“Davette sloganım şuydu; insan işinde ciddi olur ve elinden geleni yaparsa Allah onu kesin başarıya ulaştırır.”

Ömer Abdurrahman, 3 Mayıs 1938 yılında Mısır’ın Dekahliye vilâyetinin el-Menzile merkezine bağlı el-Cemâliyye’de dünyaya geldi.

Ömer Abdurrahman kendi yetişmesini şöyle anlatır:

“Fakir bir anne-babadan doğdum. Konuşmaya başlayıp aklım erdiğinde bana; “Sen daha on aylıkken gözlerini kaybettin” dediler. Küçüklüğümde dayım elimden tutar, beni mescide götürür, bana Kur’an öğretirdi.

Beş yaşıma geldiğimde beni, görmeyenlere mahsus medreselerden biri olan “Nur Körler Medresesine” kaydettirdiler. Burada görmeyenlere “Briel” metoduyla okuma yazma öğretiyorlardı. Bu, Tanta’da bir medreseydi. Orada ilk bakım, koruma ve eğitimimi gördüm. Sonra kendi beldeme gidip orada on bir yaşındayken Kur’an’ı hıfzettim. Daha sonra Dimyat’ta dini bir enstitüye girdim. Burada dört yıl okudum, böylece Ezher’in ilkokul diplomasını aldım.

Dayım, Kur’an’ı ezberlememde üzerimden ayrılmayan bir göz gibiydi. Zira zamanının çoğunu bana ayırıyordu. Her sabah erkenden el-Birke küçük gölünün yakınında bulunan bir mescide, daha sabah namazı olmadan gidiyor, okulda hocanın yarın bize anlatacağı dersleri beraber çalışıyorduk.

Dimyat’ta bilinen şiddetli soğuk ve yağmura rağmen bir gün sonraki dersleri öğrenmek için mescide gitmeye, el örgüsü hasır üzerinde oturup okumaya adeta can atarcasına yarış ederdik.
Daha sonra el-Munsura’daki, el-Ezher Medresesi’ne girdim. Bu medrese henüz yeni açılmıştı, herkes okulun yeni açılmasından dolayı büyük bir sevinç içerisindeydi. Bu okulun tam üç yüz öğrencisi vardı. Burada beş yıl okuduktan sonra 1960 yılında Ezher Lisesi diplomasını almaya hak kazandım.

Ezher Lisesi yılları, din ve lügat (dil ve edebiyat) bilimlerinin temelinin disiplinli bir şekilde öğretildiği bir merhale olarak bilinirdi. Derslerimize çok iyi çalışırdık. Çoğu zaman biz hocanın yerine kalkar dersi anlatır ve yorumlardık. Hatta Ezher’de okutulan kitapların dışında kitaplar da okuduğumuzdan, hocaları zaman zaman zor durumda bırakan sorular sorardık.

Buradan sonra Ezher Üniversitesi Usûlu’d-Din1 Fakültesi’ne girdim. Orada da beş yıl öğrenim gördükten sonra 1965 yılında mezun oldum. Bu fakültede öğrenim dört yıl idi. Eğer o yıl üniversite şurası başkanı (rektör) Ezher’in eğitim yönünden geliştirilip yeni derslerin okutulması için fakülteyi bir yıl daha uzatmasaydı bir yılımız daha böylece kaybolup gitmeyecekti.

Fakülteden üstün bir not derecesi ile mezun oldum. Buna rağmen fakülteye öğretim görevlisi olarak atanmadım. O yıl fakülte asistan ihtiyacı olduğunu ilan etmediğinden Vakıflar Bakanlığı bünyesinde el-Feyyûm vilâyetinin bir köyüne imam olarak tayinim çıktı. Tayin olduğum köy yirmi bin nüfusa sahipti. Bunun üçte birini Nasrâniler (Hıristiyanlar) oluşturmaktaydı. Bu köy zeytin ve limon ziraatı ile şöhret bulmuş, ahâlisinin ahlâkı panayır insanlarının ahlâkı gibiydi. Erkekleri de talak üzere yemin etmekle meşhurdu. Bu konuda bütün gayretimle durumun ıslahına çalıştım. Özellikle görevimi çok seviyordum. Bu görev “İmâmu’l Mescid (mescid imamı)” unvanıyla anlam kazanıyordu. Bir de ne göreyim, hiç bir zaman doğru dürüst dolmayan saflar dolup taşmakta, küçük-büyük, genç-ihtiyar, kadın-erkek mescide akın etmekteydi.

Davette sloganım şuydu; insan işinde ciddi olur ve elinden geleni yaparsa Allah onu kesin başarıya ulaştırır. Bir kaç kişiden başka kimsenin gelmediği sabah namazında saflar bir biri ardına çoğaldı.

Mezuniyetimden iki yıl sonra üç profesörün imtihan edeceği bir tez hazırladım. Master tezimin konusu “Haram Aylar” idi. Böylece Ağustos 1967 yılında master diplomasına hak kazandım.

O yıl vilayetin merkezinde vaaz ve irşad göreviyle görevlendirildim. Yeni görevim gezici vâizlik idi. Mescidden mescide dolaşıp vaaz ediyordum.

1968 yılında fakülteye asistan olarak atandım. Bununla beraber el-Feyyum’da camilerde hutbelerime devam ediyor, bu hutbelerimde devletin çeşitli tutarsızlıklarına işaret ediyordum. Derken Mısır istihbarat teşkilatı hemen hemen her hutbemden sonra beni çağırarak ifademi almaya başladı. Bunlar Abdünnâsır zamanında yapılıyordu.

Hutbelerimde Firavun’dan söz ettiğim zaman, hükümet görevlileri bununla Abdünnâsır’ı kastettiğimi sanıyorlardı. Abdünnâsır yönetimine karşı eleştirilerim gün geçtikçe arttı. Tenkitlerim arttıkça polise çağırılmam da o derece sıklaştı. Nihayet 1969’un sonunda Ezher’e çağırıldım. Üniversite genel sekreteri ile görüştüğümde; geçici olarak -maaşım devam etmek kaydıyla- açığa alındığım haberini verdi. Sonra bir veya iki yıl boyunca yarı maaşla devam eder, ondan sonra ya görevinize iade edilirsiniz veya görevinizden uzaklaştırılırsınız. Böylece askerlerin cephesindeki cezâi uygulamanın sivillerin cephesine geçtiğini anlamaya başladım. O gün maaşım sabit bir şekilde 23 Mısır cüneyhi idi. Aldığım ise bunun yarısı 11.5 cüneyhti. Bunun beş cüneyhini kiraya veriyordum. Diğer yarısı da bana ve 6 cüneyh 50 kuruşla geçimini sağlamaya çalışan anneme kalıyordu.

1969 yılının sonunda açığa alınmamın kaldırıldığını fakat asistanlıktan üniversite idaresine, görev açıklığı getirilmeden tayin edildim. Buna rağmen ben Feyyum’un köylerinde gezici vâiz olarak konuşmalarıma devam ettim. Kimi zaman bunu açıktan, kimi zaman da gizli yapıyordum.

Derken 13 Ekim 1969 günü tutuklandım. Abdünnâsır da aynı yılın Eylül ayında ölmüştü. Öldüğünde minberden mü’minlere namazının câiz olmayacağını haykırdım ve halkı onun namazını kılmaktan men ettim. Hemen ardından kaledeki hapishaneye atıldım. Burada sekiz ay yattım, bu sürenin çoğunu 24 No’lu koğuşta geçirdim. Burası benim çok hoşuma gidiyordu, beni başka koğuşlara götürdüklerinde hep oraya dönmek istiyordum. 10 Haziran 1971’de Enver Sedat’ın emri üzerine kale hapishanesinden tahliye oldum.

Ardından üç aylığına Feyyum Lisesi’ne görevli gittim. Sonra benden Minye Lisesi’ne gitmem istendi. Doktorayı alayım diye bu isteklerini iki ay savuşturdum. Minye’ye tayinim bana eziyet etmek içindi. Onlar benim Feyyum’da istikrar içinde olduğumu biliyorlardı. Onun için huzurumu kaçırıp bana huzursuzluk vermek istiyorlardı. Tabi istemeyerek de olsa Minye’ye gittik. Gittik ama giderken de hep mesken, yeme içme ve gidip gelme korkusu ile iç içe gittim. Fakat bütün korkularım boşuna imiş. Minye’de bana kardeş olacak en hayırlı insanlarla karşılaştım.

Gittiğim Minye Lisesi, istihbaratla bana zarar verecek her konuda yardımlaşıyordu. Amaçları bana zorluk çıkarmak ve sıkıntı vermekti. Ders programları hazırlandığında, haftanın her günü beni meşgul edecek dersler verilmişti. Lise Müdürü kimseyle görüşmememi ve kimsenin de benimle görüşmemesini söylüyor ve beni tehdit ediyordu. Gittikçe boğazımdaki idam ipini daraltıyorlar, hareketlerimi kısıtlıyorlardı. Bu arada gizlice perşembe ve cuma akşamları Feyyum’a gidiyor, doktoramın geri kalan kısmının basılmasıyla ilgileniyordum. Konunun adı “Tevbe Süresi’nde Kur’an’ın Düşmanlarına Tavrı” idi.

Doktora tezinin imtihanı yapıldı, istihbarat birimleri her zaman yaptıkları gibi bu sefer imtihana müdahale edemediler. Ertesi gün Şeyh Ömer Abdurrahman’ın Usulu’d-Din Fakültesi’nden yüksek şeref payesiyle doktorasını aldığı gazetelerde çıkınca herkesi bir şaşkınlıktır aldı gitti. İstihbarat da, halk da bunun nasıl olduğunu anlayamadılar. Bundan dolayı istihbarat üniversiteye asistan olarak tayinime engel oldu. Üniversite Kurulu benim haberim olmadan duruma itiraz eder. Hâlbuki ben idarenin reisini tanımadığım gibi o da beni tanımıyordu. Bu yasak 1973 yılı yazına kadar devam etti. Göreve iade edildiğim 1973-1977 yılları arasında fakültede derslere aralıksız devam ettim. Sonra Suudi Arabistan Riyad Üniversitesi’nde Külliyetü’l Benat’a (Kızlar Fakültesi’ne) davet edildim. Orada 1980 yılına kadar kaldım. Fakat ilâhi kader o yıl beni Mısır’a çekmeseydi bu süre 1981 de dolacaktı.

Aynı yılın Eylül ayında tutuklanmam emri çıktı. Bahane de “korunma” altına alınmamızmış. Yakalanmamak için kaçtım. Fakat bizi, sonunda Ekim ayında yakaladılar.

1981 yılında Enver Sedat’ın öldürülmesinden sorumlu örgüt emiri olarak Askeri Devlet Güvenlik Mahkemeleri önüne çıkarıldım. Her iki davada da suçsuz olduğum hükmüne varıldı. Allah’a hamdu senalar olsun, 2 Eylül 1984 yılında hapishaneden tahliye oldum.”

Şeyh Ömer Abdurrahman bu yıldan sonra 1990 yılına kadar Fayyum şehrinde zorunlu ikâmete tâbi tutuldu. 1990 yılında Suudi Arabistan’a gitmek üzere Mısır’dan ayrıldı. Fakat bu ülkenin kendisini kabul etmemesi üzerine Sudan’a, ardından da turist vizesiyle ABD’ye geçti.

ABD’de Zindana Atılması Ve Amerika Özgürlüğü(!)

Şeyh Ömer Abdurrahman, ABD’ye gider. 1993 yılında ABD’de bulunduğu zaman 5 turist merkezine yapılan saldırıdan sorumlu tutuldu ve tutuklanarak cezaevine konuldu. 1995’de müebbet hapis cezası verilen Ömer Abdurrahman, vefat edene kadar tam 25 yıl boyunca tek kişilik hücrede tutuldu ve kendisiyle ile görüşülmesine izin dahi verilmedi. Hatta avukatı Ellen Stewart, ona yardım ettiği ve mesajlarını ailesi, öğrencilerine ulaştırdığı gerekçesiyle tutuklanarak 10 yıl hapse mahkum edildi.

Batılılar kendilerini diğer ülkelere karşı övdüğü zaman hep özgürlük(!) kavramını kullanırlar ve kendileri her zaman diğer ülkelerden daha özgürlükçü(!) olmakla övünürler. Ancak hem geçmiş hem de yaşadığımız şu çağ, onların bu hususta ne kadar ikiyüzlü olduklarını göstermektedir. Onların ikiyüzlülüğünün bir şahidi de Şeyh Ömer Abdurrahman’dır.

Gözleri görmeyen, ağır şeker hastası ve yaşı ilerlemesine rağmen ona hapishanede yapılanları kendisinin dışarıdaki insanlara aktardığı şu mektubu okuduğunuzda buna açık bir şekilde tekrar şahit olacaksınız.
Bu Ne Yalnızlık, Bu Ne Zulüm?

“Şüphesiz ki, İslam garip olarak başladı ve bir gün yine garip hale dönecektir. Ne mutlu o gariplere!” (Tirmizi, İman 13)

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a, sâlât ve selam peygamberlerin önderi, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)’in üzerine olsun. Onun ailesine, ashabına ve hesap gününe kadar ona güzelce tabi olanlara sâlât ve selam olsun. 
Ben Ekim 1995’de yakalandığımdan beri Cuma duaları yapma iznine dahi sahip değilim ve hatta cemaat içinde hiç dua etmedim. Hapishanede onların muamelelerinde ön yargı ve ayrımcılık var. Diğer mahkûmlardan birisi gardiyanları çağırdığı zaman, onlar cevap vermek için acele ederler. Ben saatlerce benim hücre kapıma vurmayı sürdürürüm fakat hiç kimse benim ihtiyaçlarıma cevap vermez. Ben aylardır, saçlarımı ve tırnaklarımı kesmeye gitmiyorum. Benim şartlarımda birisi (Şeyh kördür, şeker hastalığı çekmektedir ve aynı zamanda yaşı da ilerlemiştir) hiç kimse eşyalarını düzenlemek için yardım etmeksizin hücre hapsine çarptırılmıştır.

Benim gecesiyle gündüzüyle konuşabilecek kimsem yok. Hücrem herkese kapatıldığından beri diğerleriyle sosyalleşmeme izin vermiyorlar, bırakın Müslüman olmasını, Arapça konuşabileceğim kimseyle(bile konuşmama izin vermiyorlar)…
Ben gece ve gündüz bu şekilde duruyorum. Bu ne yalnızlık, bu ne zulüm? Bu onların çokça övündüğü ve yayın akışlarını ve haber mecmuâlarını doldurdukları insan hakları mıdır, bize işkence yaparak, bu şekilde bizi susturmak veya sesimizi kesmek?

Siz hiç soyarak aramalarını veya hayâ bölgelerini teşhir etmelerini veya tüm iç ve dış elbiselerini doğduğumuz gün ki gibi soymalarını duydunuz mu? Vallahi, bu her zaman beni ziyarete gelen bir arkadaş veya aile bireylerimi aklıma getirir (Amerika’da hiçbir akrabam olmamasına rağmen, bütün Müslümanlar benim ailemdir.)

Her ziyaret, benim iki kez soyunmam gerektiğini ifade eder. Onlar, tüm elbiselerimi çıkarmam için bana emrederler ve ben bunun son olmasını dilerim. Onun yerine, “Kıvırıcı” lakaplı şef hapishane bekçisi, “Gün” lakaplı başka biriyle ve diğer gardiyanlarla gelir, bana uyluklarımı açmam ve onu ileriye kıvırmam için emreder. Ve sonra hayvanlar gibi –ben bunu söylemekten gerçekten çok utanıyor ve sıkılıyorum, ancak ben onu üzerimdeki baskıları azaltmak ve Müslüman ümmetine dininin gerektirdiği vazife ve sorumlulukları hatırlatmak için anlatacağım onlar çok yakından, etrafımdakiler beni izler ve bana gülerken benim edep yerlerimi arar. Bekçi  grupları etrafımda yarışır…

En uzun zaman harcayan ve denetleyen kişi, en iyi işi yapmış sayılır. Onlar bu şekilde beni küçük düşürür ve alçaltırlar. Çünkü ben bir Müslümanım ve onların yaptıkları şeyler Allah tarafından açıkça yasaklanmıştır. Onlar neden bunu yapmalıydılar? Çünkü onlar avını buldular ve hedeflerini  başardılar. Onlar benim edep yerimde ne arıyorlar?

Benim hapishane hücresinden ziyaretçilerime verdiğim veya ziyaretçilerimin bana verdiği silahları mı, patlayıcıları mı veya ilaçları mı? Onlar her ziyaretçi geldiğinde bunu bana iki kere yaparlar ve bu yüzden ben utancımdan ve utanmaktan eririm ve bana bunu yapmalarındansa dünyanın açılmasını ve beni yutmasını dilerim. Bu dinlerini ve izzetlerini koruyan bu kişileri memnun eder mi?

Ey mertlik ve kardeşliğin insanları! Feda ve saygınlığın insanları!

Ey Allah’ın adamları! Derin uykunuzdan uyanın! Yankılanan seslerinizle dirilin! Yola çıkın, Ey Allah’ın adamları ve sesinize her yerde duyulması için izin verin! Ve tüm gücünüzle ve sesinizle korkusuzca seslenin! Dirilin Ey Allah’ın adamları ve tek vücut olarak hakkı ispat edip, tağutu reddedin! Ateş size dokunmayacak diye, size saldıranlara teslim olmayın! Hapishaneler âlimler ve suçluların uyuması içindir? Ölüm, ümmetimi kuşattı. “Allahu Ekber” deyin ve yaşamak için ölümü anlatın!

Rüzgârların üzerine yuvalarını inşa eden ulusu kim uyandıracak? Onlar uyuşturuldu ve komplolara hiçbir tepki göstermez oldular. Eğer onların âlimleri hücrelere doldurulursa, onlar koyun gibi olup kaybederler.

Allah’tan korkan cesaretli adamlar yok mudur?

Tağutları yıkacak ve onları alçaltacak kuvvetli kelimeler yok mudur?

Bir olup dirilin! Gelirinizin kaybolacağından korkmayın!” (2)

Vefatı

Mısır merkezli Cemaat-i İslâmi hareketinin kurucularından ve manevi liderlerinden olan Ömer Abdurrahman, vefatından önceki Çarşamba günü ABD yönetiminin kullandığı radyo cihazının yanı sıra ilaçlarına el koyulduğundan sağlık durumunun daha da kötüleştiğini ailesine bildirmiştir.

Tarih 18 Şubat 2017’yi gösterdiğinde yine bir yiğit ilim adamı daha yapılan işkencelere dayanamayarak 79 yaşında ruhunu Rabbine teslim etti. Şehit Ömer Abdurrahman…

İslam düşmanları her zaman bu yöntemle İslam’a ve Müslümanlara karşı zafer kazanacağını ummaktadır. Ancak tarihin gerçekleri onları hiç bir zaman haklı çıkarmadı, çıkarmayacak da. Allah azze ve celle hiç bir zaman İslam ümmetini hakkı savunan kimselerden mahrum bırakmadı.

Ömer Abdurrahman bizlere şu sözün hakkını vererek dünya hayatına gözlerini yumdu:

“Acziyet, yetenek ve nimetlerin kaybolması değildir. Asıl acziyet, yüce değerler uğruna çalışma azmini kaybetmektir.”

————————-

1. Usulu’d-Din: İtikadi meselelerle ilgilenen ilim.
2. https://muslumanesirlereozgurluk.wordpress.com/2011/09/07/esir-seyh-omer-abdurrahmandan-islam-ummetine-mektup/