İslam tarihi, göz kamaştıran fetihlerle doludur. Bu ümmetin erleri İslam davası uğruna mallarını, canlarını feda etmekten geri kalmayarak İslam dininin bu günlere kadar gelmesine vesile oldular. İslam ümmeti, bu fedakâr şahsiyetleri ve onların fetihlerini kıyamete dek hatırlarında tutmaya devam edecektir. Ümmetin hafızasında daima diri kalacak olan bu fetihlerin en başında şüphesiz Allah’ın(cc), Nebisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ihsan etmiş olduğu, şehirlerin anası olan Mekke’nin fethi gelmektedir.

Aslında her şey bir rüya ile başlamış ve onunla zirveye ulaşmıştı. Hz. Aişe’nin bildirmesiyle İslam’ın bu kutlu serüveni Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem’in sadık rüyalarıyla başlamıştı. Ve şimdi tarihler yirmi sene sonrasını gösteriyordu. Yani Hudeybiye öncesi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem’in gördüğü rüyanın (1) tecellisi sayılan Mekke’nin fethi…Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkarmıştı.” (2) Bu iki rüya arasında ne kadar çok şey yaşanmıştı. Ne çok Müslüman işkence görmüş, davasından dönmeye zorlanmış; ne çok Müslüman bulundukları mukaddes şehirden hicret etmek zorunda kalmıştı. Ölümle defalarca yüz yüze gelen, türlü türlü sıkıntılara maruz kalanlar bu Müslümanlar değil miydi? Evet; ama bütün bunları daha en başından Varaka b. Nevfel haber vermemiş miydi: “Nefsim, yed-i kudretinde olana and olsun ki Sen, bu ümmetin Nebisi’sin. Daha önce Musa’ya gelen Nâmus gelmiş Sana. Unutma ki Sen, bu sebeple yalancılıkla itham edilecek, eziyet ve işkencelere maruz kalacak ve akla gelmedik düşmanlıklarla karşılaşacaksın. Keşke ben o gün genç olsaydım, yaşıyor olsaydım da, kavminin Seni çıkarıp yurdundan kovacakları güne yetişip, o gün Sana destek verseydim.” (3)

Bugün Nebi sallallahu aleyhi ve selem, bir zamanlar ayrılmak zorunda kaldığı bu mübarek şehre, muzaffer ama mütevazı bir komutan olarak geri dönüyordu. Mekkeli müşriklerin bir planı varsa Allah’ın da yazmış olduğu bir kanunu vardı:

Kâfir olanlar peygamberlerine dediler ki: ‘Ya sizi yurdumuzdan kovarız yahut bizim dinimize dönersiniz.’ Rab’leri de onlara vahyetti ki: ‘Elbette Biz o zalimleri helak edeceğiz ve onlardan sonra yurtlarında sizi yerleştireceğiz. İşte bu, benim makamımdan ve tehdidimden korkanlar içindir.’ “ (4)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem davetini Safa tepesinde ilan ettiğinde en yakın akrabaları bile ona iman etmemişti. İman etmedikleri yetmezmiş gibi müminleri de yollarından döndürmeye çalışıyorlardı. Kendilerini hakka davet edene tabi olmaları gerekmez miydi? Kurtuluşları için kendini paralayan bu İnsana kulak verseler olmaz mıydı? Ama içlerindeki kin ve nefret bu hakikati görmelerine maniydi. Buna karşılık Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem yılmıyor, davasını anlatmaktan vazgeçmiyordu. Çünkü Allah(cc) kendisine “Emrolunduğun şeyi, kafalarını çatlatırcasına tebliğ et; müşriklere de aldırma.” (5) Buyuruyordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem bu emir gereğince gerek panayırlarda gerekse hac mevsimlerinde insanlara bu dini anlatmaktan vazgeçmiyordu. Buna karşılık müşrikler de vazgeçmiyorlar, Müslümanlara yaptıkları baskıyı her geçen gün arttırıyorlardı. Başlangıçta sözlü olarak başlayan bu baskılar zamanla her yönlü boykota ve ağır işkencelere dönüşmüştü. Bu baskılar nedeniyle Müslümanlar iki sefer Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmışlar, en sonunda davaları için Medine’yi yurt olarak seçmişlerdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem Medine’ye hicret etmişti; ama gözleri hala Mekke taraflarını arıyordu. Allah (cc) namazda Mescid-i Harama yönelmeyi arzulayan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem’e bir hediye olarak kıblenin Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Harama çevrilmesini murad etmişti. Müslümanlar da, özellikle muhacirler, kalplerinde aynı arzuyu taşıyorlardı. Çünkü beş vakit namazlarında Kâbe’ye yönelmek, Mekke’yi de yâd etmeye bir vesile olacaktı.

Mekkeli müşrikler, Müslümanları Medine’de de rahat bırakmıyorlar, Yahudileri Müslümanlara karşı kışkırtıyorlardı. Müslümanlar da Allah’ın kendilerine savaş iznini vermesini arzuluyordu. Allah’tan gelen savaş izniyle birlikte müşriklerle Müslümanlar arasındaki silahlı mücadele yılları başlamıştı. Bu dönem içerisinde Medine çevresindeki bölgelere karşı seriyye ve gazveler gerçekleşmiş, Mekkeli müşriklerle de Bedir, Uhud ve Hendek savaşları yapılmıştı. Bu savaşlar esnasında müşriklerden birçok lider öldürülmüş, Müslümanlardan da birçok şehit verilmişti. İlahi kader Müslümanlarla müşrikler arasında Hudeybiye anlaşmasının vuku bulmasıyla tecelli etmişti. Anlaşma ilk bakışta tamamen Müslümanların aleyhine gözüküyordu. Böyle bir anlaşmanın yapılmasını ve anlaşma esnasında yaşananları Ashab-ı Kiram kabullenememişti. Sahabenin önde gelenlerinden Hz Ömer bile bu anlaşmadan derinden etkilenmişti. Hatta Ashab-ı Kiram öyle bir şaşkınlık içine düşmüştü ki; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem’in “Kalkınız, kurbanınızı kesiniz ve tıraş olunuz” buyruğuna rağmen hiç kimse kalkmamıştı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem kalktı, kendi kurbanını kesti ve tıraş oldu. Sonrasında ise “kendisine bütün dünyadan daha sevimli gelen (6)” ve Müslümanlara müjde olarak indirilen şu ayetleri okudu; “Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru yola iletir. Ve Allah sana, şanlı bir zaferle yardım eder.” (7)

Hudeybiye anlaşması hakkında inen bu ayetler Mekke’nin fethinin bir müjdesiydi. Çünkü bu anlaşma sayesinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem Mekkeli müşriklerden gelebilecek saldırılardan kısmen emin olmuş ve diğer bir tehlike olan Yahudilerin üzerine yürümüştü. Yahudilerin teşkil ettiği tehlike bertaraf edildikten sonra ise rahat bir şekilde Mekkeli müşriklerle gerektiğinde mücadele edilebilirdi. Ayrıca bu anlaşmanın sağladığı rahat ortamın etkisiyle, insanlar karşılıklı olarak fikir alışverişinde bulunmaya ve İslam’a daha hızlı girmeye başladılar. Böylece, Mekke’nin fethinde Ebu Süfyan’ı hayretler içerisinde bırakacak olan o kalabalık kitle oluşmaya başlamıştı. Hudeybiye anlaşmasının Mekkeli müşriklerin müttefiklerince bozulmasından sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem Müslümanlara savaş için hazırlık yapmalarını emretti. Ancak nereye gideceklerini gizli tuttu ve en yakınlarına dahi söylemedi. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem Kureyş’i ansızın bastırmayı planlıyor ve kan dökülmesini istemiyordu. Bu nedenden dolayı, “Bugün savaş günüdür. Bugün Kâbe’ye sığınanların bile kanı helal olacaktır” diyen Sad b. Ubade’den sancağı almıştı. Allah’ın dilemesiyle, Kureyş’in direnmesine fırsat verilmeden Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem ve beraberindeki Müslümanlar Mekke’ye girdiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem, mübarek devesinin üzerinde tevazudan iki büklümdü; o kadar eğilmişti ki, neredeyse mübarek sakalları, bineğinin semerine değecekti. “Allah’ım! Esas önemli olan, ölüm ötesi âlemin hayatıdır!” diyordu. Terekesinde ise kölelikten kumandanlığa yükselttiği Hz. Zeyd’in oğlu Üsâme vardı. Böylesine tarihi bir yolculukta bineğinin arkasında bulunan kişi, ashabın en önde gelenlerinin çocukları veya kendi torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin değil, İslâm ile ellerinden tutulacağı âna kadar kimsenin yüzüne bile bakmadığı esmer tenli bir kölenin oğlu Hz. Üsâme’ydi! Bugün Mekke’ de ne çok şey değişmişti! İlk dönemlerde kızgın kumlarda ağır taşlar altında ezilen köle Bilal(r.a) bugün Allah’ın en kutsal kabul ettiği Kâbe’nin üzerindeydi. Daha dün, işkence altında “Allah birdir” dediği için ezilirken bugün Kâbe üzerinde en yüksek sesle “Allah’u Ekber” nidasını yükseltiyordu. Dün Mekkeli müşriklerin Müslümanlar hakkında ölüm kararları aldıkları yer, bugün Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve selem Mekkelileri bağışladığı yer olmuştu. (8) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem “Ben bugün size, kardeşim Yusuf’un, “Bugün sizin için kınama yoktur; umulur ki Allah da hatalarınızı affeder; çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir!” dediği gibi derim. “Haydi, gidin; hepiniz hürsünüz!” buyurmuştu. Daha dün putların içini doldurduğu Kâbe, bugün onlara mezar olmuştu. Daha dün, batıl hakkı bastırmaya, yok etmeye çalışırken bugün Hak gelmiş batıl zail olmuştu. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdu. “ (9)

Allah’ım! Ne büyük bir nimetti bu! İki rüya arasında gerçekleşen…

————————-

1. Rasûlullah’ın (sav) kendisini tavaf ederken gördüğü rüyası: Hudeybiye öncesi

2. Fetih suresi 27. Ayet

3. Bkz. Buhâri, Sahîh, 1/4 (3); Müslim, Sahîh, 1/97, 98

4. İbrahim Suresi 13- 14. Ayet

5. Hicr Suresi 94. Ayet

6. Bkz. Müslim, K. 32, B 34, h. 97.

7. Fetih Suresi 1-3 Ayetler

8. Medine’deyken bir gün Allah Resulü (sav) Cabir’e(r.a), “Allah (cc), bize Mekke fethini müyesser kıldığında bizim konaklayacağımız yer, Mekke müşriklerinin küfür üzerine aleyhimizde ittifak edip tavır aldıkları Kinâneoğullarının Hayfıdır!” demişti. O gün müşrikler burada bir araya gelmiş ve Müslümanları Mekke’den sürüp yalnız başlarına ölüme terk etme kararı almışlardı. Ancak kaderin hükmü daha farklıydı ve işte şimdi Allah Resulü ve ashabı, daha o günden tarifini verdiği yere gelmiş ve ölümlerine ferman kesilen yerden, muzaffer olarak, Mekke’ye giriyorlardı. Bkz. Vâkıdî, Megâzî 558; Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ 5/230.

9. Bkz. İsra Suresi 81. Ayet