Hamd, dünya hayatını bir imtihan alanı kılan ve insanı yaratıp başıboş bırakmayan Cenab-ı Allah’a,

Salat ve Selâm bilhassa kendisinin de maruz kaldığı imtihanlar karşısındaki tavizsiz ve iradeli bir duruş ortaya koyan ve imtihanların en şiddetli anlarında dahi güzel bir sabır sergileyen Peygamber efendimize,

Allahu Teâlâ’nın sonsuz lütfu, keremi ve mağfireti de imtihanların her çeşidine karşı sabredip Rabbine yönelen, çıkış ve kurtuluşu Allah’a yönelmekte arayan mümin ve muvahhid kullarının üzerine olsun.

Yaratılmışların gerçek durumunun ortaya çıkması için onların değişik şart ve ortamlarda bulunmaları, farklı hadiselerle denenmeleri gerekir. İşte İslam’da bunun karşılığı imtihandır.

İmtihan kelimesi, günlük kullanımda denemek, tecrübe etmek; kişinin başarısını veya başarısızlığını tartmak ve açığa çıkarmak için takip edilen yol ve yöntem anlamlarını içerir.

Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar ‘inandık’ deyince, fitneye uğratılmadan (denenmeden) bırakılacaklarını mı sandılar?”(Ankebut, 2)

Kur’an-ı Kerim’de bela ve fitne kelimeleriyle imtihan gerçeği açıklanmaktadır. Her iki kelimeyle Müslümanlara zorlukların, kolaylıkların, hayır ve şerrin, başarı ve başarısızlıkların, darlık ve servetin, işkencelerin, açlığın vs. birer imtihan olduğu anlatılır ve şu gerçek vurgulanır: Allah’ın rızasını kazanmak ancak bu imtihanları başarıyla vermekle mümkün olur.

Özellikle ayetlerde geçen imtihan manasındaki fitne kelimesinin kuyumculuğu ilgilendiren manasıyla, altını eritip saflaştırmak anlamına geldiği görülüyor. Bu yönüyle imtihan gerçekten inanmış olanlarla yalancıları, münafıkları birbirinden ayırır.

Her şeyden önce imtihan, ferdin kendi kendisini tanıması, safını belirlemesi açısından gereklidir. Önemi de buradan kaynaklanmaktadır. Eğer imtihan olmasaydı saflar karışık olur, İslam davası gerçek temsilcilerine kavuşmazdı. Eğer bu dünyadaki imtihan olmasaydı, insanlar ahirette, kendileri için takdir edileni anlamakta güçlük çekerlerdi. İmtihanın neticesinde cennetlikler buraya neden geldiklerini, cehennemlikler oraya neden nakledildiklerini anlamış olacaklardır.

Yüce Rabbimiz daha Âdem aleyhisselam’ın yaratılması süreciyle birlikte Şeytan aleyhillane’yi ve peşinden de şeytanın kışkırtmaları neticesinde Âdem aleyhisselâm ve eşini imtihan etmiştir.

Bu imtihanlar Âdem aleyhisselam’ın yaratılmasından itibaren kıyamet gününe kadar sürecektir. Nitekim insanın bu dünya hayatındaki yaşantısı da onun hayır veya şerri tercih etmesi için Allahu Teâlâ’nın ona vermiş olduğu bir süredir ve bu kısa süre dilimi içinde her an çeşitli nimet ve musibetlerle sınanmaktadır. Gerçekten nimet ve musibetlerle dolu olan bu dünya hayatının her anı bunlarla kaplıdır. İnsan ya nimet içindedir veya bir sıkıntı ile musibetlerle boğuşmaktadır. Nimetlere sabretmek, musibetlere karşı sabretmekten çok daha zordur; çünkü nimet peşinden rahatı getirir ve insanı çoğu kez müstağni kılar. Rahat içinde yaşayan bir insan diğer insanların sıkıntılarını pek anlamaz veya anlamak istemez. Dünya hayatı onu alıp içine çeker ve bu rahatlık da yine çoğu kez onu diğer insanlara karşı müstağni kılar. Bu istiğna neticesinde insan azdığı zaman Rabbini unutmaya doğru meyleder ve kendisini varlıklı ve başkasına ihtiyaç duymaktan müstağni görmeye başlar.

“Gerçek şu ki, insan azar. Kendini kendine yeterli gördüğü için.” (Alak 6,7) İşte onun imtihanı o zaman başlar. Bu refah ve zenginlik, makam ve mevki onun için bir imtihana dönüşür. Bu nimetleri kullanırken Allah’ın razı olacağı bir şekilde kullanması hiç de kolay olmayacağından onun imtihanı musibetlere düçar olan kimsenin imtihanından daha zor olacaktır. Ama şükreden zenginin, sabreden fakirden daha üstün tutulmasının hikmeti de o zaman anlaşılır. Nimetlere sabredip şükreden ve bu nimetlerin hakkını veren kimse imtihanı kazanır, ancak nimetler içine gömülüp de bu nimetleri kendisine veren Rabbini unutan kimse ise imtihanı kaybeder ve ahirette nasipsiz kalır.

Aynı şekilde insanoğlu nimetlerle imtihan edildiği gibi sıkıntı, bela ve musibetlerle de karşı karşıya kalabilmektedir. Bu musibet ve belalara tahammül bazen kolay bazen de çok zor olabilmektedir. Musibet ve belaların getirdiği sıkıntılara dayanmak kolay olmadığından insan bazen azabilir. Ama her türlü sıkıntı ve musibetin bir imtihan olduğunu kabul eden mü’min kişi buna katlanır, tahammül eder, sabreder ve sonunda imtihanını kazanmış olarak mükâfatını Allah’tan alır. 

Bu musibetler bazen insanların zulmünden kaynaklandığı gibi Allah’ın bir sınaması şeklinde de olabilir. İnsanların zulmüne katlanmak sabrı gerektirir, bu sabır da Allah’tan sınırsız mükâfat getirir. Allah sabredenlerin mükâfatını hesapsız verir. Sıkıntılara karşı sabretmek gerçekten büyük bir fazilettir. İşte bu sabır da insanın imtihanı kazanmasını sağlar. Gerek nimetlere sabredip misliyle şükretmek ve gerekse sıkıntı ve belalara karşı sabredip Allah’tan ecrini istemek, bu dünya hayatında zor bir imtihanı kazanmak demektir. Bu da mü’minin asıl tavrı ve hedefi olmalıdır. Dünya hayatının geçiciliğini bilen her mü’min, bu imtihanları kolayca kazanma gayretinde olmalıdır.

 “Her nefis ölümü tadacaktır. Deneme (Bela) olarak size hayır ve şerri fitne olarak veririz. (Sonunda) dönüşünüz bizedir.”(Enbiya,35)

Her sıkıntı, Müslümanın yolunda bir zorluktur.  Ayet-i kerimedeki ifadesiyle bu, mü’minin “şerle imtihanı” olabilir. Her rahat ortam da bir rehavet getirebilir. Bu da mü’minin “hayırla imtihanı” diye isimlendirilebilir. Bugüne kadar Müslümanların sıkıntı anlarında Allah’a daha fazla yöneldikleri bilinmektedir. Çünkü her meşakkat tabii bir eğitim ortamı olarak, fertleri Allah’a sığınmaya sevk eder.

Yalnız bazen, kişiyi rehavetin kapladığı anlarda gelen zorluklar, şeytanın vesvesesiyle isyan duygularını kabartabilir. İşte bu noktada meşakkatin her zaman ve her ortamda bir eğitim metodu olduğunu bilmek gerekir. Öyle ki rahatlığın, bolluğun tesiriyle “dava direncini” kaybedenler, Allah’ın kendilerine bir lütfu olarak, sıkıntılara maruz kalıp, daldıkları rehavet çukurundan uyanır ve kendilerini toparlama imkânına kavuşabilirler. Önemli olan bu lütfun farkına varmaktır. Meşakkatin bir eğitim metodu olduğu, bütün peygamberlerin mücadele ortamlarında karşılaştıkları zorluklarla da açığa çıkmıştır. Gerçekten de “insanlardan imtihanı en ağır olanlar peygamberlerdir.” Başa gelen eziyetler Müslümanı asla bunaltmamalı ve yolundan alıkoymamalıdır. Eziyet karşısında çöküp davasından vazgeçerse Allah’ın azabı kendisini yakalar, o zaman kendisine bir yardımcı da bulamaz:

“İnsanların kimi var ki ‘iman ettik’ derler; (ama) Allah yolunda bir eziyete uğrayınca insanların fitnesini Allah’ın azabı gibi (görmeye) başlar.”(Ankebut, 10) Oysa “hiç kimse Allah’ın azabı (gibi) azab edemez ve hiçbir kimse Allah’ın sıkı bağladığı (gibi) bağlayamaz.”(Fecr, 25-26)

Müslümanın kişiliği; hayat kavgası ve olayların ortamında gelişip biçimlenir. Her gün biraz daha gelişir ve her olaydan sonra biraz daha bilenip olgunlaşır. Sıkıntı ve darlık hali, bir takım kazançlar da getirebilir. Örneğin direnme gücünü artırır. Onurlu bir yaşama alıştırır ve istikrara neden olur. Bu durumda insan tüm gücünü toparlayıp sıkıntıyı metanetle karşılayacaktır.

Bolluk haliyse, sinirleri gevşetir; dayanma gücünü zedeler, dikkat ve direnme mekanizmasını da zaafa uğratabilir. İşte sıkıntı aşamasını başarıyla atlattıktan sonra, bolluk ortamına giren insanların sınavda kaybetmelerinin nedeni budur. Tabi ki Allah’a her halükarda sığınan ve Allah’ın koruduğu kimseler müstesna.

Allahu Teâlâ kullarını bazen indirmiş olduğu vahiyle sınar. Onların Kur’an’a tabi olup olmayacakları böylece açığa çıkar. Onlar ya şeytan gibi emirde bir tuhaflık arar, emrin kendince tutarsızlığını ve yanlış olduğunu ispat etmeye kalkışır, ya da emre itaat edip bahtiyarlar kervanına katılırlar.

Bazen de kul makam ve mevkii ile imtihan edilir. Şeytan aleyhillane de olduğu gibi makam ve mevkii kaybetmek onu yaşadığı müddetçe yanlışlar yapmaya, hakkı batıl, batılı da hak olarak gösterme gayretine sevk edebilir. Kendisine yar olmayan hiçbir şeyin başkalarına da ait olmasını istemez. Kendisini dipsiz uçurumlara atarken dahi peşinden sürükleyebildiği kadar kişiyi de beraberinde götürme arzusunda olur. 

Kul bazen de kardeşiyle imtihan olur. Habil-Kabil örneğinde olduğu gibi bazen kardeşinin elde ettiğine karşı olan tahammülsüzlüğü kardeşliği bile unutturup ona hata yaptırır. Zararların en büyüğü olan ölüme varıncaya kadar her şeyi ona mubah gösterir. Nitekim günümüzde müslümanlar çoğunlukla hep kardeşleriyle! imtihana tabi tutulmuşlardır. Kâfirlere, Müşriklere, Yahudi ve Hristiyanlara göstermedikleri kinlerin çok daha fazlasını kendi canından, kendi kanından, kendi soyundan, kendi dininden olanlara karşı göstermişlerdir.

Kul bazen de İbrahim aleyhisselâm örneğinde olduğu gibi evladıyla imtihana tabi tutulur. En çok sevdiği ve yıllarca özlemini çektiği evladı onun için büyük bir imtihan vesilesi olabilir. Bugün çocuklarımız gözlerimizin önünde batıla doğru kayarken onları tutup bu bataklıktan kurtaramamak ve onların çırpındıkça daha çok saplandıkları bu bataklıkta boğulmalarına karşı çaresizlik içinde bakıp seyretmek bizler için çok büyük bir imtihandır. Hakka teslim edilmeyen evlatlar, batılın kucağına severek ve canı gönülden teslim edilebilmektedir. Nesillerimize gereken hassasiyeti göstermemek geleceğimize verilecek en büyük zarar demektir.

Kul bazen de Hz. Lut ve Hz. Nuh örneklerinde oldu gibi eşleri ile imtihan olabilir. Bu peygamberlerin eşleri iman üzere onlarla uyuşmamış, risaletlerini doğrulamamış ve onlara ihanet etmişlerdi. Bu özelliklere sahip olan eşler maalesef iman ehli kişiyi hak yoldan alıkoymak için her türlü yolu deneyebilir. Kaprislerle olmadı, güzelliği ve çekiciliğiyle yine olmadı her türlü imkânı kullanarak asla vazgeçmeden kişiyi bu imtihanı başarmaktan alıkoymaya çalışabilir. 

İman ehli kimseler bazen de Ashab-ı Kehf örneğinde olduğu gibi yaşadığı yerde yalnızlığa mahkûm kişiler olabilirler. Tüm toplumdan uzak kalıp dinini yaşama gayreti içinde bulunmakla imtihan edilebilirler. Halktan kopmamak için Haktan kopanlara mı yoksa Hakkı tercih edip tüm topluma karşı duranlardan taraf mı olacaklar? Kimi ve hangi tarafı tercih edecekler? İşte bu amaçla Allah’ın rahmetinin genişliği için mağaraların darlığını tercih etmekle imtihan edilebilirler.

Bazen de Ashabı Uhdud örneğinde olduğu gibi imanını muhafaza için ölümü göze almakla imtihan edilebilirler. Toplum olarak ateş çukurlarına atılmakla, yanmakla, her türlü işkence ile dinlerinden alıkonulmak istenebilirler. Hak yolda sebat edip etmeyecekleri sınansın diye her türlü fitnelere maruz kalabilirler. Üzerlerine bombalar atılarak evleri başlarına yıkılabilir. Tüm sevdikleri gözleri önünde öldürülebilir. Eziyetin her türlüsü kendisine ve sevdiklerine reva görülebilir. Ancak neticede cennete açılan kapıları mı tercih edecek yoksa arkasını dönüp tağutlara, zalimlere ve kâfirlere kul mu olacak? İşte bu maksatla da imtihan edilebilir.

Yalnız şu unutulmamalıdır ki, savaş alanı sadece yeryüzü olmadığı gibi savaş sadece dünya hayatında devam edecek de değildir. Bunların tümünün ötesinde, dünya sahasını kendisine bağlayan Ahiret hayatı vardır. O halde savaş sona ermemiş, gerçek sonucu alınmamıştır. Bu uzun vadeli savaşın yeryüzüne yansıyan bir bölümüne göre verilecek hüküm doğru bir hüküm değildir. “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sayma. Aksine onlar Rableri katında rızıklanan dirilerdir. Allah’ın keremiyle kendilerine verdiği bağışlarda sevinç içindedirler.”(A-li İmran, 169)

“O, halde bırak o inkârcıları, kendilerine vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar dalsın oynasınlar. O gün dikili putlarına doğru koştukları gibi koşarak, gözleri dehşet içinde ve her yönden zilletle kuşatılmış olarak kabirlerinden çıkarlar işte onlara vaad edilen gün, o gündür.”(Mearic-, 42-44)

Kul bazen Yusuf aleyhisselâm örneğinde olduğu gibi şehvetlerle imtihan edilebilir. Şehvet o kadar kötü bir hastalıktır ki en sâlih, en müttaki kişileri bile yoldan çıkarabilir. Allah’ın koruması olmadıkça ona sabredebilmek ve kendini bu kötü hasletten koruyabilmek mümkün değildir. Zaten kıyamet günü hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde Allahu Teâlâ’nın gölgesinde gölgelenebilme bahtiyarlığı da ancak böyle büyük bir imtihanı başarabilenler için mümkündür. İsrailoğullarının ilk fitneye düşmelerinin sebebi de bu şehvet hastalığı olmuştur. Bugün müslümanlara verilen en büyük zararlar da yine onları şehvetlerine kul edecek projeleri uygulamakla gerçekleşmektedir.

Kul bazen Eyyûb aleyhisselâm örneğinde olduğu gibi hastalıklarla imtihan edilebilir. Bu hastalığı ona çevresinde dost bırakmayabilir. Hem malı ve zenginliği hem de ehli ve sıhhati elden çıkabilir. Ancak tüm bunlara sabretmek ve Rabbine yönelip halisane şekilde dua etmek neticede rahmetle kaybettiklerini ve bunların da bir mislini tekrar elde etmeye sebep olacaktır.

“Eyyüp de hani Rabbine niyaz etmişti ki: “Başıma bir bela geldi, sana sığındım, sen merhametlilerin en merhametlisisin, demişti.” (Enbiya, 83)

“Biz de onun duasını kabul etmiş ve uğradığı sıkıntıyı kaldırmıştık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere ona hem ailesini hem de mislini vermiştik.” (Enbiya,84)

“Kim Allah’tan korkarsa, ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği bir yerden rızık verir.” (Talak, 2-3)

Kul bazen de Yunus aleyhisselâm örneğinde olduğu gibi davette sabretmekle imtihan olabilir. Yunus peygamber kavminin yalanlaması ve isyanları neticesinde ümitsizliğe düşüp öfkelenerek bulunduğu yeri terk etmişti. Neticede Allah ona öyle bir sıkıntı vermişti ki o sıkıntının yanında peygamberliğini yalanlayanların verdiği sıkıntı çok basit kalmıştı. Ancak Rabbine yönelip nefsine zulmettiğini kabul etmesi ve dua ederek Allah’a yönelmesi, içinde bulunduğu bu kötü durumdan kurtulmasına vesile olmuştu.

Bir davaya gönül veren ve onu omuzlayan insanlar, nefislerine ağır da gelse dayanarak, katlanmak, sabretmek, direnmek, azmetmek ve ilerlemek mecburiyetindedirler. Her seferinde yeniden başlayarak da olsa… Kişiler doğru yolu bulmuyor, davaya bağlanmıyor, ruhlar arınmıyor diye ümitsizliğe düşmek, öfkelenerek terk etmek yoktur.

Bir dava adamının, halkının davetine kulak asmadığı için onları terk etmesi kadar kolay bir şey yoktur. Hâlbuki önemli olan davetçinin şahsı değil, davanın kendisidir. Şu hiçbir zaman unutulmamalıdır ki dava adamı Allah’ın kudret elinin bir vasıtasıdır, kendi davasını en iyi koruyan Allah’tır. Bu nedenle her halükarda, her türlü şartlarda ve bütün ortamlarda o vazifesini yapmalı, gerisini Allah’a bırakmalıdır. Davanın sahibi ve hidayet verecek olan Allah’tır. Davetçi hiç bir zaman ve şartta kendi sorumluluk sınırlarını zorlamamalıdır.

Kul bazen de Rasûlullah aleyhisselam’ın maruz kaldığı alay ve iftiralarla karşılaşabilir. Dinini yaşadığı için alay konusu olabilir, çevresindeki insanların alaycı bakışlarıyla karşılaşabilir. Dinini yaşadığı için en aziz ve üstün olan kul dini yaşamadığı için en zelil ve aşağılık olan kişilerce rahatsız edilebilir. Kendisine her türlü saygısızlık ve aşağılayıcı tavırlar gösterilebilir. Çekemeyenlerin ve bu dini hazmedemeyen hazımsızların iftiralarıyla karşı karşıya kalabilir. Kendisine deli muamelesi yapılabilir. “Bu adam kafayı yemiş böyle bir zamanda bunlar yapılır mı? Dünyadan elini eteğini çekmiş onca nimetine bakmıyor bile, kendine yazık ediyor” şeklindeki sözlerle karşılaşabilir. Dinine sımsıkı sarılması sebebiyle aşırı, yobaz, gerici, şucu, bucu gibi iftiralarla ve ithamlarla karşılaşabilir. Fakat bu bir imtihandır. Sabretmek Ahiret mutluluğuna vesile olacaktır. Bu bilinç ile karşısındaki kişiyi hastalıklı olarak görmek ve hastalığı sebebiyle her türlü sızlanmayı ve hakareti bir doktor edasıyla karşılamak ve onların ağrıyan yerlerine çare bulmak için elinden gelen gayreti gösterme azminde olmak kula bu imtihanı başarabilme gayretini kolaylaştıracaktır. Önemli olan Rabbinin yoluna sımsıkı sarılmak ve bu yolda gereken gayreti göstermektir.

Kul bazen de Allah’ın yolundan alıkonulmak için dünyevi bir takım tekliflerle de imtihan edilebilir. Peygamber aleyhisselam’a yapılan teklifler ona da yapılabilir?

“Eğer amacın zengin olmaksa içimizdeki en zengin kişi oluncaya kadar sana mallarımızdan verelim?

Eğer derdin kadınlarsa en güzel kadınları getirip sana verelim.

Eğer amacın liderlikse seni başımıza lider olarak seçelim…”

Ve daha neler neler… Akla hayale gelmeyecek kadar güzel görünümlü! Teklifler… Kul bu tekliflerle de yolundan döndürülebilir. Ancak önemli olan bunların hangisi teklif edilirse edilsin Ahiretteki mükâfatı düşünmesi yeterli gelecektir. Allah’ın verecekleri bunların tekliflerinden çok daha fazla ve çok daha güzeldir. Önemli olan Allah’ın vaadine tabi olmaktır ve bunlar için çalışmaktır. İmtihandan başarılı bir şekilde çıkış da ancak böyle bir yolla mümkün olacaktır.

Dünya nimetlerinden, servetten yana sıkıntı içinde olmak, hatta kimi zaman nimetlerden eksilme sebebiyle açlık çekmek veya İslâm düşmanlarının ablukasıyla karşılaşıp zorlanmak, aç kalmak, susuz kalmak… İşte Müslüman, hayatının herhangi bir bölümünde bunlarla da karşılaşabilir. Ayrıca kimi zaman bu darlık ve açlık korkusu sebebiyle insan İslâm’ı yaşamak noktasında yanlış kararlar verebilir. Rızık endişesiyle, hak ve batıl arasında bir ikileme düşebilir. Şeytan, Müslümanı açlıkla, fakirlikle korkutup, onu fahşa’ya, yani türlü türlü kötülüklere sürükleyebilir, Allah yolunda infaktan vazgeçirebilir.

Bütün bunlar Müslümanın hayatındaki imtihan noktalarıdır. Bu tür durumlarla karşılaşan dava adamı, acaba Allah’tan ve Rasûlünden yana mı, yoksa başkalarından yana mı tavır koyacak? İşte bu imtihan noktaları değindiğimiz ayrımı net olarak ortaya çıkarır. Tabiidir ki Müslüman her türlü şiddete, açlık ve darlığa karşın, Allah’tan yana, Allah’ın dininden yana tavrını koymalıdır. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vaad eder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.”(Bakara, 268)

Fakirlik korkusu, fakir düşme endişesi, Müslümanı Allah’tan uzaklaştırmamalıdır. O’nun lütfundan uzak kaldıktan sonra, dünya insanın olmuş, hiçbir mana ifade etmez.

Elbette sürekli olarak Allah’a bizi dayanamayacağımız ve kaldıramayacağımız yüklerle imtihan etmemesi için dua etmeliyiz. Ama her zaman başımıza gelebilecek sıkıntılara karşı da yine O’na sığınıp, yardım istemeliyiz.

Geçmişte, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve bizzat O’nunla beraber İslâm’ı temsil eden Müslümanlar, Şib-i Ebi Talib denen bölgede korkunç bir açlık ve darlık cenderesine alındılar. Üç yıl Müslümanlar sabrettiler ve sabırlarının mükâfatı olarak da Allah’ın rızasına kavuştular. Bu tür hadiseler günümüzde de olabilir. Aynı sabrı, aynı mücadeleyi göstermemiz için Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in aramızda olması gerekmiyor. O bize nasıl dayanmamız ve mücadele etmemiz gerektiğini göstermiştir; O’nun örnekliği bize yeter.

Ne yazık ki, günümüzde bazı basit sıkıntı anlarına bile dayanamayıp, gevşeyen, mücadeleyi savsaklayan insanlar vardır. Bu endişe vericidir. Oysa yüce Allah imtihan için bir musibet vermişse onu göğüsleyecek imanı ve kuvveti de vermiştir. Yeter ki içimizdeki bu enerjiyi kullanabilelim. Bu iman enerjisini kullanmayan veya kullanmayı denemeyen insanlar imtihanı kaybederler.

İslam tarihi bu yükümlülüğü gerektiği şekilde yerine getiren kimselerle doludur. Onlar her türlü sıkıntıya karşılık gerek toplu, gerek ferdi direnişi hakkıyla ortaya koydular. Kendilerine gelip “Ya Allah ve Rasûlünden ya da malından vazgeçersin” diye tehditler yağdıran müşriklere “mal sizin olsun, bana Allah ve Rasûlü yeter” diyerek onurlu bir cevap veren o Müslümanların izinde yürüme erdemini gösterebilmeliyiz.

Her mü’minin imtihanını başarıyla verebilmesi için feda etmesi gereken ne ise onu feda etmesi lazımdır. Bu; mevki mi, şeref mi, meslek mi, para mı, ev mi, bahçe mi, araba mı, atölye mi, dükkan mı, aile mi, bilgi mi, sosyal sınıf mı, zanaat mı, elbise mi, isim-ünvan mı, hayat mı, dünya mı, gençlik ve güzellik mi? İmanını ne zayıflatıyorsa, hareketten onu ne alıkoyuyorsa, sorumluluk kabul etmekten ne çekip çeviriyorsa, çağrıyı duymaya, gerçeği itiraf etmeye ne engel oluyorsa, rahatlık için bahaneler bulmaya ne sebep oluyorsa, ne kör ve sağır ediyorsa… İşte kurban edilecek odur veya onlardır.

Rabbim bizleri imtihanlarını en güzel bir şekilde verip rızasına ulaşanlardan eylesin.

Selam ve dua ile.