İnsanlığın hidâyeti için âlemlerin rabbi olan Allah tarafından gönderilen dinimizin insanlığın tamamına ulaştırılması ve Allah’ın adının yüceltilmesi için girişilen fetih hareketleri, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile başlamış ve onun izi üzerine yürüyen “Raşid Halifeler” ile devam etmiştir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra Müslümanların başına idareci olan Hz. Ebubekir’in radıyallahu anh yaptığı icraatlardan ilki, bizzat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından görevlendirilen ve O’nun sallallahu aleyhi ve sellem vefatı sebebiyle seferi inkıtaya uğrayan Usame ordusunu, Bizans üzerine sefere göndermek olmuştur. Hz. Ebubekir radıyallahu anh, irtidat hareketleri ve yalancı peygamberlerin ortaya çıkışı gibi dâhili problemlerin halli ile meşgul olmuşsa da, vefat etmeden önce büyük bir ordu topladı. Büyük fetihler gerçekleştirecek olan bu yüce orduyu dört mahir komutanın liderliğinde dört farklı bölgeye sevketti. Bunlardan Ebu Ubeyde b. Cerrah’ı Humus tarafına, Amr b. As’ı Filistin’e, Yezid b. Ebi Süfyan’ı Dımeşk’e, Şurahbil b. Hasene’yi de Ürdün vadisi istikametine gönderdi. Hz. Ebubekir’in radıyallahu anh vefatından sonra halife olan Hz. Ömer radıyallahu anh ile birlikte İslâm fütuhatı hızlı bir şekilde yayıldı ve nihayetinde bugün Ortadoğu dediğimiz topraklar birer İslâm beldesi haline geldi.

Kudüs’ün fethi, İslâm ordularının Şam diyarında gösterdiği büyük zaferlerin akabinde olacaktı. Hz. Ömer radıyallahu anh, İslâm ordusunun komutanlığına Halid b. Velid’in yerine Ebu Ubeyde b. Cerrah’ı getirdi. Rumlara karşı Yermük’te kazanılan zaferden sonra Herakliyus, harp karargâhı yapmak üzere Humus’a gitti. Ebu Ubeyde b. Cerrah savaşa Dımeşk’ten mi yoksa buraya yardımın ulaştığı iki bölge olan Humus ile Fihr olarak adlandırılan iki bölgeden mi başlayacağını bilemedi ve halifeye mektup yazdı. Hz. Ömer radıyallahu anh ise ona “İşe Dımeşk’ten başlayın çünkü burası Şam bölgesinin kalesidir.” şeklinde başladığı cevabında Filistin, Fihr ve Humus’ tan oraya gelecek yardımları engelleyici bir oyalama stratejisi ile hareket edilmesini tavsiye etti.

İslam orduları Dımeşk şehrini tam 70 gün boyunca muhasara altında tuttular. Kalelerin sağlamlığı, savunma silahlarının ve mancınıkların kullanılması dolayısıyla bu kadar zaman kuşatmaya direnebilmişseler de, 70 günün sonunda teslim oldular ve h. 13 senesinde şehrin fethi tamamlanmış oldu. Dımeşk’in fethinden sonra İslam ordusu Fihr’e yöneldi. Beysan bataklıklarında kıstırılan düşman birlikleri bozguna uğratıldı ve Kudüs’e giden yolda bir şehir daha düşmüş oldu. Ebu Ubeyde ile Halid b. Velid Humus’a döndüler. Humus’un fethinden sonra bir bir Hama, Kinnesrin, Lazkiye ve Haleb’i de aldılar. Fihl ve Beysan bölgelerinin alınmasından sonra Taberiyye halkı da teslim olunca Ürdün bölgesinde sulh tamamlanmış oldu.

Filistinde ise Bizans valisi olarak görev yapan kişi, Ertabon (Erityon)’du. Ertabon askerlerine karargâh olarak Ecnadin bölgesini seçti. Amr b. As komutasında 80 bin kişilik Rum ordusu karşısına çıkan Müslümanlar, çok çetin bir mücadelenin sonunda h. 15 yılında Rum ordusunu mağlup etmeyi başardı, Ertabon ise kaçarak Kudüs’e sığındı. Bu zaferden sonra Yafa, Nablus, Askalan, Gazze, Remle, Akka, Beyrut, Ludd ve Cebele şehirleri teslim olmak suretiyle kapılarını Müslümanlara açtılar.

Bu fetihlerden sonra Kudüs üzerine yürüyen Amr b. As, Ertabon’un teslim olmaması sebebiyle Kudüs muhasarasını dört ay sürdürdü. Aslında Müslümanlar için Kudüs’ün fethi siyasi olmaktan öte dîni bir anlam taşımaktaydı. Çünkü Kudüs, Hz. Peygamber’in Mîrac’a yükseldiği ve Mescid-i Haram ile Mescîd-i Nebi’den sonra Müslümanlar için en kutsal mekân olan Mecîd-i Aksa’ya ev sahipliği yapmaktaydı. Ve dolayısıyla da Müslümanların ilk kıble ciheti olma önemine haizdi. Dört ay sonra eman istediler. Ancak çeşitli çekinceleri sebebiyle emanın, iki taraf için de kat’i ve bağlayıcı olması maksadıyla Hz. Ömer ile patrikleri Sophronius arasında tüm ordu komutanlarının şahit olacağı biçimde yapılmasını istediler. Hz. Ömer de istişareler sonucunda bu teklifi kabul etti. Medine’den yerine Hz. Ali’yi bırakarak ayrıldı ve Cabiye’ye gitti. Orda tüm komutan ve askerler Hz. Ömer’i karşıladılar. İki taraf arasında eman gerçekleştirildi. Bu şekilde h. 15 yılından itibaren Kudüs bir İslâm toprağı ve “Haçlı Seferleri”ne kadar da bir sulh diyarı olmuştur.

Dini ve etnik çeşitliliğe rağmen bu topraklarda uzun yıllar sulhu temin eden anlayışı en iyi özetleyen muhakkak ki Hz. Ömer tarafından akdedilen anlaşma metnidir. Hz. Ömer ile Kudüs’lü Hristiyanlar arasında imzalanan barış anlaşması:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Bu belge mü’minlerin emiri, Allah’ın kulu Ömer’in Kudüs halkına verdiği, canlarına, mallarına, kiliselerine, haçlarına, hastalarına, sağlıklarına ve diğer din mensuplarına dokunulmayacağını bildiren bir emandır. Kiliselerine el konulmayacak, yıkılmayacak, kiliselerinden ve çevresinden bir şey eksiltilmeyecek, haçlarından ve mallarından bir şeye ilişilmeyecek, dinleri hor görülmeyecek, hiç kimseye zarar verilmeyecek, onlarla birlikte Kudüs’e hiçbir Yahudi iskan ettirilmeyecek. Kudüs halkı da buna karşılık diğer şehir halkı gibi cizye verecek. Bizanslıları oradan bizzat kendi çıkaracak. Bizans Rumlarından kim oradan çıkarsa istedikleri yere gidene kadar can ve malları korunacak. Ama Kudüs’te güvenle oturmak isteyen kimse Kudüs halkı gibi vergi vererek oturabilecek. Kudüs halkından Rumlarla birlikte gitmek isteyen de güvenli bir yere varana kadar can ve malları güvende olacak, bunların kalan haç ve kiliselerine dokunulmayacak. Diğer yerlerden olup da Artabon’la beraber savaşa gelenler de dilerse aynı vergi ile Kudüs’te kalabilecek, dileyen Bizans Rumları ile gidecek, ailesine dönmek isteyen de dönecek ve bunlardan bir şey alınmayacak. Bu anlaşma metninde bulunan maddeler Allah’ın taahhüdü, Peygamber’inin zimmeti (koruması), Halifelerin zimmeti, müminlerin zimmeti altındadır ve bu vergiyi vermek şartıyla geçerli olacaktır.”

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Günlerce, aylarca ve hatta yıllarca savaşan iki tarafın bu uzun süreli mücadeleleri sonunda, anlaşma imzalamaları ne ilginç bir durumdur. Belki de daha da ilginci, istenilse haklarından gelinebilecek bir topluluğa, birkaç zaman önce sizinle savaşan kişilere, özgürce yaşayacakları, can, mal ve inanç emniyetlerini temin eden bir ortam hazırlıyor olmak… Bu, ilk neslin savaşı ahlakına uygun yapmaları sebebiyle barışı da bir ahlak ve adalet üzerine yapıyor oluşlarındandı. Her savaş bir gün biter ve insanlar aynı topraklarda daha önce savaştıkları insanlarla birlikte kalırlar. Eğer savaşın ahlakını koruduysan, düşmanların tarafından bile kabul görürsün. Ama haçlı seferlerinde olduğu gibi veya bugün savaş sahalarında görüldüğü gibi kadın, çoluk-çocuk ayırmadan öldürür, mabetleri bombalar, haddi aştıkça aşarsan, düşmanın da olsa namuslarına ve kutsallarına göz dikersen, yarın barış yapacağın bir topluluk bulamazsın. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’ye, Hz. Ömer radıyallahu anh Kudüs’e ve Fatih Sultan Mehmet de İstanbul’a muzaffer olarak girdiler. Ama onlar girdikleri yerleri ihya ettiler, işgal etmediler, intikam peşinde koşmadılar, şehirleri talan etmediler. En önemlisi de daha önce savaşmış oldukları topluluklara gösterdikleri muameleydi.

Müslümanların bu hızlı fetih hareketlerinin arkasındaki Saikleri de Hayati Ülkü’nün İslam Tarihi eserinden ihtisar etmek sureti ile yazımızı nihayete erdirelim;

  • İlk Müslümanlar’ın kadere olan imanları tamdı. Eceli gelen kimsenin ne bir an geriye ne de bir an ileriye gidemeyeceğine iman etmişlerdi.
  • Kurân-ı Kerim’de Allah, cihadı farz kılmış ve şehid olanların mertebelerinin üstünlüğünü haber vermişti. Bu müjdenin verdiği şevkle Müslümanların, düşmanlarının korktuğu ölüme olan iştiyakları zaferlere götüren en önemli itici güçtü.
  • Müslümanların sade bir hayat yaşıyor olmaları, yaşadıkları coğrafya gereği zorluk, açlık ve susuzluğa olan dayanma güçlerinin fazla olması da bu etkenlerdendi.
  • Yine Müslümanların savaşlarda sabır ve metanetleri…
  • Fethettikleri yerlerde yaşayan insanlara yapmış oldukları iyi muamele ve buna karşı gördükleri hüsn-i kabul…
  • Devlet ve ordunun başında bulunan emir sahiplerinin, üstün meziyetli kişiler olması da önemli sebeplerden sayılır.

————————-

Kaynakça:

1. Hasan İbrahim Hasan, İslam Tarihi, Kayıhan Yayınları

2. Hayati Ülkü, İslam Tarihi, Çelik Yayınları

3. Kollektif, Rasûlullah’ın Doğumundan Günümüze İslam Tarihi, Nebevi Hayat

4. İhsan Süreyya Sırma, İslamî Tebliğin Örnek Halifeler Dönemi, Beyan Yayınları