ثلاث من كن فيه وجد حلاوة الإيمان: أن يكون الله ورسوله أحب إليه مما سواهما، وأن يحب المرء لا يحبه إلا لله، وأن يكره أن يعود في الكفر كما يكره أن يقذف في النار

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur; Şu üç haslet kimde bulunursa imanın tadını almıştır: Allah ve Resulünü o ikisinden başka her şeyden çok sevmek, sevdiğini yalnızca Allah için sevmek, ateşe girmeyi çirkin (tehlikeli) gördüğü gibi, iman ettikten sonrada küfre dönmeyi çirkin (tehlikeli) görmek. (Buhari)

Her geçen gün yaşadığımız modern (!) dünyada kalplerimizde bulunan bazı güzel hasletler bizlerden uzaklaşmaya, dönem dönem zayıflamaya hatta unutulmaya yüz tutuyor.
Bu nokta itibarı ile peygamberimizin bizlere etmiş olduğu şu nasihatları bir kez daha hatırlayalım ve kendimize çeki düzen verelim.
Enes (r.a)’dan rivayet edilmiştir ki;
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur;
Şu üç haslet kimde bulunursa imanın tadını almıştır:
Allah ve Resulünü o ikisinden başka her şeyden çok sevmek,
Sevdiğini yalnızca Allah için sevmek,
Ateşe girmeyi çirkin (tehlikeli) gördüğü gibi, iman ettikten sonrada küfre dönmeyi çirkin (tehlikeli) görmek.  (Buhari)

VARLIK AMACIMIZ ALLAH’I SEVMEK VE SEVDİRMEKTİR
İmanın tadını almak, Allah ve Rasulünü o ikisinden başka her şeyden çok sevmekle mümkündür:
Sevmek; Allah ve Rasulünü Sevmek;
Gönlünü vermek, yakınlaşmak, uzak kalmamaya çalışmak, yakınlaşabilmek için her daim vesilelere sarılmak. Biraz uzak kaldığında özlemek, tüm zorluklara rağmen ümitvar olabilmek, güzel bir davranışın, yaşantının, hissin neticesinde seviliyor olmayı canı gönülden umabilmektir, sevmek.
Aşık olmak sevmenin bir adım daha ilerisidir.
Sevgi, insanı farklı bir âleme, farklı bir boyuta götüren, sevilenin uğrunda fedakârlıkların en büyüğünü yapabilmek, onun yolunda dağları, tepeleri aşabilmek, gerektiğinde tüm malını feda etmek, gerektiğinde canını verebilmektir sevmek…
Bu sevgiyi bizlere Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Mem-u Zin ile örneklendirerek, eşleştirerek fani olanın peşinden gidilmeye, özendirilmeye çalışıp, aşkı tarife yeltenirler bir takım insanlar. Hâlbuki bu tür sevgilerin çok çok üzerinde bulunan ulvi bir sevgi olan “Allah Sevgisini”,“Peygamber Sevgisini” insanların kalplerine nakşetmek gerekir ki sonraki sevgileri beslemek, korumak, acısı olsa dahi onları göğüsleyebilmek daha kolay ve daha hafif karşılanabilsin.
Gerçek şu ki bizim için gerçek sevgiyi, gerçek aşkı yaşayanlar işte şu güzide insanlardır;
Hendek Ashabı ve Genç Delikanlı(1); Sevdiğini insanlara anlatabilmek için, tanıtabilmek için, her şeyden önce, her şeyden önde ve her şeyden fazla sevilmesi gerektiğine inanan genç. Halkını, hayatında yaşadığı ibretli olaylara şahit tutarak bu sevgiyi onlara da aşılamaya çabalayan delikanlı.
O, Rabbine karşı sevgi beslemiş ve yaşamış bir cevherdir. O bir aşıktır. Yalnızca Rabbi ona maşuktur. Bu genç, İslam evlatlarına, İslam’ın gençliğine, kıyamete kadar Rabbine karşı sevgi örneği oluşturacak, özenilecek bir değer teşkil etmiştir.
Bu sevgiyi söndürmek isteyenler, bu sevgiyi kıskananlar, bu genci denize atarak boğmak isterler.
Bu sevgiden razı olan rabbimiz, onu o denizden kurtarır.
Bu genci uçurumdan aşağı atmak isterler.
Bu sevgiden razı olan rabbimiz, onu o uçurumdan aşağı atılmaktan da kurtarır.
Ve bu genç, bu aşkı, bu sevgiyi, insanların kalplerinin derinliklerine işleyebilmenin yolunu keşfederek bu yolda canını seve seve feda eder.
Biricik kulunun sevgisini, Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ karşılıksız bırakmaz ve bu sevgiyi tüm insanların kalbine öyle bir yerleştirir ki; tıpkı insanın kalbi kan pompalayarak damarlara ulaşan kanın, vücudu her daim tazelediği gibi,  Allah’a karşı beslenilen sevgi ile de insanların aklıselimi tazelenmeye başlar.
Ve o gencin bulunduğu kasabadaki yirmi bin dolaylarında insan Müslüman olur.
O gencin Rabbine onlarda iman ederler.
Bu genç, bir devrim, bir inkılab yapmış ve Rabbinin cennetine, rızasına, sevgisine nail olmuştur.
Bu sevgiden yoksun olan kalpleri katılaşmış, kâfirlikte azıtmış olan güruh, bu sevgiyi söndürebilmek için orada bulunan yirmi bin dolaylarında insanı, ateşle doldurdukları hendeklere atmaya başlarlar. İşte bu bir dehşet tablosudur. Sevdiğinin uğrunda ne kadar fedakârlık yapabilmenin gerekliliğinin tablosudur.
İmtihanın kilit noktasıdır. Bir cesaretin, realiteye sokulmasıdır.
Bir anda olsa bir fert olarak, o topluluğun içinde kendimizi düşünmeye çalışalım, acaba sergileyebilecek tavrımız ne olurdu?
O esnada herkes, sevdiği uğruna, iman ettikleri Rableri uğruna, sevdikleri, Rabbimize karşı seve seve canlarını feda ederek ateşle dolu hendeklere atlarlar.
İşte bu muazzam metanet örneğini gösteren, insanlar güruhunu sergileyen sahnenin bir merhalesinde bir anne, birkaç aylık bebeği ve birkaç ta çocuğu ile birlikte kendilerini feda etmek için ateş çukurunun yanı başına geldikleri görülmektedir.  O dehşet sahneyi görürler, Annenin gösterdiği metanet, sabır ve dirayet, bir sevgi uğruna nasıl fedakârlık gösterilmesi gerektiği hususunda çok güzel bir örnektir bizler için. Ve kendilerini feda ederler.
Bu belirtilen husus Allah’ı her şeyden çok sevmenin binlerce örnekten sadece bir tanesidir.
Diğer bir sevgide Allah Rasulü’ne karşı beslenilmesi gereken sevginin hangi merhalede olması gerektiği hususudur.
İşte asrı saadet tablosundan bir demet;
İki peygamber aşığı Zeyd bin Desine ve  Hubeyb bin Adiy.
Müşriklerin ellerine esir düşmüş olan bu sahabeleri çarmıha gererler, mahallenin serserilerini ve azgınlarını toplarlar, ellerine mızrak, kama, kılıç verirler ve liderleri kendilerine “bu ikisini hemen öldürmeyin, olabildiğince acı çekmelerini sağlayın. Vücudundan ufak parçalar keserek, yararak işkence edin ve bu şekilde yavaş yavaş ölmelerini sağlayın” der.
Bu iki sahabe, işkencelere büyük bir sabır ile metanet ile göğüs gererler.
Müşriklerin elebaşının onlara söylemiş olduğu şu söz, onlar için büyük bir imtihandır aslında. “Muhammed şu anda evinde rahat otururken siz burada bu işkence altında can vereceksiniz.  İster miydiniz Muhammed sizin yerinizde olsaydı da siz onun yerinde rahat bir şekilde olsaydınız. ”
Onlarda, peygamber sevgisi öyle bir boyutta idi ki, gönülleri imanın lezzetine tamamen gark olmuştu.
Şu muhteşem cevabı vermişlerdi: “Değil Muhammed’in şu anda yerimizde olması, hali hazırda şu anda mescidde ayağına bir dikenin batmasına dahi razı olmayız.” Ve kendilerini Allah ve Rasulü uğruna seve seve feda etmişlerdi.
“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.”  ( Enfal;24)
Ölü yürekler mezarlığında, insanlara hayat verecek nimetlere çağıran Allah’a ve Rasulü’nün çağrısına uyan, aşık olan ve Rabbinin huzurunda toplanacağının idrakine varmış olan işte bu iki yiğit zümre gerçek anlamda imanın lezzetini tüm benlikleriyle hissetmiş ve yaşamışlardır.
Bu sevgide;
Emre boyun eğmek, itaat etmek, kulluk etmek vardır. Sevginin göstergesi budur.
Ben Müslümanın demenin, Allah ve Rasulü’nü her şeyden çok seviyorum söyleminin nihai sonucu sevdiğinin izinden gitmek, onlara karşı beslediği sevgiyi tüm sevgilerden üstün tutmaktır. Bunu başarabilirse insan, işte o zaman bebeği ile kendini ateşe atan anne gibi, sevdiği uğruna Nemrut’un ateşine atılan İbrahim (a.s.) gibi, Ashab-ı Kehf olarak bilinen o gençler ki; “Onların kalplerini metin kıldık. O yiğitler (o yerin hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki:’Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan başkasına ilah demeyiz. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.” (Kehf;14) diyerek büyük fedakârlıklar gösteren, meydan okuyan genç yiğitler gibi, fiziki ve ruhi yaşantının afakına varan Ehad, Ehad diyen Bilal gibi…
“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin .” (Al-i İmran;31)
Sevdiği uğruna Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirler gibi.
Çektikleri sıkıntılara karşı sevdiklerinden, sevgilerinden bir adım dahi geri durmayanlar.
Sevdiğine karşı, Rabbine karşı, kulluk edilmenin gerekliliğini ciltler dolusu yazan Seyyid Kutub gibi. Ve hala ümmeti Muhammed’in içinde, günümüzde, bu yolda dosdoğru yaşayan güzide kardeşlerimiz gibi. İşte bunlar imanın lezzetini alanlardır ve bu lezzeti alanlar başka hiçbir lezzeti aramazlar.
Tıpkı cennete girenler oradaki lezzetleri tattıklarında en büyük lezzetin oradaki nimetler olduğunu sanmaları ve sonrasında Rablerini gördükleri vakit tüm lezzetleri gölgede bırakan şanı yüce Rabbimizin zatının ne denli büyük bir mükâfat olduğunu anlamaları gibi.
Hiç bu lezzetlere ulaşanlar dünyanın geçici lezzetlerine ulaşabilmek için ömürlerini feda ederler mi?
O yüce mevkiye ulaşanlar arkalarına dönüp bakarlar mı? Akılları geride kalır mı? Elbette ki hayır.
Şimdi bir Müslüman fert olarak kendi nefsimize dönüp bakalım bu sevgi, şahsımızda ne boyuttadır! Ne kadar kuvvetlidir. Rabbimize karşı kulluğumuzda, ne kadar gayretliyiz, Sünnet-i Seniyye’ye ne kadar hassasiyet gösterebiliyoruz, dinimize karşı ne kadar ciddiyet gösterip Allah’a ve Rasulü için vakit ayırabiliyoruz! Varlık amacımız olan Allah’ı ve Rasulünü ne kadar seviyor ve sevdirebiliyoruz! Bir dakikalığına dahi olsa bir düşünelim.
Rabbim bizleri imanın tadını, lezzetini alan ve gereklerini yerine getirmeye gayret gösteren kullarından eylesin. Rabbimiz bizleri şu hadiste geçen kimselerden eylesin.
“Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit, Cebrail (a.s.)’a, “Allah filanı seviyor, onu sen de sev’’ diye emreder. Cebrail de onu sever ve gök ehline, “Allah filanı seviyor, siz de onu seviniz’’ diye seslenir. Bunun üzerine göktekiler o kimseyi severler. Sonra da yeryüzünde onun sevgisi kalplerde yerleşir.” (Buhari, Kitabu Bedi’I-Halk, 6; Müslim, Kitabu’I-Birr ve’s-Sıla, 48.)

————————————–
(1) Kıssanın detayı için bkz. Tirmizi, Tefsir, Buruc sûresi, 3337; İbni Kesir, Buruc sûresi.