Hayatı

Asıl adı Muhammed bin Muhyiddin bin Muhyiddin olan Ebussuûd’un, Arapça kökenli bir kelime olan Ebussuûd künyesini niçin aldığı konusunda kaynaklarda yeterli bilgi yoktur. Dedeleri ise Türkistanlı olup Semerkand’dan Anadolu’ya gelmişlerdir.
Ebussuûd’un babası Şeyh Yavsi Muhyiddin Muhammed el-İskilîbî (İskilip’te medfundur), meşhur bilgin Ali Kuşçu’nun kızı ile evlenir. Bu evlilikten Ebussuud Efendi, 17 Safer 896/30 Aralık 1490 tarihinde Çorum-İskilip’e bağlı bir eski yerleşim yeri olan İmad (Direklibel)’da doğmuştur.
Doğduğu yere nisbetle “İmadi” olarak da anılan Ebussuûd’un, diğer en meşhur künyesi ise “Hoca Çelebi”dir.
Ebussuûd Efendi; sade giyinişi, sahabe yolundan ayrılmamaya çalışması, çevresindekilere son derece yumuşak davranışı, dünya ve dünyalıklara düşkün olmamasıyla tanınmış bir kimsedir.
Şeyh Bedreddin’in Vâridât’ına şerh yazan bir Bayramî şeyhi olan babası, Fatih Sultan Mehmed’in oğlu Şehzade Bayezıd’ın Amasya sancak beyliği esnasında Şehzade’nin sevgisini ve dostluğunu kazanmıştır. Sultan İkinci Bayezıd tahta geçtikten sonra Şeyh Muhyiddin’i İstanbul’a davet etmiş ve kendisine büyük bir zâviye yaptırıp mülk olarak vakfetmiştir. Sultan, Şeyh Muhyiddin’in sohbetlerinden istifade etmiş, zamanın meşhur devlet adamları ve âlimleri de şeyhin sohbetlerine iştirak ederek kendisinden sohbet dinlemiş, zâviyesi gelenlerle adeta dolup taşmıştır.
Şeyh Muhyiddin, Sultan Bayezıd’a yakınlığından dolayı ‘Hünkar Şeyhi’ lakabıyla anılmıştır. Meşhur tarihçi Hoca Sadeddin Efendi bu durumu, ‘Sultanların şeyhi, şeyhlerin sultanı olmuş, herkesin gönlünü kazanmıştır’ sözüyle ifade etmiştir.

İlmi Şahsiyeti ve Şeyhu’l İslamlığı
Babası böyle bir ilmi kişiliğe sahip olan Ebussuûd Efendi, ilk eğitim tahsiline babasının yanında başlamış, sonra Müeyyedzade Abdurrahman Efendi ile Karamanlı Seyyid Süleyman’dan ders almıştır.  Onun için, “İlmin kucağında terbiye görüp büyüdü, fazilet pınarlarından sulanarak gelişip yetişti. Saygın bir konuma gelinceye kadar ilmin hizmetinde olmaya devam etti” denilmiştir.
Hocaların hocası Kemalpaşazade’nin “Bir gün gelecek Ebussuud, zamanın allâmesi olacaktır”dediği Ebussuud Efendi, Şeyhulislam Kemalpaşazade’nin dersleriyle ilmi olgunluğunu arttırmıştır.
II. Bayezid döneminde padişahın dikkatini çekerek “çelebi ulûfesi” denen öğrenim bursu olan 30 akçe ile taltif edilmiştir. Hocası Seyyid Karamânî’nin kızı Zeynep Hanım’la evlenmiş, bu evlilikten üçü kız beşi erkek sekiz çocuğu olmuştur. Oğullarından Mehmet Çelebi Halep kadılığı yapmış, Mustafa Çelebi ise Anadolu ve Rumeli kazaskerliği görevlerinde bulunmuştur.
Ebusuûd Efendi 1516 yılında İnegöl İshak Paşa Medresesi’ne müderris olarak atandıktan sonra, sırasıyla Davud Paşa, 1522 yılında Mahmud Paşa, 1525 yılında Gebze, ertesi yıl Bursa ve 1528 yılında da İstanbul Fatih Sahn-ı Seman medreselerinin müderrisliklerine getirilmiştir.
1533 yılında önce Bursa, sonra İstanbul kadısı olmuş, 1537 yılında Kânûnî Sultan Süleyman‘ın Korfu Seferi’nde Rumeli Kazaskerliği’ne getirilerek sekiz yıl bu makamda görev yapmıştır. 1545 yılında Fenarîzâde Muhyiddin Efendi’nin vefâtının ardından da yerine 55 yaşında Şeyhülislamlığa getirilmiştir. Ölünceye kadar tam 28 yıl 11 ay bu makamda kalmıştır. Ebusuûd Efendi, Kanuni Sultan Süleyman‘a “Kânûnî” adını kazandıran kanunların mimarı olmuş, özellikle o devirde şiddetle ihtiyaç olan ârazi kanunnamesini yazarak Tımar ve Zeametleri sistemli hale getirmiştir. Yine Dârulhadisler ile Tıp medreseleri ilk olarak, Ebussuûd Efendi döneminde medreseye ilave edilmiştir. Süleymaniye Camii’nin temel atma merasimini de Ebussuûd Efendi icrâ etmiştir. Ebussuud Efendi’nin İskilip ve İstanbul’da yaptırdığı çok sayıda cami, medrese, okul, çeşme gibi dönemi için önemli yapı vardır.
Genç yaşta müderris olduğu için de uzun zaman ders vermiş ve binlerce öğrenciye hocalık yapmıştır. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, yetiştirmiş olduğu talebelerinden başlıcalarını; başta kendi oğulları Ahmed, Mehmed ve Mustafa Efendiler, “Tacu’t Tevarih” sahibi meşhur Hoca Sadeddin Efendi, “Cenabi Tarihi”ni yazan Cenabi Mustafa Efendi, şeyhülislamlardan Abdülkadir Şeyhi, Bostanzade Mehmed ve Sunullah Efendiler, Malulzade Mehmed Efendi olarak zikreder.
Ebussuûd Efendi gayet çalışkan, müderrisliği esnasında derslerini kaçırmayan, bayram tatilleri dışında dersini asla ihmal etmeyen, müftülüğü zamanında her gün yüzlerce fetva vermesiyle meşhur olan bir kimsedir. Bir gün sabah namazından ikindiye kadar 1413 fetva verdiğini kendisi ifade etmektedir. Ayrıca Arapça ve Farsça dillerine hâkim olmasından dolayı kendisine sorulan her soruyu sorulduğu dilde cevaplamaya iletmiştir.
Fatih-Zeyrek civarındaki Çırçır’da bulunan konağında oturur, müslümanların sorularına cevap verirdi. Belli zamanlarda Topkapı Sarayı’na giderek padişahı ziyaret eder, ziyarete giderken devamlı bugün aynı yolu kullanırdı. Daha sonra onun ismine izafeten bu caddeye “Ebussuûd Caddesi” denildiği bazı kaynaklarda kaydedilmiştir.
İlim yolundaki ve toplumun sorularına cevap vermedeki çalışkanlığı ve gayreti ile her asırdaki ilim öğrenen ve öğretenlere örneklik gösteren Ebussuûd Efendi’nin, çalışmaları esnasında kâtipleri ona yetişemediğinden vardiyalı olarak çalışmışlardır. Yapılmasına karar verilen işleri asla unutmaması, toplumun problemleriyle yakından ilgilenmesi ve çalışanları vakitli vakitsiz teftiş etmesi, eksiklikleri yerinde inceleyerek gidermesi, onun en önde gelen hususiyetlerindendir. O’nun, dil ve belâgat ilimlerinin uygulanışı yönüyle Arap edebiyatının doruk noktasına ulaştığını belirtmek için O’na, “Zamanın görmediği, kulakların duymadığı sözler söylemiş” demişlerdir.  
Ebussuûd Efendi, fıkıh alanında verdiği fetvâlarıyla dönemin Osmanlı hukukuna büyük katkılarda bulunmuştur. Onun fetvaları daha sonra “Ebussuûd Efendi’nin Fetvaları” adıyla Enderun Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırılmıştır. Fıkıh alanında onun için “Zamanında Hanefi mezhebinin reisliği onda nihayet bulmuştur” denilmesi ve usûl ve furûda onun yetkin bir âlim olarak kabul edilip, “meselede müctehid veya ehl-i tercihten” sayılması, onun bu alandaki liyakatini anlatan ifadelerdir.(1)
Döneminde önemli bir konu haline gelen para vakıfları konusunda yazdığı “Risale Fi Vakfi’l-Menkuli Ve’n-Nükûdi” eserinde, para vakıfları konusunda problem olarak görülen hususları ele almış ve bu husustaki fıkhî sorunlara cevap vermiştir.
Ebussuûd Efendi, müstakil bir fıkıh kitabı oluşturacak çapta fıkhın bütün konularıyla ilgili fetvalar vermiş olmakla beraber, özel bir fıkıh kitabı yazınamıştır. Sebep olarak da, “Fetava-yı Bezzâziye gibi bir eser varken, fıkıh kitabı yazınaktan haya ederim” dediği nakledilmiştir.
Ebussuûd Efendi’ye, döneminde ilim konusundaki otoritesinden dolayı “Sultanu’l-Müfessirîn”, “Hatîbu’l-Müfessirîn”, “Numan-i (Ebu Hanife’nin asıl ismi) Sânî”, “Hoca Çelebi”, “Diyar-ı Rûm’un Zemahşerîsi”, “(Kemalpaşazâde’den sonraki âlim manasında) Muallim-i Sâni” denilmiştir.
Döneminde batıni bazı düşüncelere de verdiği mücadele ile toplumda yayılması beklenen bid’atlerin önüne geçen isimlerin önde gelenlerinden biri de odur.
Ebussuûd’un Kânûnî Sultan Süleyman’ın komutanlığında ordu ile birlikte Belgrad kalesine inince, kendisinden ayrılmayan talebelerinden bazısına Keşşâf tefsirinden Fetih Süresi’ni okutup haşiyesini yazdırmış, bu durum onun ne derece ilim sevgisi ile dolu olduğunun göstergesi olarak belirtilmiştir.
Sultan IL Selim zamanındaki Kıbrıs’ın fethi de Ebussuud Efendi fetvasıyla gerçekleştiği
gibi “Gaza-i ekber ve şehadet-i azime” olarak telakki ettiği Osmanlı-Safevi savaşları için de gerekli fetvalar yine onun tarafından verilmiştir.

Kânûnî Sultan Süleyman’ın Sandığı ve Ebussuûd Efendi

Kânûnî Sultan Süleyman ile hemen her seferde bulunan Ebussuûd, 1451 Budin Zaferi’nin ardından şehrin en büyük kilisesini camiye çevrilmesi sonrası ilk namazı kıldırmıştır.
Kânûnî Sultan Süleyman, bütün önemli meselelerde ona danışır, görüşlerini dikkatle dinler, sonra: “Bizi münevver kıldınız, Efendi!” der, hatta bazen de, “Her sözünüzde bir hikmet saklı üstadım” diye iltifatta bulunurdu. Vasiyetinde de kendisinin cenaze namazını kıldırmasını vasiyet etmiştir.
Hayatı seferlerde geçen Sultan Süleyman yine bir seferde iken vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilince, derhal defin işlemlerine başlandı. Bu vasiyeti üzerine sandık meydana çıkarıldı ve hazır tutuldu. 
Sultan Süleyman vefat ettiğinde vasiyeti yerine getirilerek, cenaze namazını Ebussuûd kıldırdı. Namaz sonrası Sultan’ın bir vasiyeti olarak şahsına ait özel küçük bir sandığın Sultan ile gömülmesine sıra geldiğinde, Ebussuûd buna karşı çıktı ve bu vasiyete göre hareket edilemeyeceğini söyledi. Bu vasiyeti yerine getirmeye çalışanlardan biri ile Ebussuûd arasında çıkan arbedede, adamın elindeki sandık yere düşer ve sandıkta bulunan yüzlerce kağıt parçası dağılır. Ebussuud Efendi bunlardan birini eline alıpta, bu kağıtların Kânûnî döneminde kendi verdiği fetvalar olduğunu görünce; “Ah Süleyman ah, kendini kurtardın, bakalım Ebussuud ne yapacak” demiş ve ağlamıştır.

Kânûnî Sultan Süleyman’ın Ebussuûd Efendi’ye Mektubu

Kanuni şehit olacağı Zigetvar Seferi’ne giderken, Ebussuûd’a şu mektubu yazar:
“Hâlde hâldaşım (halimde benimle ayni hâlde olan), sinde sindaşım (yaşça bana yaşıt olan), âhiret karındaşım (âhiret kardeşim), tarik-i Hak’ta yoldaşım (Hak yolunda, beraber yol aldığım) Molla Ebussuûd Hazretleri dua-i bi-hadd iblağından (sınırsız dua ilettikten) sonra; Nedir haliniz? Ve nicedir mizac-ı lâzımü’l-imtizâcınız? (Bünyeniz nasıldır, durumunuz ne hâldedir?) Sıhhatte ve afiyette misiniz? Hazret-i Hakk hizane-i hafiyesinden (gizli hazinelerinden) kemal-i kuvvet ve selamet eyliye. Bimennihi ve keremihi (iyilik ve keremiyle) lütuflarından niyaz olunur ki, evkat-ı müteberrikede (mübarek vakitlerde) bu muhlislerini (samimi, ihlaslı) kalb-i şeriflerinden ihrac ve iz’ac etmiyeler (yani mübarek vakitlerde, ihlaslı şerefli kalbinizden bizleri atıp çıkarmayın). Ola ki küffâr-ı hakisar münhezim ve mükedder (kafirler yerle bir olup, hezimete uğrasın ve kederlensinler) ve asakir-i İslam umumen mansur ve muzaffer olup (İslam askerleri de yardım edinilmiş ve zafer kazanmış olup) rızaullahu teâlâya muvafık-ı amel ola.”(Allah’ın rızasına uygun iş olsun). Dua, Ed-dua, summeddua, bende-i Huda Suleyman-i biriya (Dua, yine dua hep dua… Allah’ın kölesi gösterişsiz Süleyman).”

Yarın Hakkın Divanına Varınca, Süleyman’dan Hakkın Alır Karınca

Kânûnî Sultan Süleyman, bir gün Topkapı Sarayı’nın arka bahçesinde bazı meyve ağaçlarını karıncaların sardığını görür. Yanındakiler, “İlaçlarsın, kireçlersin geçer ve böylece karıncalardan kurtulursun” der ancak sultan bir karar veremez. “Acaba caiz olur mu?” diyerek Ebussuûd Efendi’ ye sorma kararı alır. Ancak Ebussuûd Efendi’yi makamında bulamaz. Sorusunu bir kağıda şu şekilde yazdığı şiir ile dile getirip odasına yazarak bırakır.
Dırâhta ger ziyan virse karınca (Meyve ağaçlarını sarınca karınca) Zarar var mı karıncayı kırınca (Günah var mı karıncayı kırınca)
Bir süre sonra Ebussuûd Efendi gelir, kağıt parçasını görür ve okur. Sorunun cevabını altına hem de şiirin nazmına uygun olarak şöyle cevaplar:
Yarın Hakk’ın divanına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca.

Bazı Fetvâları

Yazma nüshalarda, bütün bu fetvaların sonunda ekseriya “Ebussuûd el-hakîr” veya sadece “Ebussuûd” kaydı bulunmakta ve arada bir bahsi tamamlamak için alınan, diğer şeyhülislâmlara ait fetvalar da aynı şekilde kendi imzaları ile kaydolunmuş bulunmaktadır.
* Bir köyde veya mahallede mescid olmayıp, cemâatle namaz kılmasalar, hükûmet bunlara zorla mescid yaptırmalıdır. Cemâati ihmal edenleri tâzir etmelidir. Dokuzyüzkırk (m. 1533) senesinde bu husûsta her vilâyete emr gönderilmiştir.
Soru: Bir dilenci gelip: “Allah aşkına, Peygamber aşkına; Allah’ı seversen, Peygamber’i seversen bana bir akçe ver” dese, o dilenciye: “Allah versin!” tarzında cevap verilse veya hiç bir yardımda bulunulmasa günaha girmiş olunur mu?
Cevap: Sevmek, vermeyi gerektirmez… Vermemesi sevmemesine bağlı değilse, hiçbir hatâ ve günah yoktur.
Soru: Cenâb-ı Hak Hazretleri mekan mefhumundan münezzehtir. Böyle olduğu halde “Allah göklerdedir” tarzında mı veya bir başka şekilde mi inanmak gerekir?
Cevap: “Allahu Teâlâ bütün mekanlardan münezzehtir. Gökler, yerler onun idâresindedir. İlmi ve gücüyle onlara hâkimdir” tarzında İtikad etmek gerekir. Dua anında elleri yukarı kaldırmak, üst cihetin, semânın, duanın kıblesi kabul edilmesinden dolayıdır.
Evlenmede Velinin İzni ve Kadının Nikah Kıymasının Önemi: Ebussuûd Efendi yargılamada ve fetvada Hanefi mezhebinin görüşlerini esas almada titizlik göstermiş olsa da mezhepte yerleşik görüşlerden vazgeçip sistem içinde farklı çözüm arayışlarına gittiği görülür. Nitekim Hanefî mezhebindeki bulûğa eren kızların velilerinin izin veya icâzetini almadan evlenebilecekleri şeklindeki hâkim görüşten Ebussuûd döneminde vazgeçilmiş, İmam Muhammed’in bu konudaki tercihi benimsenerek kızların ancak velilerinin izniyle evlenebilecekleri görüşü kabul edilmiş, kadıların velinin iznini almadan nikâh kıymaları veya buna izin vermeleri yasaklanmıştır. Ebussuûd Efendi’nin nikâhların ancak kadıların izin ve bilgileri dahilinde kıyılması konusunda titizlik göstermesi, kadıların izni olmadan evlenen kimselerin ileride ortaya çıkabilecek bu nikâhla ilgili ihtilâf ve taleplerinin mahkemece dinlenmeyeceğini beyan etmesi, akıl hastalığının boşanma sebebi olmasına imkân tanıması, kahve içmenin cevazına, ibret gözüyle seyretmek şartı ile gölge (karagöz) oyununun meşrû olduğuna fetva vermesi ve birçok konuda Hanefî mezhebi içindeki farklı görüşlerden faydalanmaya imkân tanıması, onun fıkhî hüküm ve fetvalarda sosyal şart ve ihtiyaçları göz önünde bulundurduğu, müctehidlere ait görüşler arasında tercih yaptığı, klasik literatürde yerleşik kuralları yorumlayarak yeni meselelere uygulamakla birlikte hukukta sistem ve istikrarı da bozmamaya özen gösterdiği şeklinde açıklanabilir. 
Sigara Hakkında
Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi, Amerika kıtasının keşfinden sonra keşfolunup bütün dünyayı saran tütün iptilâsı üzerine şu sözleri söylemiş:
Bir acayip bid’at gelmiş cihana,
Aman ha değmesin ehl-i imana!
“Duhan” diye isim vermişler ona,
Tütsü verir çıksın diye imana!
Bazı imamlar nûş edip içerler,
İçip de mihraba niçin geçerler?
Melekler istikrâh edip kaçarlar,
Şikâyet ederler varıp Rahmân’a
Enbiyâdan hiçbir kimse içmedi
İçin diye tembih dahî etmedi
Seleften hiç kimse alıp-satmadı,
Ticareti haramdır bezirgâna
Ebusuûd’un Kaza Ve Kader Risalesi (2)
Soru: “Din bilgisi kuvvetli olan bir kimse nefsine uyup gece-gündüz günah işlese, tanıdıkları kendisine emr-i ma’rûf ve nasihat ettiklerinde bunlara karşı; “Benim içki içeceğimi, Allahu Teâlâ ezelde takdîr edip, Levh-i mahfûzda yazmıştır. Onun için ister istemez bu günahları bana yaptırmaktadır” dese, ya’nî insan kaza ve kadere mağlup bir hâldedir. Kaderi yerine getirmeye mecbur ve günah işlemekte ma’zûrdur dese, bu sözünü akl ve nakl ile ispata kalkışarak dese ki: Allahu Teâlâ, hiçbir şeyi yaratmadan önce, yapacağı şeyleri biliyordu. Bunlar, elbette meydana gelecektir. Yaratmayacağı şeyleri de biliyordu. Bunlar da elbette meydana gelmeyecektir. İnsanlar, bunları hiç değiştiremez…” dese, bu kimseyi günah işlemesine bırakmak caiz olur mu? Yoksa bunu, itikadından vazgeçirip, tövbe etmesi emr
Cevap: Bunu o halde bırakmamalıdır. Sözlerinden anlaşıldığı gibi, “İnsan günah işlemeğe mecbûr ve kötülüklerinde ma’zûrdur. İbâdetlere sevâb, günahlara azâb olmaz” diye inanıyorsa, zındıktır. Hemen öldürülmesi lâzımdır. Eğer ibadetlere sevâb, günahlara azâb vardır amma, insan bunları yapmaya mecbûrdur. Herkes kaza kader elinde esîrdir diye, günahlarına üzülüyorsa, bu bozuk itikadını düzeltmesi emr olunur. Sözlerinin yanlış olduğu bildirilir ve doğrusu anlatılır.
Öne sürdüğü delillere de cevap şöyle verilir: Yapılacak günahları, Allahu Teâlâ ezelde biliyordu. Fakat insanın iyiliği, kötülüğü, cennetlik, cehennemlik olacağı son nefeste belli olur. Peygamberimiz (aleyhisselâm) buyurdu ki: “Sizden bir kimse cennet ehlinin amellerini öyle işler ki,  kendisi ile cennet arasında sadece bir arşın mesafe kalır; derken kitabın hükmü ön plana çıkar ve o kimse bu sefer cehennem ehlinin amellerini işlemeye başlar ve cehenneme girer. Yine bir kimse cehennem ehlinin amellerini öyle işler ki, kendisi ile cehennem arasında sadece bir arşın mesafe kalır; derken  kitabın hükmü ön plana çıkar ve o kimse cennet ehlinin amellerini  işlemeye başlar ve cennete girer.” (Bu hadis, Nesaî hariç bütün kütübü sittede geçmektedir. bk. Kenzu’l-Ummal, h. No: 576).
Bu günah işleyen âlim, bu hal üzere yaşayıp ömrü bu halde tamamlanacağını Allahu Teâlâ’nın bildiğini nereden anladı ki kendini, son nefese kadar günah işlemeğe mecbûr sanıp, iyi olmaktan ümidsiz bulunuyor. Birçok inadçı, azgın kâfirlerin, son günlerinde imana geldiği çok görülmüştür. Kendinin de, böyle düzeleceğine niçin ihtimâl vermiyor. Niçin iyiliğe dönmüyor? Ölünceye kadar günah işliyeceği, kendisine bildirildi mi? Belli bir kâfirin bile ebedî kâfir kalacağını, Allahu Teâlâ’nın bildiği bir mesele olduğundan kimse söyleyemez…
İrâde ile yapılan işleri yapmak arzusunu, Allahu Teâlâ’nın yaratması da cebr olmaz. O arzuyu Allahu Teâlâ yaratır ise de insan kesb etmektedir. Allahu Teâlâ’nın irâdesi, birşeyi yalnız yaratmaya veya yalnız yaratmamaya mahsûs olmayıp, her ikisine de şâmil olduğu gibi insanın irâdesi de böyledir. İşi yapmayı da yapmamayı da irâde edebiliriz. Yani yapmayı istediğimiz anda, yapmamayı da istiyebiliriz… Herşeyin doğrusunu Allahu Teâlâ bilir.”
Vefâtı
Osmanlı’nın 28 yıl 11 ay şeyhulislamlığını yapan –Osmanlı’da en uzun şeyhulislamlık yapan kişidir- ve ilmi ile yaşadığı zamanı aydınlatan, ömrü ilim öğrenme ve öğretme ile geçen Ebussuûd Efendi, 23 Ağustos 1574 tarihinde 84 yaşında İstanbul’da vefât etmiştir. Şahsiyeti o kadar ün saldı ki ölümünde Mekke ve Medine halkları da gıyabında cenaze namazı kıldı. Mezarı İstanbul Eyüp Meydanı’nda, Sokullu Mehmed Paşa Türbesi’nin yanında kendi yaptırdığı medresenin bahçesindedir.
Cenaze namazını kâdıasker Muhşi Sinan Efendi, Fatih Camii’nde kıldırdı. Cenaze namazı için o devrin alim‎leri, vezirler, divan erkânı ve halk, büyük bir kalabalık hâlinde top‎landı.
Yaşı ilerlediğinde ilimden uzaklaşmanın üzüntüsünü şöyle dile getirmiştir:
“Arzu ve istekteki sağlamlığım (akl-ı selîmim) benden uzaklaştı
Yerine onun, gözyaşı, ihtiyarlık ve zayıflık durdu oturdu.” 
Ebussuûd Efendinin talebelerinden ve devrin en meşhur şairlerinden olan Bâki Efendi, Ebussuud Efendiyi metheden şu şiiri yazmıştır:
“Şer-i efâdıl-âfâk müftî-i âlem.
Sipihr-i fazl-u-kemâl, âfitâb câh-ü-celâl.
İmâm-ı saff-ı efâdıl, emîr-i hayl-i kirâm.
Emîn-i dîn-ü-düvel, hâce-i hûceste hısâl,
Ebû Hânîfe-i sânî Ebussuûd ol kim,
Fezâil içre olupdur efâdıl ona ıyâl.”
Günümüz Türkçesiyle; 
“Ün yapmış üstün ilim adamlarının başı ve müftüsü,
Kemal ve faziletin seması, güneş mertebeli ve güneş otoriteli. Âlimlerin önderi, cömertler zümresinin başı. Din ve devletin emniyeti, güzel huyların nümunesi.
İkinci Ebu Hanife denilen o Ebussuûd ki,
Tam bir fazilet timsali, diğer âlimler onun çocukları.”
Eserleri
İrşadü’l Akli’s Selim İla Mezaye’l Kur’ani’l Azim (Ebussuûd Tefsiri): Eserleri arasında en meşhur olanıdır. Bu tefsiri yazarken kaynak olarak “Keşşaf Tefsiri” ile İmam Beydâvi’nin “Envâr-üt Tenzil” isimli eserlerinden istifade etmiş, kaynak olarak onları göstermiştir.
Evliya Çelebi, bu tefsirden, Seyahatname adlı eserinde şöyle bahsetmiştir: “Üç bin ulemadan ve bin yedi yüz ‎kadar muteber tefsirden istifade etmek, feyz almak suretiyle yazdığı tefsir, hâlen âlimler arasında makbul ve methedilen bir tefsirdir. Ona denk bir tefsir yoktur.”
“Mir’ât-ı Kâinât” müellifi Nişancızâde de bu tefsîr için; “Yazdığı güzel tefsîr-i şerîfi dünyânın en güzel tefsîrlerindendir” demiştir.
Ebussuûd Efendi, bu tefsîrini nasıl yazdığı hakkında yaptığı açıklamanın bir bölümünde Keşşaf Tefsîri‘nin ve İmâm Beydâvî’nin Envâr-üt-Tenzîl adlı tefsîrinin, yazılmış tefsîrlerin en meşhûru ve seçilmiş tefsîrler olduğunu belirttikten sonra şöyle demektedir: “Önceden bu iki kitabı okuyup incelemekle meşgul olurken, bunların ihtivâ ettiği cevherlere, kıymetli bilgilere, diğer kitaplarda bulduklarımı da ilâve etmek sûretiyle, güzel bir uslup ile tertib etmek ve Allahu Teâlâ’nın lütfu olarak kalbime doğan şeyleri de Kur’an-ı Kerim’in şânına uygun bir şekilde ilâve edip, Sultan Süleymân’ın hazîne-i şâhânesine hediye etmeyi düşündüm. Lakin seyahatlerim azmime mâni oldu. Yapılacak işin büyüklüğü beni tereddüde düşürdü. Aradan aylar ve yıllar geçti. Meşguliyetin çokluğu, muhârebelerde, seferlerde, beldelerde dolaşmam bu işe mâni oldu. Baktım ki fırsat elden gidiyor, ecel yaklaşıyor, hayat güneşi batmak, sönmek üzere, artık meşgalemin çokluğuna bakmadan arzu ettiğim kitabı yazmaya karar verdim. Allahu Teâlâ’ya sığınarak işe başladım.”
Bu tefsir 1566 senesinde yazılıp tamamlandı. Tefsir yazılıp tamamlandıktan sonra, Mekke’ye ve Medîne’ye iki nüsha gönderilip, o zaman ilim öğrenmekte olan talebelerin istinsâh edip, yazarak çoğaltmalarına izin verildi. Bu tefsirin İstanbul ve Anadolu’nun muhtelif kütüphânelerinde bulunan çok sayıda nüshaları vardır. İlk baskısı 1858-1868 seneleri arasında, Bulak’ta müstakil olarak yapılmıştır.
1952 senesinde, Mısır’da beş cild hâlinde beşinci baskısı yapıldı. Boğaziçi Yayınları tarafından eser, 12 cilt olarak Türkçe’ye kazandırılmıştır.
Ebussuûd Efendi’nin bu tefsîri üzerine şerh ve ta’likler, incelemeler yazıldı. Bu tefsir, Mısır’da Ezher’de yıllarca ders olarak okutulmuştur.
Diğer Bazı Eserleri: Meâkıdü’t-Taraf fî Evveli Tefsîri Sûreti’l-Fethi min el-Keşşâf (Ebussuûd’un bu eserini Budin seferinde yazdığı nakledilmektedir.), Risâle fî Bahsi Îmâni’l-Fir’avn. Kanunnameler (Ebussuûd Efendi’nin fetvâ şeklinde tertib ettiği kısımları ihtivâ eden bir eseri), Ma’rûzât (Çeşitli fıkhi ve ameli hükümler), Fetâvâ Kâtiplerine Tenbîh, Risâletü Vakfi’n-nukûd, Bidâatü’l-kadî li-ihtiyâcihi fil-müstakbel ve’l-mâzî, Fetâvâ Kâtiblerine Tenbih, Ğamezâtü’l-Melîh fî Evveli Mebâhısi’l Kasrı’l-âm Minet-Telvîh, Tevâkıbü’l-Enzâr fî Evveli Menârü’l-Envâr, Risale fi beyanı’I-kaza ve’l-kader (Yukarıda bir kısmına değinilen kaza ve kader risalesi), Ta’likatün alel-Hidâye (Burhâneddîn Mergınânî’nin “El-Hidâye” adlı meşhûr eserinin “Kitâbü’l-bey’” kısmına yazdığı bir ta’likdir.), Duanâme (yalın bir dil ile yazılmış dualar ve bunlarla ilgili hadisler), Tuhfetü’t-Tullâb fi’l-Münâzarât, Kaside-i Mimiyye (Şiir kitabı)
Türkçeye Çevrilen Eserlerinden Bazıları
Şeyhülislam Ebussuud Efendi ve Fetvaları, Pehlul Düzenli, OSAV.
Ma’rüzat, Şeyhülislam Ebussuud, Hazırlayan: Pehlul Düzenli, Klasik Yayınlar.
Ebussuûd Efendi’nin Fetvaları, M. Ertuğrul Düzdağ, Enderun Yayınları .

————————-

1. Leknevî, el-Fevâidü’l-behiyye, 140; Bilmen, Tabakât, II, 653
2. http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Islam-Alimleri-Ansiklopedisi/Detay/EBUSSUUD-EFENDI/3280 (Kısaltılarak alıntılanmıştır.)
KAYNAKLAR
Yeni Rehber Ansiklopedisi, Ebu’s-Suûd Efendi, cilt 6, s.22.
İslam Âlimleri Ansiklopedisi, Ebu Suud maddesi.
Akgündüz Ahmet, TDV İslam Ansiklopedisi Ebussuûd Maddesi, cilt: 10; sayfa: 365-371.
Şen Ercan, Sıradışı Bir Şeyhulislâm Ebussuûd Efendi, Tohum Dergisi, Sayı 156/Güz 2016.
http://www.mepanews.com/biyografi/5947-mehmet-ebussuud-efendi.html
http://www.biyografi.info/kisi/ebussuud-efendi
https://ebussudtefsiri.wordpress.com
Düzenli Pehlül, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi: Bibliyografik Bir Değerlendirme, Türkiye Araştırmaları Literatiir Dergisi, Cilt 3, Sayı5, 2005, 441-475.