Allah Azze ve Celle’ye hamd; Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e, onun âline, ashâbına ve kıyamet gününe kadar kendisine tâbi olan mü’minlere salât ve selâm olsun.

İmdi; biz bu makalemizde ihlâs konusunda bir kaç mevzuya değinmeye çalışacağız. Allah Azze ve Celle bizlere, bütün işlerimizde ihlâs üzere hareket edebilmeyi kolaylaştırsın.

1- İhlâsın Hakikatı Nedir?

Rabbimiz Celle Celâluhu biz kullarına ihlası emrederek şöyle buyurmaktadır: “Kim Rabb’ine kavuşmayı istiyorsa, salih amel işlesin ve ibadette hiçbir şeyi Rabb’ine ortak koşmasın.” (Kehf: 110) Yani ihlas üzere, şeriata muvafık bir şekilde Rabb’ine ibadet etsin. Nitekim Fudayl b. İyad, Allah Teâlâ’nın: “Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” (Mülk: 2) âyetini şöyle açıklamaktadır: “Daha ihlaslı ve daha doğru… Muhakkak ki amel ihlas üzere olup sünnete muvafık değilse kabul edilmez. Yine amel sünnete muvafık olup ihlaslı değilse kabul edilmez. Hem ihlaslı, hem de sünnete muvafık olursa, ancak o zaman kabul edilir.” 1 Demek ki en güzel amel, ihlâs üzere yapılan ve sünnete/şeriata muvafık olan ameldir.

Muhammed b. Aclan da şöyle demektedir: “Amel ancak üç şeyle sahih olur: Allah korkusu (takva duygusu) ile yapılacak, güzel ve samimi bir niyet ile (ihlas üzere) işlenecek ve sünnete muvafık olacak.” 2

Abdullah b. Mübarek de şöyle buyuruyor: “Nice küçük ameller vardır ki, niyet (ihlas) onu büyük yapar, nice büyük amel de vardır ki, (kötü) niyet onu küçük yapar.” 3 Bundan dolayıdır ki, tam bir ihlâsla infâk edilen bir dirhem, ihlâs olmadan verilen yüz bin dirhemden daha hayırlıdır.

Sehl b. Abdullah et-Tüsteri dedi ki: “Akıllı kimseler ihlasın tefsirine baktılar. Gördükleri tek şey şuydu: Kişinin gizli-aşikâr bütün hallerindeki tüm hareketleri ve sakin kalışları Allah Teâlâ için olmalıdır. Buna ne nefis, ne hevâ ve ne de dünya hiçbir şey karışmamalıdır.” 4

Fudayl b. İyad dedi ki: “İnsanlardan dolayı ameli terk etmek riyâ; insanlar için amel etmek de şirktir. İhlâs ise, Allah Azze ve Celle’nin bu iki durumdan da seni âfiyette kılmasıdır.” 5 Yani Allah Azze ve Celle’nin rızası için yapılması gereken bir şey, insanlardan dolayı ve onlardan gelebilecek kötülük ya da iyilik gözetilerek terkedilmeyecek; aynı şekilde dünyevi veya uhrevi bir maslahat için yapılması gereken bir amel de insanların rızası veya öfkeleri göz önünde bulundurularak değil de sadece Allah rızası için yapılacaktır. Herhangi bir ameli yapmak veya terketmek hususunda insanlar mülahaza edilmeyip, sadece Yüce Allah’ın rızası mülahaza edilmelidir. Bu da yapılan amelde insanın nefis ve hevasının hiçbir payının olmamasına bağlıdır. İşte gerçekleştirilmesi en zor olan makam da budur. Sehl b. Abdullah et-Tüsteri’ye: “Nefis için en zor olan şey nedir?” diye sorulduğunda; şöyle demiştir: “İhlastır, çünkü nefsin onda hiçbir payı yoktur.” 6

Burada Süfyan es-Sevri ile Fudayl b. İyad arasında cereyan eden şu olayı aktarmadan geçemeyeceğiz: Süfyan es-Sevri ile Fudayl b. İyad görüşürler. Birbirlerine öğüt verirler. Öyle ki ikisi de ağlar. Bunun üzerine Süfyan şöyle der: “Ben umarım ki bizim bu meclisimiz, bütün meclislerimiz arasında en fazla bereketli olan meclis olmuştur.” Fudayl ise şöyle dedi: “Sen böyle umabilirsin. Fakat ben korkarım ki bu meclis oturduğumuz meclisler arasında en uğursuzu oldu. Sen yanında bulunan güzel şeyleri (hikmet ve öğütleri) bulup onlarla benim için süslenmedin mi?! Ben de aynı şekilde bunların benzeri ile senin için süslendim! Böylece sen bana kulluk ettin, ben de sana kulluk ettim!” Bunun üzerine Süfyan hıçkıra hıçkıra ağladı. Sonra şöyle dedi: “Beni ihya ettiğin gibi Allah da seni ihya etsin.” 7 Selefimizde bunun gibi vakıalar pek çoktur. Allah Teâlâ bizleri ibret alanlardan eylesin.

İşte selefimizin bütün işleri bu şekilde ihlas üzere olduğundan ve onların hayat gayeleri ilâhi rızayı kazanmak olduğundan dolayıdır ki, Allah Teâlâ onları aziz kılmıştı. Onları bu dünyanın da ahiretin de efendileri yapmış, milletleri ve ülkeleri onların elleriyle ıslah etmiş ve nurunu onlar vesilesiyle tamamlamıştı.

Ey kardeşim! Eğer sen de hem kendi nefsinde sâlih ve hem de başkalarını ıslah edici olmak istiyorsan, bütün işlerin ihlas üzere olmalıdır. Şayet iki dünyada da aziz olmak ve bütün işlerinin düzgün bir şekilde yürümesini diliyorsan, hayatının tek gayesi olarak sünnet’i seniyye dairesinde ilâhi rızayı kazanmaya çalışmalısın. Bu konuda, hayatının her ânını Mevlâsı için yaşayan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e kulak verelim: “Kimin derdi ahiret olursa, Allah onun kalbini/gönlünü zengin kılar, onun dağınık işlerini bir araya toplar/düzene sokar ve zorla da olsa dünya ona gelir. Kimin de derdi dünya olursa, Allah Teâlâ onun fakirliğini iki gözünün arasına yerleştirir, onun toplu ve düzgün olan işlerini darmadağın eder ve dünyadan da ona takdir edilenden başkası gelmez.” 8

Değerli kardeşim! Bütün izzet ve yücelik Allah Teâlâ ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e itaat etmekte ve hayatın gayesi olarak yüce yaratıcımızın rızasını elde ederek ahirette felaha kavuşmak için çalışmaktadır. Nitekim Yüce mevlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim izzet istiyorsa, bilsin ki, izzet tamamıyla Allah’ındır. Güzel sözler ancak O’na yükselir. Güzel sözleri de, salih amel yükseltir…” (Fâtır: 10) “…Oysa şeref/üstünlük Allah’a, peygamberine ve mü’minlere aittir…” (Münâfikûn: 8)

2- İhlaslı Olan Kulun Ameller Hususundaki Hâli

Kalbi ilâhi marifetle aydınlanmış ve Allah’ın rızasını kazanmaktan başka bir gayesi bulunmayan kulun ameller hususundaki hâli, ilahi rıza doğrultusunda yaşamak ve Kur’ân-Sünnet çerçevesinin dışına çıkmamaktır. Hayatını Kur’ân-ı mübin ve sünnet-i seniyye’ye hizmet etmeye vakfederek, din’i mübin’i İslam uğrunda hiç bir fedâkarlıktan geri kalmaz. Bu hususta en güzel örneği başta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem olmak üzere selef’i sâlihindir. Onlar bütün hayatlarını, hayatı hibe eden Allah Teâlâ’ya adamışlardı. Kâh Rabbü’l-âleminin huzurunda huşu ile namaz kılar, kâh Allah yolunda cihad etmek için çöller aşarlardı. Bazen zikir meclislerinde imanlarını tazeleyip itmi’nân ve ihsan derecesine çıkıyor, bazen de ilim halkalarında ta’lim ve taallümde bulunuyorlardı. Kimi zaman yetim, fakir, dul ve muhtaçları gözetmek ve kollamak için birbirleriyle yarışıyor, kimi zaman da birbirlerine nasihat etmek, emr’i bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münker vazifesini yerine getirmek için yoğun gayret sarfediyorlardı. Onlar bazen hac ve umre için Mekke’i Mükerreme’nin yollarını aşındırıyor, bazen de ilmi rıhletler uğrunda âfakı tavaf ediyor ve dünya seyyahı oluveriyorlardı. Onlar nimet zamanında şâkir, mihnet zamanında sabırlı idiler. Hasılı bütün hayatı tüm vecheleriyle âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ için yaşıyorlardı. Onlar hakkında şu ayeti kerime bütün hakikatı ile tecelli etmişti: “De ki: “Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabb’i olan Allah içindir.” (En’âm: 162) Evet onların bütün hayatları ihlas üzere kurulmuştu.

3- Kalbi En İyi Bir Şekilde Koruyan Şey İhlastır

Bilindiği üzere insan bedeninde bulunan en önemli organ kalptir. Nasıl ki bedenin sağlık ve sıhhati için kalbin sağlam ve afiyette olması önemliyse, aynı şekilde insanın ruhu ve manevi âlemi için de kalbin salahı ve kötülüklerden arınmış olması o kadar önemlidir. Kalbi arınmış olan kimsenin gönül aynası ve ruhâni dünyası tertemiz ve parlaktır. Böyle bir kimseden kötülüğün sâdır olması pek nâdirdir ki; bu da bembeyaz ve tertemiz bir elbiseye bulaşan leke misâli hemen belli olur ve tevbe suyuyla yıkanarak temizlenir. Kalb salih olup arınınca, bütün beden de ona tâbi olarak salih olup temizlenir. Ancak kalp bozuk olup kötü düşüncelerle hastalanınca, gönül aynası da paslı ve ruh âlemi kirli olur. Böyle bir kişiden de iyiliklerin sâdır olması pek nadirdir. Sâdır olan iyilikler de ihlas ve samimiyetten uzak, çeşitli şahsi ve dünyevi maslahatlar adına yapılmış olur. Zira kalp bozulunca, bütün beden de bozulur.

Bu kadar önemli olan ve hassasiyetle korunması gereken kalbi en iyi muhafaza eden şey ihlastır. Zira kalp yaratıcısını tanımak ve O’na boyun eğmekle terbiye olup arınır. Bütün kâinatta yegâne tasarruf sahibi olan Allah Azze ve Celle’nin tasarrufu altına girmekle her türlü ifsad unsurundan ve tahrip edici virüsten korunmuş olur. Varlık âlemindeki bütün güzelliklerin cemâl sıfatının bir yansıması olan el-Cemîl’e muhabbetle dolmak ve bütün kâinatı kudretiyle idare eden, celâl ve azamet sıfatlarının sahibi el-Celîl’den korkmak kalbin en sağlam mahfazasıdır. Böylece Allah’tan başka hiçbir şeye gönül bağlamayacak ve O’ndan gayrı hiç kimseden korkmayacaktır. İşte bundan dolayıdır ki Enes b. Malik radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i şerifte Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Üç şey vardır ki, bunlara sahip olan müslüman kişinin kalbi asla bozulmaz: Yaptığı ameli sadece Allah için ihlasla yapmak, yöneticilere samimiyetle nasihat etmek ve müslümanların cemaatinden ayrılmamak.” 9

4- Kalbin İhlaslı Olması, Allah’ın Murakabesini Hissetmesine Bağlıdır

Meşhur Cibril hadisinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “İhsan; Allah Teâlâ’ya O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir; her ne kadar sen O’nu göremiyorsan da O seni görmektedir.” 10 Bu hadis’i şerifin şerhinde İbni Receb el-Hanbeli şöyle demektedir: “Bu cümle şu hususa işaret ediyor: Allah Teâlâ’ya, sanki O’nu görüyormuş gibi ibadet etmek kime zor geliyorsa, o kişi Allah Teâlâ’nın kendisini gördüğünü ve her haline vâkıf olduğunu bilerek ibadet etsin. Kendisini sürekli gördüğü için Allah’ın nazarından hayâ etsin. Bu manada ârifler şöyle der: “Allah’tan sakın, çünkü seni en kolay gören O’dur.” Bazıları da şöyle der: “Sana karşı kudreti nisbetinde Allah’tan kork! Sana olan yakınlığı nisbetinde de O’ndan hayâ et!” Seleften olan ârife bir hanım da şöyle demiştir: “Allah Teâlâ’yı müşahede hali üzere amel edenler ârif; Allah Teâlâ’nın kendilerini müşahede ettiği hali üzere ibadet edenler ise muhlistir.” Bu söz, iki makama işaret etmektedir:

Birincisi ihlas makamıdır: Bu makam, Cenâb-ı Hakk’ın sürekli olarak kendisini görüp gözetlediğini, her haline muttali ve kendisine çok yakın olduğunu kulun sürekli olarak hatırında tutmasıdır. Yaptığı amellerde kul bu hal üzere olur ve bütün işlerini bu hal üzere yaparsa, gerçek manada ihlası elde eder. Çünkü yaptığı işlerde bu hal üzere olmak, kişiyi Allah Teâlâ’dan başka şeylere iltifat etmekten ve başka maksatlarla amel etmekten alıkoyar.
İkincisi Müşahede makamıdır: Bu makam ise, kulun kalbiyle Cenâb-ı Hakk’ı müşahede ediyor gibi amellerini yapmasıdır. Bu durumda kalp iman nûru ile nurlanır, eşyanın hakikatine basiretiyle nüfuz eder; öyle ki gayb hakikatleri (Allah’ın izniyle) onun için aşikâr hale gelir.” 11

5- İhlas Makamında Bulunan Kişi, Sâfiyet ve Samimiyet Sahibidir

Kalp İlâhî marifetle nurlanıp müşahede makamı gibi yüce bir basiret ve engin bir ihlas sahibi olunca, mükemmel manada sâfiyet ve samimiyet kazanır. Yapması gereken her şeyi tam bir samimiyet içerisinde en güzel bir şekilde yerine getirir. Vazifelerini şevkle ve arzulayarak yapar. Vücuda kan pompalayan sağlam bir kalp gibi bedenî ve ruhî kuvvetlere manevi bir enerji pompalayarak sürekli dinç olmasını sağlar ve görevlerini büyük bir ihlas içerisinde yerine getirmesine neden olur. Böyle bir kalbin sahibi her hak sahibine hakkını verir ve hiç kimseye zulmetmez. Bu yüce manayı ifade etmek üzere Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem üç defa: “Din nasihattir/samimiyettir” buyurdu. Sahabe: “Kimin için ey Allah’ın Rasûlü!” diye sorunca; şöyle buyurdu: “Allah için, Kitab’ı için, Rasûl’ü için, müslümanların imamları (yöneticileri) için ve bütün müslümanlar için.» 12 Allah için nasihat, O’na gerçek manada iman etmeyi ve sadece O’nu severek O’ndan korkmayı; Kitab’ı için nasihat, ona bağlanmayı ve onu hakiki bir şekilde okuyup onunla amel etmeyi; Rasûl’ü için nasihat, hayatında ve vefatından sonra ona tâbi olmayı, ona her türlü yardımı göstermeyi ve tam bir şekilde onun sünnetine bağlanarak ona düşmanlık edenlere düşman olmayı; müslüman yöneticilere nasihat, Allah’a ve Rasûl’üne itaat ettikleri sürece onlara itaat etmeyi, onlar için dua etmeyi, yanlış yaptıklarında onlara nasihat etmeyi ve zulmetmeleri halinde onların karşısında durmayı; bütün müslümanlara nasihat ise, kendisi için sevip istediği şeyleri onlar için de istemeyi ve kendisi için hoşnut olmadığı şeylerden onlar için de hoşnut olmamayı, büyüklerine hürmetli ve küçüklerine merhametli olmayı, hüzünlerini paylaşmak ve sevinçlerine ortak olmayı ifade etmektedir. Esasen bu hadis’i şerif dinin kemâlini ifade eder ki, Rabbine karşı samimi ve ihlaslı olan her müslümanın bunu iyice anlaması ve hayatında tatbik etmesi gerekli ve yeterlidir.

6- Bütün Amellerin Temeli Niyet ve İhlastır

Bilinen bir husustur ki insanın yapmış olduğu bütün eylemlerin arkasında, onu bu eylemi yapmaya sevkeden bir sâik ve kalbî bir maksadı vardır. Şayet insanın kalbi hâlis olur ve kötü arzulardan arınmış bulunursa, insanın yapacağı bütün eylemlerin arkasında iyi bir niyet ve güzel bir maksat bulunur. Bu da amellerini salih ameller sınıfına dâhil eder. Böylece iki dünya saadetine nâil olur. Yok, eğer insanın kalbi şüphelerle bozulup katılaşmış ve şehvetlerinin ateşiyle yanıp siyahlaşmışsa, insanın yapacağı bütün eylemlerin arkasında kötü bir niyet ve bencilce bir çıkar endişesi bulunur. Bu da onun bütün amellerini fâsid ameller sınıfına dahil eder. Böylece o geçici bir dünya metâını elde etmek karşılığında hem dünyada ve hem de ahirette bedbaht olur. Nitekim Hz. Ömer radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i şerifte Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki yapılan işler niyetlere göredir. Şüphesiz herkese (yaptığı iş için) niyetinin karşılığı vardır. Dolayısıyla kimin hicreti Allah ve Rasûl’üne ise, hicreti gerçekten Allah ve Rasûl’ünedir. Kim de, elde edeceği bir dünyalık veya evlenmek istediği bir kadın için hicret etmişse, onun hicreti de uğrunda hicret ettiği şey içindir.” 13

————————-

1. Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 72
2. Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 71
3. Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 71
4. Salahu’l-Umme: 1/107
5. İmam Kuşayri, er-Risaletü’l-Kuşayriyye:321
6. İmam Kuşayri, er-Risâletü’l-Kuşayriyye: 321
7. Salahu’l-Umme: 1/117
8. Tirmizi: 2633; Müsned: 21590. Sahih bir hadistir.
9. İbni Hibban: 2/454 (680); Hâkim, Müstedrek: 1/164 (297)
10. Buhari: 50; Müslim: 97
11. İbni Receb, Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 1/129
12. Müslim: 55. Bu hadis’i şerifin geniş bir şekilde açıklaması için İbni Receb’in Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem’ine müracaat edilmesi tavsiye edilir.
13. Buhari: 1, 54; Müslim: 1908; Ebû Dâvûd: 2201; Tirmizi: 1647; Nesâi, Taharet: 60; İbni Mâce: 4227