Bütün düşünce sistemleri, inançlar, ülkeler, grup adı verilebilecek irili ufaklı tüm yapılar, dışarıdan yapılan saldırı ve taarruzlara karşı birlik olmaya, beraber hareket etmeye çalışır ve gayret gösterirler. Zira müdahalenin dışarıdan olduğu bilinince her fert durması gereken konumu bilir ve üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye çalışır. Bahse mevzu olan müdahale içten ve sinsice yahut bilinçsizce yapıldığında ise bir kargaşa ve anlaşmazlık söz konusu olur ve bünye içersinde sarsıntılar, çalkalanmalar meydana gelir. Zira renk siyah veya beyaz değil gri gibi durmaktadır. İç çekişmeler dünya tarihi boyunca hangi sistem ve düşünce yapısında tezahür etmişse az yâda çok güç kaybına veya tamamen yok olmaya sebebiyet vermiştir. Yeri ve zamanı değilken yapılan efor harcamaları, güce ihtiyaç duyulduğunda zafiyet olarak karşılaşılabilecek en doğal haldir.

Tarih boyunca çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya kalmış olan İslam ümmetinin yakasını bırakmayan problemlerinden bir tanesi de; kendi bünyesinde iç çekişme ve çatışma çıkarmak isteyen, dini kendi tekelinde bir olguymuş gibi değerlendirerek kendi dışındakileri itham eden kişiler ve grupların varlığı olmuştur. İnsanoğlunun yapısında var olan dürtülerden kaynaklanan kendini haklı görme, muhatabı eleştirme ve itham etme hissi, cehaletin zifiri karanlığıyla birleştiğinde kimi zaman havsalaların almadığı söylem ve eylemlere götürebilmektedir. Yeryüzüne adaleti tesis için gönderilen Resul-ü Zi-Şan Efendimizin karşısında “adaletli davranmadın ey Muhammed!” diyebilecek kadar seviyeyi düşüren bir zihniyetin müptela olduğu hastalığın başka da bir izahı yok gibi gözükmektedir.

Ümmet, varlığına yönelen bütün dış hamlelere tereddütsüz karşılık verebilmiş ve dini hedef alan saldırıları boşa çıkarabilmiştir. Zira bertaraf edilmesi gereken düşmanın rengi belli olduğu gibi kimliği de Müslümanlarda şüphe uyandırmamıştır. Ancak müdahale ve saldırılar içten geldiğinde yıpranmalar daha fazla olmuş, hedef hususunda en azından tereddütler meydana gelmiştir. Ağacı dışarıdan çürütmeye çalışan kurtlar ağaca zarar veremezken ağacın içinden türeyen kurtlar ağacı verimsiz ve işlevsiz hale getirebilmişlerdir. Ümmet bünyesinde değerlendirilen bidat fırkaları, bu minvalde düşünebiliriz. İslam’ın prensiplerine tezat teşkil eden bidatlerinin yoğunluğuna göre zararları olmuştur her bidat fırkanın.

İslam ümmetinin samimi müntesiplerini en çok yıpratan ve ümmet denilen bünyeye en fazla zarar veren oluşum ve gruplar arasında değerlendirilen “tekfircilik” akımının izlerini İslam’ın ilk dönemlerinde görüyor olmamız, Resulullah Efendimizin bu konuda uyarılarda bulunması, mevzu bahis olan hastalığın her devirde ümmet içersinde zuhur edebileceğine işaret etmektedir. Hz. Ali döneminde ortaya çıkan Haricilik akımının ne gibi sorunlar ortaya çıkardığına tarih sayfaları şahittir. Masum müslümanların kanına girerek ölçüsüzlüklerini taçlandırmaları, bugün de aynı zihniyetin taraftarlarınca zulümlerinin iftihar vesilesi olarak kabul edilmektedir. Allah’ın dini için her türlü fedakârlığı göstermiş yiğitleri, Kur’an-ı Kerim okuyarak katledebilecek potansiyele sahip bir anlayışın, dinin hükümlerini yanlış maksatları için malzeme yapmaları çok da zor olmasa gerek… Birçok etkenin bir araya gelerek oluşturduğu bu hastalığın en bariz vasfı, cehaletin dipsiz karanlıklarında yüzeysel bilgiyi ilim telakki ettirmesidir. Doğru sözleri yanlış maksatlar için kullanmak ise bilgisizliğinden habersiz kimseler için her devrin en masum limanı olagelmiştir. Hz. Ali ile birlikte hareket ederken namaz esnasında onun canına kastedecek kadar pervasızlaşanların sığındığı limanda bu değil miydi zaten?

Hz. Peygamber, günah işlemiş bir Müslümana had cezası uygulanırken seviye gözetmeden eleştiren kimselere “kardeşinize karşı şeytana arka çıkmayın/ona karşı şeytana yardımcı olmayın” diye uyarıda bulunmuştur. Huzurunda cereyan eden ve “münafık”, “fasık” gibi yargılama ifade eden ithamlara fırsat vermemiştir. Neticesinde hiçbir fayda mülahaza edilmeyen her türlü söylemden ve yargı ifadesinden sakındırmıştır. Ayrıca Resulullah aleyhisselam’ın “ey münafık”, “ey fasık”, “ey kâfir” diyerek şahıslara hitap edip etmediği araştırılarak yargılayıcı ifadeleri mi öne çıkardığı yoksa muhatabı kâfir bile olsa onu dine kazandırmak için mi çabaladığı ortaya konulabilir. Âlimlere saygısı kalmamış, ilmi sadece kitaplardan okuduğu yüzeysel bilgiler zanneden, dinin icmali ve tafsili delillerine vakıf olmayan, müslümanlara karşı dillerini kamçı gibi kullanan, gündemlerini kendi isyanlarından çok başkalarının isyanları ile şekillendiren tiplerin olur olmaz şekilde kendilerinin dışındakileri kafir kabul etmeleri ne gibi bir dini vazifedir ve sahiplerine neler kazandırmaktadır?!

Hz. Peygamber Efendimizi bile bir şekilde –adaletsizlikle- itham edebilecek tiplere şahit olan İslam tarihinin, hilafet müessesesinin en hakiki temsilcilerinden olan Hz. Ali’yi “küfür” ile niteleyen nasipsizlere tanıklık eden son dinin müntesiplerinin, günümüzün birçok etkeninin bir araya gelerek türettiği modern tekfircilere şahitlik etmesi çok da garip karşılanacak bir durum olmasa gerek. Bir tür kanser gibi yerleştiği düşünceyi öldürmeden bırakmayan bu hastalığın kanaatimce en öncelikli sebeplerinden bir tanesi “kişilerin gözlerindeki merteği görmemeleri” ve meşguliyetlerini sarf edecek meselelerin önceliklerine dikkat etmemeleridir. Âlimlerin dizi dibinde ders görmeden sadece kitaplardan işine gelen yerleri okuyarak şeyhu’l-İslam havasına bürünmek, nakilden önce akli önermelerle hareket etmek bu yanlış düşünceyi besleyen unsurlar arasındadır. Bazen cehalet bu tipleri o kadar bürümüştür ki, İbn Hacer’in ifadesi ile “müslümanım diyen muhaliflerinin küfrüne hükmedip kanlarını mubah görürken, zimmîler söz konusu olduğunda “onlara verdiğimiz sözü yerine getiririz”1 diyecek kadar pervasızlaşabilmişlerdir. Dün olduğu gibi bugün de varlıkları en çok müslümanlara zarar teşkil eden yapıların varlığı söz konusu olabilecektir.

Tekfirin tarihi, gerekçeleri, engelleri, fıkhî ahkâmı ve tekfir ehlinin genel nitelikleri ile ilgili söylenebilecek şeyleri bir makalede, kitap veya dergide anlatabilmek hakikatten uzak aşırı iyimser bir iddiadır kanaatimizce. Ama şunu net olarak ifade edebiliriz ki, kahvehane köşelerinde hiçbir etkisi olmadan sadece sözleriyle kendi çaplarında kâh hükümet kurup kâh yıkan kimseler gibi mesaisini kişileri İslam’a dâhil edip İslam’dan çıkarmaya harcayanlar, adaleti tesis ile muvazzaf bir peygamberi adaletsizlikle itham eden tip misali kimi zaman müslümanları da küfürle itham edebileceklerdir. Zira her türlü ölçüsüzlüğün kapısı, had bilmezlikle açılabilecektir. Tekfirin şer’i bir hüküm olduğunu bilmeden, dinin naslarına tam manasıyla vakıf olmadan sathi bilgi ile şer’i kadılık vazifesine soyunanların yargılamasından çıkacak hüküm “gözüne kestirdiğini kâfir ilan etmek” olacaktır. Delilsiz bir şekilde müslümanları tekfir etmeme konusunda birçok Nebevi buyruk bulunmakla birlikte en kısa ve öz iki tanesi şu şekildedir:

İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir adam din kardeşine, ey kâfir derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise söz doğrudur; yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz söyleyene geri döner.”2

Ebû Zer radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim bir adamı ey kâfir diye çağırır veya ona ey Allah’ın düşmanı derse, o adam da böyle değilse, bu söz, söyleyenin kendisine döner.”3

———————————-

1 İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 12/301.
2 Buhârî, Edeb 73; Müslim, Îmân 111. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 16.
3 Buhârî, Edeb 44; Müslim, Îmân 112.