Geçen ay İran’da ‘işsizlik, yüksek enflasyon ve yolsuzluk gibi ekonomik sebepler’ bahane gösterilerek başlayan protestolar kısa sürede yönetim karşıtı gösterilere dönüşmüş hatta ‘Ruhani’ye ölüm’ ‘Hamaney senin zamanın doldu’ gibi sloganlar havalarda uçuşmuştu.

Bu olaylara ilk resmi tepki Cumhurbaşkanı Ruhani ’den geldi.  Ruhani, “halkın gösteri ve protesto yapma hakkının olduğunu” söyleyerek olayları yumuşatmaya çalıştı. Fakat gösteriler daha da şiddetlenip kamu kurum ve kuruluşlarına yönelince, dini lider Hamaney’in çağrısı üzerine rejim bağlısı halk ve milis güçler karşı yürüyüşler düzenlemek üzere sokağa indi. Akabinde devlet güçlerinin müdahalesiyle yirminin üzerinde insanın ölümü ve yüzlerce tutuklamaların ardından resmi makamlarca, ‘kargaşanın sona erdirildiği’ açıklaması yapıldı.

Bu protestoların ilk günlerinde akıllarda kalan sloganların bir kısmı da ‘İran devletinin Suriye politikalarına’ yönelikti. Halk, İran’ın bölgedeki vekalet savaşlarında harcadığı maddi kaynakları eleştiriyor ve kamu kaynaklarının Suriye’de, Yemen’de, Irak’ta değil ülke içerisinde harcanmasını istiyordu.

Acaba bu durum sadece sokağa çıkan ve ‘Vandal’ diye tabir edilen halkın eleştirisi miydi? Yoksa ‘İran devletinin Suriye politikalarına’ yönelik eleştiriler bazı devlet adamlarının, bürokratların ve siyasilerin de dile getirdiği eleştiriler miydi? Suriye konusunda üst kademe yetkililerinin birbirleri aleyhindeki eleştirileri, aslında İran devletinin Sünni Müslümanlara yönelik başta Suriye olmak üzere tüm İslâm coğrafyasın da yürüttüğü sinsi ve mezhepçi politikalarının bir itirafı diye de okunabilir. Geçmişte üst düzey yöneticilik yapmış ve halen yapmakta olan zevatların karşılıklı açıklamalarına şöyle bir bakalım:

Kasım Süleymani

İran Devrim Muhafızlarının dış operasyonlardan sorumlu Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani 19 Ağustos 2017’de “Dünya Mescit Günü” programında yaptığı konuşmada: İçerde ve dışarıda bazı dostlar Irak ve Suriye’ye müdahale etmemize karşı çıktılar. Hatta yüksek mevkide biri; “yani Suriye’ye girelim ve diktatörümü koruyalım?” diye sorunca, devrim lideri Ali Hamaney; “Bizim için öncelik maslahattır kim diktatör kim değil mühim değil diye cevapladı” ifadesini kullanmıştır. 

Kasım Süleymani’nin İşaret Ettiği ‘Yüksek Mevkideki’ Şahıs Kim?

Kasım Süleymani’nin; Beşar Esad için diktatör ifadesini kullanan “yüksek mevkide biri” sözleri ocak ayında vefat eden Ayetullah Rafsancani’yi akla getirdi. Zira İran dünyanın birçok yerinden Şii milisleri henüz Esad rejimine desteğe göndermeden evvel Rafsancani’nin yaptığı konuşma bu minvalde idi: “Allah Suriye halkına merhamet etsin, her lahza füze ve bomba sesine hazırlar. Suriye halkı son iki yılda çok eziyet gördü. 100 binden ziyade insan öldü, dâhil ve hariçte 8 milyon mülteci var. Zindanlarda yer kalmadığı için spor salonları hapishane olarak kullanılıyor. Halk kendi devleti tarafından kimyasal bombaya maruz kalırken diğer taraftan Amerika müdahalesi de yakın. “

Başkent Tahran’ın Eski Belediye Başkanı Yargılanıyor

Tahran eski Belediye Başkanı Gulam Hüseyin Kerbasçi, Mayıs ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Hasan Ruhani’ye destek için İsfahan’da bulunurken yaptığı konuşmada: “Gönlümüz ister ki Suriye, Lübnan ve Yemen’de barış olsun. Mazlumlar desteklensin, Şia’lar güçlensin. Ama bu iş sadece para verip, silah alıp, öldürüp, vurmakla olacak bir iş midir?” ifadelerini kullanmıştır. Müzakere ve diplomasi ile çözümün gerçekleşeceğini ifade eden Kerbasçi, bu sözlerinden ötürü ‘Kutsal mekân koruyucularına’ hakaret ettiği gerekçesiyle yargılanması devam etmektedir. (Kutsal mekân koruyucuları; Irak ve Suriye’deki ehl-i beyt türbelerini korumak iddiasıyla İran’ın organize ettiği Şii milis birimidir)

İçişleri Eski Bakan Yardımcısı Taczade’nin Sözleri

Hatemi dönemi İçişleri Bakan Yardımcılığı görevinde bulunan, 2009 seçimlerinden sonra Devrim Rehberi Ali Hamaney’e hakaret ettiği gerekçesiyle 7 yıl hapis yatan Mustafa Taczade’nin ‘Ruberu’ isimli dergiye verdiği röportajda şu ifadeleri kullandı: “Her gün daha fazla Suriye’deki bataklığa sürükleniyoruz. Adeta Rus ordusunun piyade erleri gibiyiz. Diyalog seçeneği yerine dünyanın dört bir yanından Şii milisleri Suriye’ye topladık. En büyük çelişkimiz şu ki Kaddafi aleyhine yapılanları “devrim”, Esad aleyhine yapılanları “fitne” diye okuduk. Hâlbuki ikisinin tek farkı “birinin Alevi diğerinin Sünni oluşuydu.” Sadece bu hal dahi İran’ın tarafgirliğine delildir. Eğer Suriye’de olmazsak Huzistan ve Kirmanşah’ta DAEŞ ile savaşırdık görüşü de sağlam temellere dayanmıyor. Zira henüz ortada DAEŞ yokken, Suriye halkı sade bir şekilde hak talebinde bulunurken Esed’e destek verdik.” 

Öğrencilerden Meydan Okuma 

Devrim Muhafızları üyesi Hasan Abbasi’nin Tebriz Üniversitesi’nde katıldığı panelde bir öğrenci söz alarak Abbasi’ye hitaben: “Sizin teorileriniz diktatör ve kan dökücü Beşar Esad’i desteklemektir. Milletin milli ve mezhebi hislerini okşayıp İdlip ve Humus’ta mevcut olmayan türbeleri müdafa etmektir. Türbeler nerede? Teori ve söylemleriniz İslâm, insaf ve hukuk dışı katliamları savunmaktır, milletin bütçesini Lübnan Hizbullah’ı için sarf etmektir” cümlesini kullanmıştır.

Kasım Süleymani’nin memleketi Kirman’da bir üniversitede ‘Öğrenci Günü’ dolayısıyla tertiplenen, İran meclis başkanı yardımcısı Ali Mutahhari’nin katıldığı programda söz alan bir öğrenci Mutahhari’ye hitaben: “Tarih en adaletli mahkemedir ve korkarım ki bizler mahkûm olacağız. Acaba biz hakkın tarafı mıyız? Beş yüz bin insan öldü. Suriye viran oldu ve nesiller tükendi. Biz kimin tarafında duruyoruz? Maalesef muhalifte hiçbir görüş ifade etmiyor. Ali Mutahhari bile fikir beyan etmiyor. Kimseden bir şey beklemiyoruz ama milletin sesi olarak sizden beklentimiz var. Biz Suriye’deki çocukların gözyaşları ile beraber mahkûm olacağız” diye itirazda bulunmuştur.

İran Dışişleri Bakanı Zarif’e Mektup

Tahran Üniversitesi’nde akademisyen, siyaset bilimci Sadık Zibakelam’ın okul girişinde yere serilen İsrail ve Amerika bayraklarına basmadığı için kendisine gelen eleştirilere hitaben, “Eğer son birkaç yılda Suriye’de -bilhassa Yermuk’de – Esad rejimi tarafından öldürülen Filistinli sayısı hesaplansa korkunç rakamlar ortaya çıkacaktır. İsrail’in son 60 yılda bu kadar Filistinli öldürdüğüne inanmıyorum. Eğer yaptığı zulüm ve cinayetler yüzünden bir ülkenin bayrağı çiğnenecekse sadece İsrail değil birçok ülke bayrağı yere serilmelidir. Amerika’dan İngiltere’ye Suriye’den Rusya’ya hatta İran’a dek” cevabını vermiştir.

Hükümet Suriye’de ne yaparsa yapsın tasdik etmeye mecbur bırakılmaktan da şikâyet eden Zibakelam, İran Dışişleri Bakanı Cevat Zarif’e yazdığı mektupta: “Arap baharı başladığında gelişmeleri “İslâmi uyanış” diye okuyan sizler neden Suriye’deki halk hareketlerini “Siyonist fitne” diye tefsir ettiniz? Suriye’deki Esad’ın Hüsnü Mübarek, Saddam Hüseyin, Kaddafi ve diğerlerinden ne farkı vardı? Neden gözlerimizi Suriye’deki rejimin gerçeklerine kapatıyoruz? Eğer Beşar Esad reform ve diyalog yerine halkla kurşun diliyle konuşmasa DAEŞ türü örgütler türer miydi? Milli menfaatlerimiz ve Arap âleminde muhabbet, itibar ve hürmeti kaybetmemek için gayret sarf edeceğinize inanıyorum” ifadelerini kullanmıştır.

Lübnan Hizbullah’ının İlk Genel Sekreteri Olan Şii alim Şeyh Subhi Tufeyli’nin Sözleri

İran devletinin politikalarını ağır şekilde eleştiren Tufeyli Suriye rejiminin er ya da geç devrileceğini, mezhep bağnazlığıyla olaya yaklaşan ve kardeşlerini katleden İran ve Hizbullah’ın bu gidişatı asla değiştiremeyeceğini vurguladı. İran’ın, Irak ve Afganistan’daki Şii yapılanmaları da kullanarak ikiyüzlülük yaptıklarını söyleyen Tufeyli, İran’ın Irak’taki rolünün de utanç verici olduğunu vurguladı.

Şeyh Subhi Tufeyli sözlerine şöyle devam etti; “Bize göre İran dış siyaseti, Farisi öğelerin ağırlık taşıdığı bir siyaset olup İslâm siyasetini yansıtmamaktadır. İran, İran’la ilgilidir. İran dışında ki Şiilerin dahi maslahatlarına özen göstermemektedir. Bir örnek vermemiz gerekirse, doksanlı yıllarda Sovyetler dağıldıktan sonra Azerbaycan ve Ermenistan arasında Karabağ sorunu yaşandı. Bildiğiniz üzere orada yoğun bir Azeri Şii nüfus var. İran, tarihte o bölgenin kendilerine ait olduğunu Ruslar tarafından ele geçirildiği tezini işlemekteydi. Karadağ meselesinde Azerbaycan’ın tarafını tutmasını beklerken, Ermenistan tarafını tuttuğunu gördük. O dönem İran dışişleri bakanına “Ne yapıyorsunuz” diye sordum. Dışişleri Bakanı bana ‘Bazı siyasi meselelerden, birtakım dengelerden bahsetti. Meseleye yeni kurulmuş bağımsız ülkeler üzerinde kuracakları etki üzerinden, Türkiye ile bölgedeki çekişmelerinden bahsetti. Bir İslâm devleti olarak ne Kur’an’dan ne de ümmetin maslahatından söz etmiyordu. Benim için o olay çok önemliydi. Düşündüm ki kendi toprağı olarak gördüğü bir bölgede kendi halkına karşı böylesi bir tutum sergiliyorsa, kendi halkını eğer siyasi dengeler için satıyorsa, Lübnan’daki kendi halkından olmayan insanlara karşı nasıl bir tutum sergilemesini bekleyebiliriz?”

İran hepinizin bildiği üzere 1979 devriminden itibaren Lübnan’daki ve Filistin’deki tüm direniş örgütlerini fiili olarak desteklemiştir. Bölgedeki direniş örgütlerine silah ve para yardımı yapmıştır. Hala bu yardımlarını sürdürmektedir. Takdir edersiniz ki bu tür örgüt desteklerinde ülkeler destekledikleri örgütlerin politikasında söz sahibi olmak ister. İran bölgede İsrail karşıtı örgütleri desteklerken bazen bu örgütlerin iç meselelerine fazlasıyla müdahaleci davranmaktadır. Bu nedenlerden ötürü Hizbullah içinde aktif rol aldığımız dönemlerde aramızda ciddi ihtilaflar doğmaktaydı. Örnek vermemiz gerekirse İran bizden İsrail karşıtı bazı askeri operasyonları gerçekleştirmemizi istiyordu. Bu operasyonların amacı İran’ın dış politikasıyla ilgiliydi. İran Lübnan’da tamamen kendisine bağımlı, adeta siyasi bir dükkân açmayı düşünüyordu. Hizbullah ve Emel Hareketi arasında yaşanan çatışmaların sorumlusu da İran yönetimidir.

Buna benzer nedenlerden ötürü İran yönetimiyle aramız açılmış oldu. Sonuç olarak İran devleti Hizbullah’ın yönetimine, İran devletinin politikalarına hiçbir konuda aykırı düşmeyecek yöneticileri getirmeyi başarmıştır. Bu şekilde Hizbullah, İran’ın siyasi dehlizlerinde gezinir olmuştur.

Hizbullah 1996’da İsrail ile ‘’Nisan antlaşması’’ imzalamış ve sonrasında Hizbullah bölgede 2000’li yıllardan itibaren 2005 yılına kadar, kendi sınırını koruma kaygısıyla direnişte durağanlaşma dönemine girmiştir. Günümüzde İran desteğiyle ayakta duran Hizbullah; 2005 yılından itibaren Lübnan’daki iç siyasetin içine fazlasıyla gömülmüş, Şii Sünni tartışmalarına girerek Kudüs’ün özgürlüğü hayalinden fazlasıyla uzaklaşmıştır.

“Hizbullah Siyonist rejime sahte düşmanlık yapıyor. Yaptığı anlaşmalarla aslında Siyonist varlığı tanıyor ve sınırlarına açıkça saygı duyuyor. Hizbullah, İsrail’in güvenliğini sağlayan bir Siyonist bekçisine dönüşmüştür.” Bize göre İran dış siyaseti, Farisi öğelerin ağırlık taşıdığı bir siyaset olup İslâm siyasetini yansıtmamaktadır.

İran İslâm İnkılabı, Faşist ve Mezhepçi Bir Rejime Evrilmiştir

1979 yılında dini lider Humeyni önderliğinde gerçekleştirilen halk kıyamı neticesinde Amerika ve Batı yanlısı Şah Rıza Pehlevi devrilmiş ve bu kıyamın adı; “İran İslâm İnkılabı” olarak tarihe geçmişti. Bu tarihi olay sadece Şii dünyasında değil Sünni dünyada da sevinçle karşılanmıştı. Hatta yeni ‘İran İslâm(!) Cumhuriyetine’ yapılan her saldırı Sünni halklar tarafından tepkiyle karşılanmış, meydanlarda protesto edilmişti.

Irak ve İran arasında sekiz yıl süren savaşta Irak devletinin başında Saddam Hüseyin gibi Sünni bir lider ve kadro var olmasına rağmen dünya üzerindeki birçok Sünni halkların kalbi ve duaları Şii İran İslâm(!) Cumhuriyetinin yanında olmuştur. Çünkü Sünni İslâm dünyası; başta Amerika olmak üzere Siyonistlerin bu savaşın henüz yeni kurulmuş “İran İslâm İnkılabı”nı boğmak için çıkarıldığına inanıyordu. 

Sünni dünyanın “İran İslâm(!) Devrimini” yüreğine doya doya bastırıp sahiplenmesinin asıl sebebi; Hristiyan haçlılar ve Siyonist Yahudiler tarafından ezilmiş, hırpalanmış, hakaret ve aşağılanmaya uğramış, zayıf düşürülmüş, aciz bırakılmış İslâm dünyasının; mazlum Müslümanları kanatları altına alacak, zalimlerden hesap soracak ve Ümmeti eski izzetli günlerine kavuşturacak hakiki anlamda bir “İslâm devletine” olan özlem, hasret ve arzularının bir neticesiydi. 

Sünni dünyanın kalbindeki bu saf ve temiz duygular, kurulacak ‘İslâm Devletinin’ mezhebinin Şii veya Sünni oluşuna bakmıyordu. Neticede İslâm devleti mezhep ayırımı yapmaksızın dünyanın tüm mazlumlarına yardım edecekti! Nede olsa ‘İslâm devleti’ denilen şey böyle bir şey olmalıydı! Bunlar o günlerde yaşanan maalesef türbe yeşili rüyalardı.

Bugün İslâm coğrafyasında yaşanan gelişmelere bakıldığında ‘İran İslâm cumhuriyetinin’ kurulmadığı bilakis emperyalist ve Siyonist güçler yardımıyla kurdurulduğu, pazarlanan devrimin Sünni dünyanın koynuna sokulan bir Truva atı olduğu, amacının uzun vadede İsrail ve Batı dünyasının güvenliğini korumak olduğu tezi/ iddiası doğru çıkmış gibidir.

Maalesef 30 yıl önce bu yorumları yapanlar haklı çıktı. Çok az sayıdaki bazı vicdanlı Şii alim ve yetkililerin ifadelerinden de anlaşılıyor ki; bugün an itibariyle İran İslâm İnkılabı, artık Faşist ve mezhepçi bir rejime evrilmiştir ve asla ümmetçi değildir.

Allah’a emanet olunuz. Esselamu aleykum.   

 

————————-

 

Kaynak

Makale:   Adem Yılmaz  “İran’da Aykırı Sesler”    Timeturk Haber Merkezi                                                                                

Röportaj: Şeyh Subhi Tufeyli                             Timetürk