karşı karşıya olduğunu anlamak gerekiyor.

İçinde yaşadığımız dünya, 15. yüzyıldan itibaren aklın putlaştırılmasıyla başlayan yepyeni bir sürece tanıklık ediyordu. Diğer milletlerle ilişki biçiminde sömürgeciliğin, ekonomik yapılanmada liberal-kapitalizmin, doğaya ihanet edip üzerinde haksız bir hâkimiyet kurmada bilim ve teknolojinin, politik alanda ulus devletin, sosyal politik yaşamda da liberal demokrasi, insan hakları! ve serbest piyasa ekonomisinin (1) tüm kurumlarıyla yerleştiği bu süreç, tüm toplumsal yapıları parçalayıp onları istikrarsızlığa sürüklüyor, sonra da kendi değer sistemi ve yöntemlerine göre yeniden organize ediyordu. Askeri, finansal ve kültürel tüm imkânların emperyal niyetlerle seferber edildiği bu süreçte Müslümanlara ise sadece iki seçenek sunuluyordu. Ya onları Müslüman kılan akidelerini, Kur’an ve Sünnetten güç alan değerlerini, tüm dünyaya ışık saçacak ahlaklarını kısacası dinlerini terk edip küresel sisteme adapte olacak ya da yok olacaklardı. (2) Yeryüzünde, neredeyse tüm Müslüman coğrafyalar bilfiil ve bilkuvve işgal ediliyor; bu işgal, bazen ölüm kusan savaş makinelerinin kıtalar aşan zulmü bazen de bu zulme eşlik eden ve ulaştığı her yerde inançları ve değerleri izafileştiren yıkıcı bir kültür emperyalizmi şeklinde tecelli ediyordu.

Dünya Müslümanlarının % 62’ sinin yaşadığı (3) Asya kıtasında neredeyse bütün İslam ülkeleri yıllarca İngiltere, Fransa, Hollanda, ABD ve Rusya’nın işgalci güçleri tarafından baskı ve zulme maruz kaldı. Bugün halen başta Afganistan olmak üzere, Pakistan, Keşmir, Doğu Türkistan, Patani, Arakan, Burma, Nepal, Filipinler gibi pek çok ülke, hem bölge müstekbirlerinin zulmü hem de uluslararası şer odaklarının sinsi hesapları ve kan kusan politikaları altında inim inim inlemektedir. Tayland’a bağlı bir özerk bölge olan Patani 200 yıldır hem Tayland hükümeti hem de bölge Hinduları ve Siyamlar tarafından baskı ve şiddete maruz kalmakta ve asimilasyon politikalarının hedefi olmaktadır. Myanmar nüfusunun %15’ ini oluşturan Müslümanlar yıllardır tüm hak ve özgürlükleri ellerinden alınmış bir vaziyette köle hayatı yaşamakta ve acımasızca şehid edilmektedir. Keşmir ve Doğu Türkistan; Hint ve Çin mezalimiyle karşı karşıyadır.

Diğer taraftan yoksulluğun ve kuraklığın hâkim olduğu Afrika ülkeleri ise, geçmişte yıllar boyunca Fransızlar, Portekizler ve İtalyanlar başta olmak üzere pek çok ülkenin kirli politikalarına alet olup vahşice sömürüldü. Bu gün hala, Etiyopya, Mali, Somali, Cezayir, Moritanya, Sudan, Orta Afrika başta olmak üzere, kadim kıtanın pek çok ülkesi hem mezhep hem de meşrep çatışmalarının meydana getirdiği kaosun tam da göbeğinde yer almaktadır. Nüfusunun %20’ye yakını Müslüman olan Orta Afrika halkı, Fransız destekli yağmacıların hedefi haline getirilerek yerlerinden edilmektedir. Müslümanların hicretiyle birlikte İslam ile tanışan refah şehri Habeşistan (bugünkü adıyla Somali), 19. Yüzyıldaki İngiliz ve İtalyan sömürüsünden bu yana açlık, savaşlar ve salgın hastalıklarla mücadele etmektedir.

İnanç, ırk ve dil birlikteliği Orta Doğu ülkeleri ise, önce parçalara ayrılarak etkisizleştirildi, sonrasında halklar arasındaki meşrep farklılıklarının körüklenmesi ile birbirine düşürüldü. (4) Bu kadim coğrafyanın ülkeleri, yöneticilerin ifsad edilmesi ve ardından ahlak ve değerlerin akamete uğratılmasıyla felç edildi. Bu da yetmedi, demokrasi ve özgürlük mermileriyle bölge adeta bir kan gölüne döndü. İslam’ın bağrından yeşerdiği topraklar zulüm ve ifsadın merkezi haline geldi.
Peki, başta Batılı ülkeler olmak üzere tüm müstekbirlerin bu kirli savaşı pervasızca ve dur durak bilmeksizin sürdürmesi nasıl açıklanabilirdi?

Hangi sebep ülkelerinde müreffeh bir hayat yaşayan insanları dünyanın bir diğer ucundaki Müslümanlara karşı gözü dönmüş bir leş kargasına, bir savaş makinesine dönüştürebilirdi. Ve yine hangi sebep, çoluk-çocuk, genç yaşlı, kadın-erkek demeden tevhid akidesini düstur edinen bir tane bile Müslümanın kalmaması için seferber olmaya iterdi bu insanları?

Tek sebep; Küre çapında hükümferma olan beşeri ideolojilerin ve nefislerin putlaştırıldığı küresel sistemin çarklarına çomak sokacak, adaletin kılıcını zalimin ensesinden bir an olsun indirmeyecek bir gücün, İslam’dan başka bir gücün olmamasıydı. Çünkü sadece İslam, insanları kula kulluktan, bir olan Allah’a kulluğa çağırıyordu. Öyleyse tüm Müslüman coğrafyalar sürekli kaos içerisinde olmalı, istikrarsızlığın kaygan zemininde sürekli debelenmeli, bir an olsun başlarını kaldırıp tüm dünyada kurulmuş zulüm ve şirk çarklarına seslerini dahi çıkarmamalıydı. Dün Habeşli bir kölenin ağzından çıkan ‘Ehad’, ‘Ehad’ sözlerine nasıl tahammül dahi edilmiyorsa, bu gün de Tevhid akidesinden neşet eden en ufak bir uygulamaya dahi tahammül edilemezdi.
Ancak bu coğrafyalar kirli planların, sinsi tuzakların bir bir boşa çıkarıldığı mücadele fidanlarını da yeşertiyordu bağrında. Dünyanın dört bir yanında tevhid akidesini zırhlar gibi kuşanmış gençler, çocuklar, yetişkinler; “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli gönder, bize Katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (5) ayeti kerimesine kulak veriyordu.

Bu doğrultuda, bu köşe, isimleri medya aracılığıyla sıklıkla duyulan ancak kendileri hakkında sahip olunan bilgilerin kulak dolgunluğundan öteye gitmediği İslam beldeleri hakkında ümmet bilincinin gerektirdiği bilgilenmeyi sağlamayı hedeflemektedir. “Müminler birbirini sevmede ve korumada ve birbirine acımada bir vücudun azaları gibidirler. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olsa diğer organları da bu yüzden ateşlenir, uykusuz kalır.” (6) İlkesi gereği ümmete kulak kesilmeye çağırmaktadır. Bireyselliğin, bencilliğin, duyarsızlığın dünyasında vahdete, birlikteliğe, ümmet bilincine, kardeşlerimizin dertleriyle dertlenmeye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Bir sonraki sayımızda Patani Müslümanlarını inceleyeceğiz.
——————————

Dipnotlar ve Kaynakça

1. Prof. Dr. Mustafa Aydın’ın, Modernite olgusuna Müslümanca bir bakışın imkânı üzerine mülahazalarından oluşan ‘Moderniteye Dışarıdan Bakmak’ adlı kitabında burada ifade edilen modern kurumlar özlüce incelenmekte ve özenle işlenmektedir. Bkz. Prof. Dr. Mustafa Aydın, Moderniteye Dışarıdan Bakmak, Açılım Yayınları, İstanbul, 2009.
2. Bkz: Abdurrahman Arslan, Modern Dünyada Müslümanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012; Abdurrahman Arslan, Sabra Davet Eden Hakikat, Pınar Yayınları, İstanbul, 2012
3. “ABD’deki Pew Araştırma Merkezi’nin Din ve Kamu Yaşamı Forumu, “2010 Dünyanın En Önemli Dini Gruplarının Büyüklüğü ve Coğrafi Dağılımı” adlı raporunu yayımladı. Rapora göre, Asya-Pasifik bölgesi, Müslüman nüfusun yüzde 62’sine de ev sahipliği yapıyor. Müslümanların yüzde 20’si Ortadoğu ve Kuzey Amerika’da, yüzde 16’sı ise Sahra-altı Afrika bölgesinde yaşıyor. Avrupa’daki Müslüman nüfusu ise sadece yüzde 2.” Detaylı Bilgi için Bkz: http://www.yenisafak.com.tr/aktuel/iste-69-milyarlik-dunyanin-din-nufusu-436757
4. Arap Ülkelerinin Modern dönemlerdeki panaroması için Bkz: Cleveland, W. L., Modern Ortadoğu Tarihi, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2008
5. Nisa Suresi 75. Ayet
6. Buharî, Edeb, 8/12; Müslim, Birr ve Sıla, 4/1999,66.