“Ey Ebu Hâzim! Bizim neyimiz var, ne diye ölümden korkuyoruz?
Ebu Hâzim: Çünkü sizler ahiretinizi harabeye çevirip dünyanızı da imar ettiniz. O yüzden imardan harabeye taşınmak istemiyorsunuz.

Ed–Dahhak b. Musa anlatıyor:
Süleyman b. Abdulmelik, (Emevilerin 7. Halifesi) Mekke’ye giderken Medine-i Münevvere’ye uğrar, burada birkaç gün ikamet eder. Etrafındakilere şöyle der: “Medine’de Resulullah’ın ashabıyla karşılaşan kimse kaldı mı?
Dediler ki: “Ebu Hâzim vardır. Bunun üzerine ona haber gönderir, gelmesini taleb eder. Bunun üzerine Ebu Hâzim yanına gelince Süleyman şöyle der: Ey Ebu Hâzim! Bu katılık, bu soğukkanlılık nedir?
Ebu Hâzim: Benden nasıl bir katılık, bir soğukluk gördün ki,
Süleyman: Medine’nin bütün ileri gelenleri beni ziyaret etti sen gelmedin.
Ebu Hâzim: Ey müminlerin emiri! Olmayan bir şeyi söylemekten Allah’a sığın, bugünden önce sen beni tanımıyordun, bende seni hiç görmedim.
Bunun üzerine Süleyman, Muhammed b. Şihab ez-Zühri’ye dönerek şöyle dedi: “Üstat doğru söylüyor bense yanlış yaptım”
Süleyman devamla şöyle dedi:
“Ey Ebu Hâzim! Bizim neyimiz var, ne diye ölümden korkuyoruz?
Ebu Hâzim: Çünkü sizler ahiretinizi harabeye çevirip dünyanızı da imar ettiniz. O yüzden imardan harabeye taşınmak istemiyorsunuz.
Süleyman: İsabetli konuştun… Peki yarın Allah’ın huzuruna çıkış nasıl olacak?
Ebu Hâzim: “İhsan sahibi olanlar, gurbette olup ailesine kavuşan gibidir. Günahkâr efendisinden kaçıp, efendisine yakalanan köle gibidir.
-Bunun üzerine Süleyman ağlamaya başladı ve şöyle dedi: “Ah! Ah! Keşke bileydim, Allah’ın huzurunda bizler için neler var.
Ebu Hâzim dedi ki: “Amelini Allah’ın kitabına arz et”
Süleyman: “Cevabını nerede bulacağım”
Ebu Hâzim: “Muhakkak ki iyilik yapanlar nimetler içindedir”
Süleyman: “Peki Allah’ın rahmeti! Ey Ebu Hâzim: Allah’ın rahmeti nere de, Yok mu?”
Ebu Hâzim: “Allah’ın rahmeti ihsan edenlere yakındır.”
Süleyman: “Ey Ebu Hâzim, Allah’ın en değerli üstün kulu kimdir.?
Ebu Hâzim: Mürüvvet ve akıl sahibidir.”
Süleyman: “Peki, amellerin en faziletlisi hangisidir?”
Ebu Hâzim: “Haramlardan kaçınarak farzları yerine getirmek”
Süleyman: “Kabule şayan olan dua hangisidir?”
Ebu Hâzim: “İyilik görenin kendisine iyilik edenin duasıdır”
Süleyman: Sadakanın en faziletlisi hangisidir?
Ebu Hâzim: Yoksulluktan, dilenmek zorunda kalan kimseye… Az mala sahip olanın elinin emeğiyle kazındığından verdiği… Minnet ederek eziyet edilmeyen… Sadakadır.
Süleyman: “Peki, en adaletli en doğru söz hangisidir?
Ebu Hâzim: Kendisinden korktuğun veya kendisinden bir şeyler ümit ettiğin insanın huzurunda hakkı söylemendir.
Süleyman: “İnsanların en güzeli kimdir?”
Ebu Hâzim: “Allah’a itaat üzere amel eden ve insanlara bu yolu gösteren, bu yola irşat edendir.”
Süleyman: “Ahmak olan kimdir?”
Ebu Hâzim: “Zalim olduğu halde arkadaşının heva ve hevesine uyandır. Böylece başkasının hevesi için kendi ahiretini harcayan kimsedir.”
Süleyman: “Çok isabetli konuştun… Peki, bizim üstlendiğimiz işle ilgili ne dersin?”
Ebu Hâzim: “Ey Mü’minlerin emiri, beni bu sorudan muaf tutsan”
Süleyman: “Hayır, hem bana nasihat etmiş olursun”
Ebu Hâzim: “Ey Mü’minlerin emiri, senin ataların (Emeviler) kılıçla mağlup ettiler ve bu saltanatı Müslümanlarla istişare etmeden, onların rızasını almadan zorlukla ele geçirdiler. Öyle ki büyük katliamlar da yaptılar. Gördüğün gibi de – hiçbirine bir şey kalmadı- hepsi bu mülkü bırakıp gittiler.”
Bunun üzerine orada oturanlardan biri şöyle dedi: “Ne kötü konuştun ey Ebu Hâzim!”
Ebu Hâzim de dedi ki: “Asla! Yalan söylüyorsun. Zira Allahu Teâlâ âlimlerden hakkı beyan etmek ve onu gizlememek üzere ahit almıştır.
Süleyman şöyle dedi: “Peki, biz bu işi nasıl ıslah ederiz.”
Ebu Hâzim: “Zulüm ve haksızlığı terk edin, mürüvveti ahlak edinin ve eşit bir paylaşım yapın”
Süleyman: “Peki, bunu alma şekli nasıl olmalı?”
Ebu Hâzim: “Helalinden alırsın, ehli olanlara dağıtırsın…”
Süleyman: “Peki, Ey Ebu Hâzim! Ne dersin bizimle arkadaşlık etsen biz senden sen bizden istifade etsen.”
Ebu Hâzim: “Neuzu billah – (Aman Allah korusun)
Süleyman şaşkın bir şekilde “Niye öyle diyorsun?”
Ebu Hâzim: “Size azıcık dayanaktan, böylece Allah’ın hem dünya hem Ahiret acısını tattırmasından korkarım”
Süleyman: “Ne ihtiyacın varsa bize söyle halledelim.”
Ebu Hâzim: “Beni cehennemden koru, cennete koy”
Süleyman: “Bunun benim elimde olmadığını biliyorsun”
Ebu Hâzim: “O zaman başka ihtiyacım yok.”
Süleyman: “Peki, benim için dua et!”
Bunun üzerine Ebu Hâzim şöyle dedi: “Allah’ım! Eğer Süleyman senin dostun ise ona hem dünya hem ahiret hayrını nasip eyle. Yok değilse, onu sevdiğin ve razı olduğun amellere sevk et.”
Süleyman hemen müdahale edip “Yeter yeter” dedi.
Ebu Hâzim: “Veciz ama uzun dua oldu. Eğer layıksan! Eğer değilsen benim boşa kürek çekmemin bir manası yoktur.
Süleyman şöyle dedi: “Bana neyi tavsiye edersin?”
Ebu Hâzim: “Bazı tavsiyeler de bulunacağım sözlerimi de kısa tutacağım. Rabbini öyle yücelt ki, seni görmek istediği yerde aramasın. Olmanı istemediği yerde de görmesin.”
Ebu Hâzim, Süleyman’ın yanından çıkıp gidince arkasından yüzbin dinar gönderdi, yanına da şöyle bir not ekledi. “Bunu harca, biterse aynı miktarda daha çok var gönderirim.”
Bunun üzerine Ebu Hâzim şöyle cevap yazdı: “Ey Emirül mü’minin! Allah’a sığın, sen şaka olsun diye mi sordun! Bende bir bedel alayım diye mi cevapladım. Allah korusun! Kaldı ki ben bu malın sizin elinizde durmasına razı değilim, nasıl kendime reva göreyim. Birde sana şunu anlatayım: Musa (a.s) Meyden kuyusunun başına gelince, çobanların su çekip hayvanlarını suladıklarını gördü, kenarda bekleyen iki kadın da vardı, onlara sorunca çobanlar bitirmeden hayvanlarını sulayamadıklarını, babaları da yaşlı olduğu için bu işi kendilerinin yaptığını anlattılar.  Bunun üzerine, onlar için su çekip hayvanlarını suladı. Arkasından gölgeye çekilip şöyle dua etti: Ya Rabbi! Senin ihsan edeceğin hayırlara gerçekten muhtacım. O zaman Musa, hem aç hem korku halinde idi, buna rağmen insanlardan değil Rabbinden istedi. Kadınlar babalarının yanına gidince durumu babalarına anlattılar. Baba -ki Şuayp (a.s)’dı- şöyle dedi: Bu adam aç olabilir, git kızım adamı davet et diye kızlardan birine seslendi. Kız, Musa (a.s) yanına gelince yüzünü örtüp şöyle dedi: Babam, yardımın karşılığında ücretini vermek üzere eve çağırıyor. Kadının, ücretini vermek üzere demesi Musa’nın ağrına gitmişti. Fakat peşi sıra gitmekten de başka çaresi yoktu. Dağların arasında yapa yalnız ve aynı zamanda açtı.  Kadının peşinden gidince – rüzgâr da esiyordu- kadının elbiseleri vücuduna yapışıyordu, böylece kadının vücut hatları belli oluyordu. Musa şöyle dedi: Hanım efendi! Sen arkama geç “Şuradan git, buradan dön” diye tarif etti. Şuayp (a.s) yanına girince, baktı ki akşam yemeği için sofra hazır. Şuayp (a.s): Otur genç adam akşam yemeğini beraber yiyelim. Musa: Allah korusun, Şuayp (a.s): Neden aç değil misin? Musa: Evet açım ama bunu yaptığım yardımın karşılığı olarak sunulmasından korkarım. Ben öyle bir aileden geliyorum ki dinimizden en ufak bir şeyi dünya dolusu altın karşılığında satmayız. Şuayp (a.s): Hayır genç adam öyle değil. Bu benim ve atalarımın örfüdür, misafire ikram eder yemek yediririz. Bunun üzerine Musa oturup yemeğini yedi…
Şimdi, eğer bu yüz dinar benim anlattıklarımın bedeli ise şunu bilesin; zaruret halindeki leş, kan ve domuz eti bundan daha helaldir. Yok, eğer beytülmaldaki bir hakkım üzere verilmiş ise bu konu da dengim çoktur. Ya hepimize eşit davranırsın veya benim buna asla ihtiyacım yok. (Dârimi, mukaddime: 56, Hatip el-Bağdadi, Tarihu Bağdad c. 6 s. 69)
Peygamberlerin varislerine layık olan en yüce ahlak ile iffetli olmak ve hakkı söylemekten çekinmemektir. Zira çekinip söylenilmeyen her hak gizli kalmaktan, sadece kitaplar içinde yatıp durmakta ve nihayetinde zayi olmaktadır. Şunu bilelim ki zayi olan her haktan ilk olarak o hakkı bilip gizleyenler hesaba çekilecektir. Hangi hesap üzerine yapılırsa yapılsın; dünya hayatının gelip geçici menfaatlerini kaybetme korkusu, saygın insanlara saygı gösterme kaygısı veya fitne çıkarmama, ortam bozmama, hikmetli(!) üslupla hareket bunların hangisi olursa olsun, hakkın gizlenmesi sadece batılın ve yanlışın devamına yol açmaktadır.
Bu konu da ilim erbabı veya ilim talebesine yakışan beyninde sadece bilgi hazine eden âlimleri değil, hazine ettiği ilmi yeri ver zamanı geldiğinde her türlü bedele rağmen söylemekten tatbik edilmesini talep etmekten çekinmeyen Ebu Hâzim ve benzeri selefi salihinin eşsiz önderlerini örnek almaktır.
Ubade (r.a)’dan rivayet edildiğine göre şöyle dedi:
“Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e şu esaslar üzerine bey’at ettik.
– Kolay ve zor işlerde, hoşumuza giden gitmeyen konularda dinlemek ve itaat etmek.
– Yönetime ehil olan emîrlerle yönetim konusunda çekişmemek.
– Nerede bulunursak bulunalım hakkı söylemek.
– Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamak, çekinmemek.
(Müsned, c.37, s.353, hd.no: 22679, 22700, 22716, 22725, 22735)