İslam’ın ‘tevhid’ dini olması, kendisini sadece itikad alanında gösteren sınırlı bir özellik değildir. Tevhid inancı, hayatımızın her anı için bir düzenleme getirmiş olan İslam’ın tüm hükümlerinde varlığını hissettiren kapsamlı bir inanç biçimidir. Birlemek, tek hale getirmek manasında olan ‘Tevhid’ üzerine yükselmiş olan İslam, insanları belirli temeller üzerinde birleştirmek ister. Ayet ve hadislerde, bir yandan ehli kitab örnek gösterilerek Mü’minler’in tefrikadan uzak durmaları öğütlenirken öte yandan da bir ümmet-cemaat teşkil etmeleri istenmektedir. Ancak şu var ki; İslam insanlar arasındaki tüm farklılıkları ortadan kaldırmak gibi bir uğraş içinde değildir. Çünkü insanlar arasında bazı farklılıkların olması ve bir takım noktalarda birbirlerinden ayrılmaları bizzat Allah azze ve celle tarafından koyulmuş sünnetullahlardandır.

Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. (1)

(Ey ümmetler!) Her birinize bir şerîat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şerîatlarda) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir. (2)

Ayetlerde bahsi geçtiği üzere, bu farklılıklar / ihtilaf, parçalanma/tefrika için bir sebep değil, tanışma, birleşme ve imtihan edilme için birer vesiledir. O halde, yapılması gereken şey; insanları tek tip hale getirip onları birbirlerinin kopyası gibi tek bir duygu, düşünce ve hayat tarzı üzerinde birleştirmek değil, Allah’ın tayin ettiği bu vesilelerin hikmeti üzerinde tefekkür etmek ve bunları İslam kardeşliğinin tesis edilmesinde kullanmaktır. Zaten istenilse bile tüm insanların her konuda aynı şeyi düşünmeleri, aynı duyguları paylaşmaları, aynı şekilde yaşamaları imkânsızdır. Eğer bu mümkün olsaydı, bunu başaranlar elbette Ashab-ı Kiram olurdu. Çünkü onlar, Ebu Süfyan’ın nitelendirmesiyle “kalpleri tek bir kalp üzere atan bir topluluk”tu. Onlar’ın kalbi Hz. Peygamber’in sevgisi ve davası üzerine birleşmişken bile, birçok noktada ihtilaf etmişlerdi.

İhtilaf, hayatımızın doğasında var olan bir durumdur. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem  “Yahudiler 71 ya da 72 fırkaya ayrıldılar. Hristiyanlar da bir o kadar fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim de 73 fırkaya ayrılacaktır. (3) sözleriyle kaç asır öncesinden bizleri uyarmış ve bu hakikate dikkatlerimizi çekmiştir. Hz. Peygamber’in bu sözleri, günümüze gelinceye kadar vakıada bizzat gerçekleşerek hakikat olduğunu ispatlamakla beraber, uyarı yönü ağır basan bir özelliğe sahiptir. Bu açıdan, bizim imtihanımız; ümmetimizin fırkalara ayrılacağı gerçeğini bilmekle beraber bu uyarıyı dikkate alarak tefrikadan kaçınmak ve vahdeti sağlamak için var gücümüzle mücadele etmektir.

İslam uleması ayetlerin, hadislerin ve vakıanın gerektirdiklerini göz önüne alarak ihtilafın hakikatini telakki etmişler ve karşılaştıkları meselelere bu zaviyeden bakmaya çalışmışlardır. Neticede ise; aralarında bulunan yüzlerce görüş farklılığına rağmen, İslam kardeşliğine halel getirecek bir harekette bulunmamışlar, birbirlerine karşı gösterdikleri muazzam edep ölçüleriyle bizlere İhtilafın bile ahlakının olacağını öğretmişlerdi.

“İmam Şafii, Ebu Hanife’nin- Allah ikisine de rahmet etsin- kabrinin yakınlarında Sabah namazı kılmış ve O’na olan edebinden dolayı kunut yapmamıştı.” (4)    

“İmam Ahmed b. Hanbel, burun kanamasının abdesti bozacağı kanaatinde idi. Kendisine, “imam, vücudunun bir yerinden kan çıktığında yeniden abdest almaksızın namaz kıldıracak olursa, arkasında namaza durur musun? diye soruldu. İmam Ahmed: İmam Malik ve Said b. Müseyyeb’in arkasında nasıl namaz kılmam diye cevap vererek onlara karşı muazzam bir edep örneği gösterdi.” (5)

Bir diğer edep timsali ise Muvatta’nın müellifi İmam Malik’tir. Bu büyük imam, şer’i sınırlar dâhilindeki ihtilafın bereket getireceğine inanarak kendisine sunulan büyük bir teklifi geri çevirmişti.

“Muvatta, İmam Mâlik’in sağlığında büyük bir alâka ve şöhrete ulaşır. O derecede ki, hac maksadıyla Medine’ye gelmiş bulunan halife Hârun Reşîd, Muvatta’yı İmam’dan dinler, çok memnun kalır ve üç bin dinar ihsanda bulunduktan sonra:

“- Bizimle beraber (payîtahta) sen de gel. Ben insanların Muvatta ile amel etmelerine karar verdim. Tıpkı Hz. Osman’ın, ümmeti, (aynı imlâya, aynı lehçeye göre çoğaltılan) Kur’ân’a sevkettiği gibi, (ben de fıkıhta Muvatta yoluyla tek mezhebe sevk edeceğim)” der. Muvatta’nın Kâbe›ye asılmasını teklif eder. İmam şu cevabı verir:

“- İnsanları Muvatta’ya sevk etmek mümkün değil. Zira Rasulullah’ın Ashâb’ı, kendisinden sonra İslâm diyarına dağıldılar ve O’ndan gördüklerini, öğrendiklerini oralara götürdüler. Onların farklı uygulamalarının tamamı yerleşik bir sünneti yansıtmaktadır.”

Bu büyük insanların sergilemiş olduğu edeb ve ahlakın günümüzde de devam ettirilmesi için onlar tarafından konulan bazı kural ve kaidelere riayet edilmesi gerekmektedir. Bunlar:

1- Karşı tarafla tam ve doğru bir iletişim kurulduğundan emin olmak:

Günümüzde, İnsanlar arasında meydana gelen ihtilafların büyük çoğunluğu, eksik ve yanlış gerçekleşen iletişimden kaynaklanmaktadır. Bireyin haddinden fazla öne çıkarıldığı şu günlerde, kişide bulunan “ ben tabi ki haklıyım” kanaati insanlar arasındaki iletişime ciddi oranda zarar vermektedir. Herkesin kendisini tamamen haklı görüp karşı tarafı suçlamaktan vazgeçmediği bir ortamda elbette sağlıklı bir iletişimden bahsedemeyiz. İmam Şafi’nin söylediği gibi “ Görüşlerimiz, yanlış olma ihtimali olan bir doğrudur. Başkasının görüşü ise doğru olma ihtimali olan bir yanlıştır.” İlkesini insanlarla olan muamelatımızda uygulamamız ihtilaf adabının gereklerindendir.

Tefrikayı önleyici bir iletişimin gerçekleşebilmesi için; öncelikle karşı tarafın meramını anlamak için onu sonuna kadar dinlemeli yahut karşı taraftan bize bir haber ulaşmışsa onun doğruluğunu araştırmalı, mümkünse bizzat kendilerini dinlemeli ve meselenin tam olarak anlaşıldığı kanaati hâsıl olunca hükmümüzü vermeliyiz.

2- İhtilaf edilen meselenin konumunu tam olarak belirlemek:

İhtilaf, bazen kişilerin meselelere haddinden fazla değer vermesiyle ya da meselenin önemini gereğince takdir edememesiyle ortaya çıkmaktadır. Bu açıdan, ihtilafa bahis olan konunun dinin temelinden olan “Asıl”lardan mı yoksa ikincil meseleler mesabesindeki “furuat”tan mı olduğu tespit edilmelidir. Bu ilkeye riayet edildiği takdirde ihtilaflı olan birçok konuda insanların mutabakata varacağı görülecektir. Çünkü furuattan olan birçok meselenin avamlar tarafından ‘asıl’ meselelerdenmiş gibi muamele görmesi nice ihtilaflara hatta tefrikalara yol açmaktadır.

İhtilaflı meselenin, İslam’ın asıl’larından biri olması sıkıntı teşkil eder. Özellikle Cibril hadisinde İslam, İman ve İhsan’a dair zikredilenler dinin asıllarından kabul edilirler. Çünkü hadisin sonunda Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, Cibril’in insanlara dinlerini öğretmek için geldiğini söylemiştir. Dinin aslını teşkil eden mevzular kesinlikle tartışma ve ihtilaf kabul etmez. İhtilafın furuattan bir mesele olması durumunda ise; ulemadan bir kısmı ashab-ı kiram’ın ihtilafının rahmet olduğunu söylemiş bir kısmı da bunu reddetmiştir. Bunun bir rahmet olacağını kabul edenlerden Ömer b. Abdülaziz; “Hz. Peygamber’in Ashabı ihtilaf etmemiş olsaydı bundan hoşnut olmazdım. Çünkü bir tek görüşle amel etme mecburiyeti olsaydı insanlar sıkıntıya düşerlerdi.” diyerek ihtilafın rahmete nasıl dönüştüğünü izah etmiştir. Bunu kabul etmeyenler ise; Ashabın ihtilaf ettiği noktalarda birisinin hatalı olduğu ve onun görüşünün reddedilmesi gerektiğini savunmuşlardır. İbn Abdilberr ise bu iki görüşü şu şekilde bağdaştırır: “Ashabın ihtilafındaki genişlik, rey içtihadındaki genişliktir. Yoksa kişinin haklı ve doğru bulmadığı bir halde Onlar’dan birisinin görüşünü kabul etmesi anlamında bir genişlik söz konusu değildir. (6)

3- İhtilaf eden tarafların konumlarını tam olarak tespit etmek:

İhtilafa muhatap olan insanlar üç sınıftır: Alim, avam ve müteallim

Eğer ihtilaf eden taraflar âlim iseler bunda bir beis yoktur; naslar ışığında bir hükme varıp ihtilaf etmişlerdir. Doğruya isabet ederlerse iki sevap yanlışa düşerlerse bir sevap onlar içindir. Eğer taraflar delillerin zayıfını kuvvetlisinden ayıramayan avamlardan iseler; bunlar için bazı kısıtlamalar getirilmiştir. Çünkü ihtilafların büyümesi ve önüne geçilmez bir hal almasında birçok zaman avam tabakasının etkisi vardır. İmam İbn Teymiye “Bilmeyenler sussaydı ihtilaflar ortaya çıkmazdı” diyerek meselenin önemine atıfta bulunmuştur. Avam tabakası ihtilaflı meselelerde büyük imamlara tabi olmalı, onların görüşlerinden çok iyi bildikleri hususlar varsa bunlar hakkında konuşmalıdırlar. Alim ile avam arasında bulunan ilim talebeleri olan Müteallim’lerin durumu ise derece derece olmakla beraber onlar için de genel olarak sınırlamalar getirilmiştir. Ancak şu var ki; onlar mütehassıslaştıkları konularda kendileri tercihte bulunabilirler, diğer hususlarda ise büyük imamları taklit ederler.

4- İhtilaf edilen meselede Allah ve Rasulüne müracaat etmek:

Bu maddenin burada zikredilmesi bazı kimselerce ilginç yahut gereksiz kabul edilebilir. Ancak son dönemlerde Müslümanlar arasındaki ihtilaflara dikkat ettiğimiz zaman göreceğimiz acı bir tablo vardır: Bazı Müslümanların Batı menşe’li akımlardan etkilenmiş olmaları. Ne hazindir ki Müslümanların güçlerini kaybettiği son dönemde bazı kesimler, izzeti İslam’ın dışındaki farklı kaynaklarda ararcasına birtakım girişimlerde bulunarak gayri Müslimlerle aynı söylemleri paylaşmışlardır. Bu durum ise Müslümanlar arasında uzun süre giderilemeyecek olan büyük ayrılıklara sebebiyet vermiştir. Bu açıdan şu ayeti kerimeyi tekrar tekrar düşünmeye ihtiyacımız vardır:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan Ulü’l-Emre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Rasulü’ne götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (7)

5- İhtilafı tefrikaya dönüştürmemek:

İhtilaf ve tefrika arasında şüphesiz büyük farklar vardır. Daha önce, ihtilafın önüne geçilemeyeceği ve belirli noktalardaki ihtilafın tabii olduğundan, bazen rahmet olabildiğinden bahsetmiştik. Ancak tefrika için aynı şeyler geçerli değildir. Parçalanıp bölünmeyi ve parçalar arasındaki düşmanca bir ilişkiyi ifade eden tefrika İslam’da kesinlikle yasaklanmıştır.

Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır. (8)

Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir. (9)

Müslümanlar olarak özellikle paramparça olduğumuz böylesi bir dönemde, tefrikadan kaçınmak ve ihtilaflarımız asıllarda değilse bunları büyütmemek, vahdet için atacağımız önemli adımlardan olacaktır.

6- Ortak noktalarda yardımlaşmak, İhtilaflı hususlarda ise nasihatleşmek:

İhtilaf edilen noktalarda Müslümanların birbirlerini uyarması, kınaması ve hisbe yapması konusunda fukaha bazı sınırlamalar getirmiştir. Bu sınırlamaların getirilmesi elbette ihtilafların daha büyük ayrılıklara sebebiyet vermesini engellemek içindir. Bazen problemler üzerine fazlaca eğilmek, mevcut sorunları gideremediği gibi yeni sorunlar da ortaya çıkarabilir. Bu açıdan bazı hususlar, anlatmak ve çabalamakla değil zamana bırakmakla çözüme kavuşabilir.

Süfyan es-Sevri-Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir: “Fukaha’nın ihtilaf ettiği noktalarda kardeşlerimi o görüşlerden birisini almaktan sakındırmam.” İmam Ahmed b. Hanbel ise “kişi ihtilafın ancak zayıf olduğu noktalarda kınanır ve sakındırılır.” diyerek bu konudaki sınırlamaları ifade etmiştir.

İhtilafın gerçekleştiği konu, hakkında hiçbir nassın bulunmadığı ictihadi bir mesele ise görüşlerden herhangi birisiyle amel eden kimse kınanıp sakındırılmaz. Ancak ihtilafı gidermek için Müslümanların nasihatleşmeleri güzel bir şeydir.

Neticede ise; Müslümanlar ittifak edebildikleri noktalarda birleşmeli ve ortak hareket edebilmeli, ihtilaf noktalarında ise tefrikaya sebebiyet vermemek için bu sınırlamalara riayet etmelidirler.

Sonuç:

Allah ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. (10)

Birbirimizle çekişip gücümüzün nasıl dağıldığını yaşayarak tecrübe eden bir ümmetiz. Ancak buna rağmen ayrışmışlığını her geçen gün biraz daha arttıran ümmet olma özelliğini de beraberinde taşımaktayız. Paramparça olduğumuz, düşmanın korkusunu kalplerimizde hissettiğimiz, düşmanın nazarındaki heybetimizi yitirdiğimiz zorlu bir dönemden geçmekteyiz. Bugün doğruymuş gibi gözükenin az bir zaman sonra büyük yanlış olduğunu, yanlışların da ileriki zamanların doğruları olabildiğini bize öğreten bir hayatta yaşıyoruz. Olayların hızlı ve bu kadar muğlak olduğu böylesi günlerde Müslümanlarla olan ihtilaflarımızı ve neticesinde takındığımız tavrı tekrar gözden geçirme ihtiyacı hâsıl oldu. Büyük hatalara düşmeme ve İslam kardeşliğini zedelememe adına İslam’ın bize sunduğu ve Ulemanın yaşayarak tatbik ettiği İhtilaf ahlakına riayet etmemiz İslam ümmetinin elzemleri arasında zikredilebilir.
————————

1. Hucurat Suresi,13. Ayet
2. Maide Suresi, 48. Ayet
3. Tirmizi, İman, 18, (H. No: 2640)
4. Şafiiler, Sabah namazında kunut yaparken Hanefiler kunut yapmamaktadır.
5. İmam Malik ve Said b. Müseyyeb, burun kanamasının abdesti bozmayacağını düşünüyordu.                                                                                                                  
6. Cami’u Beyani’l-İlmi ve Fadlih, II, 82
7. Nisa Suresi, 59. Ayet
8. Ali İmran Suresi, 103.ve 105. Ayet
9. Rum Suresi 32. Ayet
10. Enfal Suresi, 46. ayet