Bizleri yeni bir mevsimin, yeni bir ayın ve mübarek günlerin kapısına getirip bırakan Rabbimiz’e hamdolsun. Bu mübarek vakitlerin faziletini bizlere sözleri ve yaşantısıyla öğreten Rasûlü’ne salat ve selam olsun. Geldi bir Ramazan ayı… Kilitlendi cehennem kapıları, açıldı cennet kapıları… Vuruldu şeytanlar zincire, nefisler arınsın “oruç” ve “zikir” ile. Canlanalım yeniden, on bir aydır üzerimize bulaşan kirlerden arınalım, bir bilinç bir ruh silkinişi olsun Ramazan. Ramazan’ı, -öncesinden- daha iyi bir noktaya ulaşma çabası ile geçirelim. Ramazan ayı, bizim bu sıçramayı sağlamamıza yardımcı olacak her şeyi kendinde bulundurur. Oruç, fitre, sahur ve iftarlar, Kur’an tilaveti, teravih namazı, Kadir Gecesi, gece namazları gibi birçok ibadetle birlikte gelir. Bu ibadetlerin yanında bir başka ibadet vardır ki bunu genellikle ıskalıyoruz, daha az önemsiyoruz ya da tam idrak edemiyoruz. Bu da “iftar ve sahur yedirmek”tir.

Bu hususta en çok bilinen hadis-i şerif şudur ki  Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem; “Kim bir Müslüman kardeşine iftar vakti yemek yedirirse, onun sevabı kadar da kendisine sevap yazılır. Yemek yedirdiği kimselerin sevabından da hiçbir şey eksilmez” (1) buyurmaktadır. Dolayısıyla iftar vermek, oruçlu gelen misafirlerin ecirleri kadar ecir almak demektir.

Ayrıca yemek yedirmek iman eden kimsenin yerine getirmesi gereken vecibelerinden bir vecibedir. Bu konuda Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misaf irine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!” (2) buyurmuşlardır.    

İftar ve sahur yemeği vermek, Müslümanları bu davetler vesilesi ile bir araya getirmek İslâm’ın sosyal yönünün izhârıdır. Bu birliktelikler, mü’minler arasında ülfetin oluşmasına, birlik ve beraberliğin tesisine, rahmet ve muhabbetin ziyadeleşmesine vesiledir. Bu davetler, Peygamberimizin sallallahu aleyhi ve sellem birçok mesele için ifade ettiği sünnetlerin cem edildiği bir sâlih ameldir.

Öncelikle oruç, günün belli saatleri arasında yeme ve içme gibi bir takım şeylerden bedeni uzak tutmak olduğu gibi bütün kötü hasletlerden de hem beden hem de ruhu uzak tutmak suretiyle bir arınma ibadetidir. Orucun en önemli hikmeti olarak da fakirlerin, ihtiyaç sahiplerinin durumlarını anlamak ve onların halleri ile hâllenmektir. Bu açıdan iftar ve sahur davetleri, oruç tutmak sureti ile yaşadıklarını anlamaya çalıştığımız yoksulların bu davetlere çağırılmak suretiyle yüzlerine tebessüm olabilme çabası, onların yalnız, unutulmuş olmadıklarını ve onlarla dayanışma içerisinde olduğumuzu gösterme amelidir. Sadece zenginlerin çağırıldıkları, fakirlerin çağırılmadığı düğün yemekleri için Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, “yemeklerin en kötüsü” ifadesini kullanmıştır.

Yemek yedirmenin faziletine dair buyurulan şu hadisi şerifte, “Aranızda selamı yayınız. Yemek yediriniz. Akrabayı ziyaret ediniz. İnsanlar uyurken namaz kılınız, selametle cennete girersiniz” (3) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yemek yedirmeyi selam verme ve akraba ziyareti ile beraber zikretti. Bilmeliyiz ki selam, yine Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem ifadesi ile kullar arasında sevgiyi oluşturan amellerdendir. Hâkeza ziyaretleşmek de muhabbetin tesisinde önemli bir işlev görür. Bunlarla beraber zikredilen amel olan yemek yedirmek suretiyle ikramda bulunmak da kalpleri birbirine yakınlaştırır, İslâm toplumunun kardeşlik bağlarını güçlendirir.

İslam toplumunun kardeşlik bağlarını güçlendiren iftar sofralarımız, her geçen gün birçok örneğini gördüğümüz dağılan ve yozlaşan ailelerimizin kaynaşması için de bulunmaz bir fırsattır.  Bir sofra etrafında bir araya gelen aile fertleri birbirlerine karşı muhabbet ve sevgilerinin artışına vesile olabilecek bir birlikteliğin hazzını yaşamış olurlar. Bu birliktelikler bazı günler evin dışında, bir ormanda veya bir piknik alanında olursa belki de daha etkili olabilecektir.

Ayrıca yemek yedirmek hiç de küçük görülemeyecek, belki de Allah tarafından af ve mağfirete nail olmamız için bir vesile olabilir. Hatırlayın, susuz bir köpeği suladığı için kurtulan Allah’ın kendisini bağışladığı kişiyi. Bir de bir oruçluyu, Ramazan ayı gibi yüce bir ayda kendimiz de oruçlu olduğumuz halde doyurduğumuzu, susuzluğunu giderdiğimizi düşünün. Bu ikisi hiç kıyaslanabilir mi?    

Peygamberimizin sallallahu aleyhi ve sellem haber verdiği gibi oruçlunun iki sevinçli anı vardır. Bunlardan ilki iftar ettiği, ikincisi ise Allah Telâyâ kavuştuğu andır. İftar yemeği vermekle, oruçlu mü’min kulun dünyada yaşadığı o ilk sevince vesile olma bahtiyarlığına kavuşulmaktır. Ayrıca yine Peygamberimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem buyurdukları üzere “Oruçlu’nun yaptığı dua reddolunmayan bir duadır” (4). Hangi kul Allah tarafından kabul edileceği haber verilen bir duanın içerisinde yer almak istemez. İftar saati hem iftar verenlere hem de tüm Müslümanlara dua etmekten gafil kalmamız gereken dakikalardır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ümmeti olan bizler için her konu da en güzel örnektir. Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem zaten çok cömert bir insan olmasına rağmen, Ramazan geldiğinde “esen rüzgârdan bile daha cömert” olduğu ifade edilir. Sadakalar, fitreler, ikramlar ve tabi bir hurma veya bir bardak su ile bile olsa iftar ve sahur yemeği vermek,  O’nun gibi olmaya çalışmamız anlamına gelecektir. Bütün cömertliği ile gelen Ramazan mevsimi, bizden kendisi gibi cömert olmamızı beklememektedir. Çünkü “Cömert; Allah’a, cennete ve insanlara yakın, cehenneme uzaktır. Cimri;

Allah’a, cennete ve insanlara uzak; cehenneme yakındır” (5) buyurmaktadır Allah’ın elçisi sallallahu aleyhi ve sellem.

Birkaç senedir yaz aylarında tuttuğumuz oruçlarımız, uzun günler ve kısa gecelerin olduğu zaman dilimlerine rastlamıştır. Dolayısıyla iftar ile sahurun arasında çok az bir zaman dilimi kalmakta, buna binaen tam acıkmadan sahur vakti gelmektedir. Çeşitli sebeplerin mevcudiyeti –sabah erken işe gitme- gibi veyahut ta sebepsiz olarak “sahur yemeği” bazı ailelerce terk edilmektedir. Oysaki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kendisi sahura kalktığı gibi ailesini de sahura kaldırır, ashabını zaman zaman sahur da evinde ağırlar ve onlara ve tabi ki bizlere “Sahur yemeğinde bereket vardır. Bir yudum su bile içecek olsanız sahura kalkmayı ihmal etmeyiniz. Çünkü sahura kalkana Allah rahmet eder, melekler de bağışlanmaları için dua ederler.” (6) buyurmak suretiyle sahuru ihmal etmememiz gerektiğini söylemiştir.

Birkaç hususun daha dikkat çekip yazımı sonlandırmak istiyorum. İftar sofralarımız sade olmalı, Peygamberimiz özel bir yemek beklemez, ne var ise onu yermiş. İftar da çok yemek, nefsimizi ıslah için tuttuğumuz orucun anlamının kaybolmasına sebep olur. İftar da acele etmeliyiz. Ezan okunduğunda geciktirmen orucumuz açmalıyız. Mümkünse hurma veya su ile açmamız sünnete uygun olacaktır. Ayrıca namazın orucun açılmasından sonra kılınması da sünnettendir. Misafirlerimize ikram için güzel bir sofra hazırlamamız da önemlidir. Ama aşırıya kaçmadan ve fakir ve yoksulları soframızda veya yardımlarımızda unutmadan. Bir de iftara ve yemek davetlerinde çağırılacak kişilerin salih ve takva sahibi kişilerin olması da dikkat edilmesi gereken bir konudur.

Bir de iftar yemeği için davette bulunmanın yanı sıra davet edilen açısından da dikkat edilmesi gereken bazı meseleler var. Öncelikle davete icabet etmek Müslümanın diğer Müslümanlar üzerindeki bir hakkı olduğunu unutmamak gerekir. Mümkün mertebe çağırıldığında kişinin davete gitmesi gerekir. Çünkü bir hadis-i şerifte “Her kim davete icabet eylemez ise gerçekten o  Allah’a ve Rasûlü’ne isyan etmiş olur. Oruçlu olsa bile icabet eder ve duada bulunur. Eğer oruçlu değilse yer ve dua eder. Eğer (özürsüz) yemez ise günahkâr olur ve cefa etmiş bulunur” (7) buyurulmuştur. Davette bulunan fakirleri unutmaması gerektiği gibi, davete icabette bulunan da fakirlerin davetine icabet etmeyip zengin ve hali vakti yerinde olanların davetine icabet etme gibi çirkin bir fiilde bulunmamalıdır. Misafir ne bulursa onu yemeli, özel isteklerde bulunmamalı, ev sahibini zora sokmamalı, ev sahibine duada bulunmalı, geç saatlere kadar kalıp da ev sahibine rahatsızlık vermemelidir.

Sonuç olarak iftar ve sahur yemeği ikramında bulunmak; 1) Allah ve ahiret gününe iman eden kimsenin yapması gereken bir vecibedir. 2) Müminlerin muhabbet ve yakınlıklarını artırma vesilesidir. 3) Allah’ın affı ve mağfiretine kapı açabilecek bir salih ameldir. 4) Zengin ve yoksul gibi toplumun farklı katmanlarının yakınlaşma vesilesidir. 5) Oruçlunun duasını almaya vesiledir. 6) Allah ve meleklerin salâtına erme fırsatıdır. 7) Oruçlunun aldığı ecir kadar ecir almaya vesiledir. 8) Oruçlunun iftar sevincine vesile olabilmektir. 9) Cömertçe bir davranışta bulunmaktır.

Bu kadar güzelliğin bir ibadet içerisinde toplanıp hane sahibinin sevap hanesine yazılmış olmasından dolayı hane sahibinin evine teşrif eden misafirlerine daha da ikram da bulunması gerekir diye düşünüyorsak, ecdadımız Osmanlı’da “Diş Kirası” denilen bir gelenekten söz ederek yazımı nihayetlendiriyorum. Ramazan ayında konak ve köşklerde iftar veren hane sahibi, gelen misafirlere davetlerine icabet edip kendilerinin sevap kazanmalarına vesile oldukları gerekçesiyle kibar bir üslupla, “yemek yiyip dişleriniz yoruldu” şeklinde nazik ifadelerle, güzel kadife keseler içerisinde altın paralar veya gümüş akçeler ya da bir takım hediyeler vererek misafirlerini uğurlarlar imiş. Bu inceliklere tekrar kavuşmak dileğiyle…

————————

1. Tirmizî, Savm, 82; İbni Mâce, Sıyam, 40.
2. Buhârî, Nikâh, 80/Edeb 31,85/Rikâk 23; Müslim, Îmân, 74,75,77.
3. Ahmed b. Hanbel,V, 451.
4. İbn Mâce, Sıyâm, 48.
5. Tirmîzî, Birr, 40.
6. Müsned, III, 44.
7. Müslim, Nikâh, 110.