Çeşitli gelişmelerin baş döndürücü bir hızla yaşandığı, ortaya çıkan yeni duruma insanların intibak sağlayamadan yeni bir durumun zuhur ettiği, kitlelerin istediği ve arzuladığı değil de insanlığa hep sorun teşkil etmiş düşünce yapılarının arkasındaki karanlık tiplerin hayat dizayn etmeye çalıştığı, değerlendirmesini bile yapmakta zorlandığımız bir zamanın içersinde yaşıyoruz. Madde ve eşyadaki görselliğin iyiden iyiye arttığı, buna bağlı olarak davranışlarda ruhu olmayan ve öze değil de sadece göze hitap etmeye çalışan bir durumun söz konusu olduğu endişe ve ibretle izlenilen bir vaziyet halini almış gibi gözükmektedir.

Kendisine bahşedilen irade nimetinden dolayı diğer varlıklardan farklı bir konumda olan insanoğlunun yaşanan bu hızlı gelişmelere bağlı olarak icat etmiş olduğu en küçük eşyada bile görselliğe önem verdiğini müşahede ediyoruz. Kişisel ve tüzel kimliklere zarar gelmemesi ve sorumluluk alanlarının sınırlarının bilinmesi için üretilen bir eşyanın kendi hacminden büyük tanıtım ve kullanım kılavuzu olabilmektedir. İstenilen şartlar doğrultusunda yapılmayan kullanımlardan dolayı sorun çıkabileceği ve bundan kullanıcının mesul olduğu hep ısrarla vurgulanır durur. Söz konusu üründen verim alınması üreticinin belirlediği standartlara göre kullanılıp kullanılmamayla ilgili görülmüştür.

Müslüman anlayışına göre, hayat ve ölümün yaratıcısı ve var edicisi olan Allah azze ve celle’nin bir takım nimetleri emrine amade kıldığı insanoğlunun, belli süreliğine meşgul ettiği şu dünya hayatında nasıl verimli bir ömür süreceğinin en doğru cevabı da O’nun insanlığa rehber olarak gönderdiği Kerim Kitabı ve bu Kitabın pratik hali olan Râsûlünün sünnetidir. Şayet ifade uygun düşecekse buna insanlığın kılavuzu diyebiliriz. Hayat denilen nimeti gerektiği gibi kullanmanın yolu bu rehber ve kılavuzdan geçmektedir. İlahi talimatlara gerekli duyarlılığı gösterenler istenilen düzeyde yaşamlarını sürdürmüşler, bu düstur ve yönlendirmelere aldırış etmeyenler ise dünyada varoluş gereklerine aykırı hareket etmişlerdir.

Huzur kaynağımız, Rabbimizin kelamı, doğru ve yanlışın ayırt edicisi, müminleri müjdeleyip kafirleri azapla tehdit eden, imanımızın en temel sütunlarından biri olan Kur’an-ı Kerim; dünya hayatında bize gerekli olan bütün yönlendirmeleri en doğru ve eksiksiz şekilde yapan hidayet kılavuzumuzdur. Kur’an-ı Kerim, insanlığın dünyadaki kılavuzu ve yol göstericisidir. “Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir…” (İsra Suresi 9) ayet-i kerimesi bunun en yalın ve açık delilidir. O’nun rehberliğinde üç kıtanın hükümranlığını elinde bulunduran müslümanlar, “medeniyet, batılılaşma, çağdaşlaşma, moderniteye uyum sağlama, geri kalmama” maskeleriyle Kur’an-ı Kerim’in kılavuzluğunu terk ettikleri gün her türlü illet ve zillete düçar oldular. Ve böylece bütün değer yargıları değişti. Kişiler, olaylar, kurumlar, durumlar hep tek yanlı yani madde nazarında değerlendirilir oldu. Mana boyutu hep göz ardı edildi. İşin hakikatini ve manasını yansıtan Kur’an; İslam ümmetinin içinde ipi kimin elinde olduğu belli olmayan sözde Kur’ancı/Kur’an talebesi geçinen, ismi aydın yolu ise Allah’a akıllarınca sınır tayin etmeye kalkışmış mutezilenin rafa kaldırılmış ve kokuşmuş yolu olan zevatın elinde tahrif laboratuarına sokulan bir malzeme haline geldi. Artık durum öyle bir hal aldı ki, müslümanlar Kur’an-ı Kerim’in her hususiyetine düşmanlık besleyenleri bile kendilerine önder kabul eder olmuşlardı. Şu an İslam coğrafyasında tezahür eden ve tarifi sineleri zorlayan olaylar silsilesinin en temel sebebi Kur’an-ı Kerim’in kılavuzluğunu bırakmak ve alternatif metotlar uygulama çabalarıdır. İnsanlığın makus tarihine ilahi bir nefes ile hayat ilka eden Kur’an, hayvanatı utandıracak derecede inanç ve ahlak erozyonuna maruz kalmış bir nesli, kıyamet gününe kadar bütün müslümanlara örnek olacak bir nesil haline getirmiştir. Bu zamanın müslümanının içinde bulunduğu çetin fırtınalarda kendisini selamet sahiline ulaştıracak yegane kılavuz da Kur’an-ı Kerim’dir.

O’nun başlangıcı ve ruhu sayılan Fatiha Sure-i Celilesinde ilahi yönlendirme ve talimatlara hakkıyla uymuş ve nimete mazhar olmuş kimselere sırat-ı müstakimin yolcuları vasfı verilmiş, ilahi kelamı kılavuz kabul etmeyenler ve Rablerinin emirlerini hiçe sayan veya seçmece davrananlar ise Allah’ın gazabına uğramış, yoldan çıkmış sapkınlar olarak tavsif edilmiştir. Sırat-ı müstakimde olmanın şartları bulunduğu gibi bunun dışındaki karanlık yollara düşmeye sebep olan bir takım etkenler vardır. Kılavuzu Kitab-ı Mübin olan her müslüman, kendisini Allah’ın nimetine mazhar olmuş güzide insanların yolundan alıkoyacak bütün sebep ve etkenleri bilmeli ve bunlara karşı sürekli teyakkuzda olmalıdır. Hastalıklı ve terbiye edilmemiş nefis, heva, gaflet, tul-i emel, kötü arkadaş ve boşlukta bulunmak insanın rotasını cennetten cehenneme doğru çeviren etkenlerden bazılarıdır.

Vakti değerlendirememek ve boş bulunmak, bu gün her müslümanı tehdit eden amansız bir hastalık olarak gözükmektedir. “Bir an boş bulundum…” diyerek cana, mala, ırza, mukaddesata el ve dil uzatanların, -yırtılmamışsa haya perdeleri- mahcubiyetle söyledikleri bu söz, boş bulunmanın insanı nelere sürükleyebileceğini bariz bir şekilde göstermektedir. Tertemiz gençlerin hiçbir temizleyici ile arındırılamayan yollara düşmesi hep “bir an boş bulunmak” tan kaynaklanmaktadır. Ümmetin mevcut potansiyeli, içinde bulunduğu boşluğu değerlendirme gibi derdi olmayan müslümanlar tarafından heba edilmektedir. Oysa kainat nizamı boşluğu kabul etmemektedir. Rahmani ölçülerle doldurulmayan boş vakitler, şeytanın müslümanı çantada keklik gördüğü durumlardır. Her işi hikmet ile örülü el-Hakîm olan Allah azze ve celle’nin Peygamberini terbiye ederken kendisine yönelttiği ilk emirlerden biri de boş bulunmamaktır. “O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul/O halde bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş.” (İnşirah Suresi 7) Onun ümmeti de onun yolundan gitmekle mükellef olduğu için boşlukta bulunmamalıdır. Bir işi bitirdiğinde boşluğa düşmeden başka bir işe koyulmalıdır. “Taş yerinde ağırdır” sözünden de bildiğimiz gibi kütlesel olarak yerde bulunan ve yüzlerce kiloya baliğ olan bir kaya yerinden hareket ettirilemezken fiziksel konumu değiştirilip sağlam bir mekanizmayla havada asılı bir şekilde boşlukta bırakıldığında bir insan tarafından bile hareket ettirilir hale gelmektedir. Zira taş artık yerinde değil boşluktadır ve kendisinden kütle olarak çok daha küçük bir varlık tarafından yönlendirilebilmektedir. Müslüman da çalışıp çabaladığı, amel işlediği zamanlarda yalçın kaya gibidir. Rabbi ile beraber olduğu için iblis ve aveneleri ona zarar veremez, onu yerinden kımıldatamazlar. Ama ne zaman bir boşluğa düşer, yükümlü olduğu şekilde davranmaz ve onu müslüman kılan prensiplerin gereği olan mekanizmaları harekete geçirmez ise boşluktaki kaya misali şeytan tarafından kolayca savrulan bir hale düşer.

Bizler boşuna yaratılmadığımız gibi, başıboş bırakılacak da değiliz. Değerlendirilmesi gereken her boş anımızdan hesaba çekildiğimizde “keşke” diyerek o anı doldurma temennisinde bulunacağız. Oysa selef-i salihinimiz bize bu konuda örnek olmuş ve insanın boş gibi gözüken vaktini nasıl doldurması gerektiğini yaşayarak öğretmiştir. En başta Râsul-ü Zi-Şan efendimiz ve diğer bütün peygamber efendilerimiz bütün hayatları boyunca her fırsatta Allah’ın dinini anlatmak ve yaşamak gayreti ile bir an bile boş durmayacak şekilde gayret göstermişlerdir. Devlet işlerini halledip insanların dertlerini dinleyen ve problemleri çözüp ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gören Hz. Ömer radıyallahu anhu, Ebu Musa el-Eş’ari radıyallahu anhu’nun yanına gelir ve şöyle derdi: “Bize Rabbimizi hatırlat, bize Rabbimizden bahset (de boş bulunmayalım) ey Ebu Musa!”

İhramdan çıkacağı sırada berber koltuğunda otururken boş bulunmamak için dudakları zikir ile kıpırdayan Ma’ruf-u Kerhî’nin, “Rahat dur yoksa dudaklarından olacaksın” diyen berbere “Sen işini yap, ben de işimi yapıyorum. (Rabbimin beni boş görmesini istemem)” şeklinde cevap vermesi, salih insanların “boş vakit anlayışını” tasvir etmektedir.

Dersinden çıkan iki talebesine “Farklı yollardan gidip Allah’ı zikredin. Birlikte giderseniz konuşur belki vaktinizi heba edersiniz” şeklinde nasihat eden alimin yetiştirdiği nesiller, vaktinin kıymetini bilen ve buna bağlı olarak İslam’ın izzetini ayakta tutan fertler oldular.

İblis’in ve avenelerinin insana yaptırımı söz konusu olmasa da (1) , şeytanın tuzağı pek zayıf olsa da (2) boşlukta bulunan, boş bulunan bir müslüman şeytan için hazır bir av konumundadır. Allah’ın kendisini mükellef tuttuğu vazifelerden uzaklaştıkça boşluğa düşecek ve bu boşluk esnasında kendisine en çok ilgi gösteren iblis olacaktır. Şeytana ve onun kuruntularına, avuntularına, tuzaklarına karşı yapılacak en önemli tavır daha en başta ona fırsat vermemek ve onun dolduracağı boşluklar oluşturmamaktır. Bunun yolu da ne tür olursa olsun meşru olduktan sonra bir işi bitirince başka bir işe koyulmaktır. Aksi takdirde insanların çoğunun aldandığı bir konuda aldanmak ve birçok hayırdan mahrum kalıp belki de birçok yanlışa düşmek kaçınılmaz bir akıbet olur. “Nihayet o gün nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” (Tekâsür Suresi 8) ayeti mucibince her nimetten sorulacaksak ve Resulullah aleyhisselamın dilinde “boş vakit” nimet sayılmışsa, değerlendirme imkanımız olduğu halde değerlendirmediğimiz her boş vakitten de imtihan olacağımızı unutmamalıyız. İmtihanın sadece bu boyutunu düşündüğümüzde halimizin hiç de iç açıcı olmadığı insaf ehline malum olacaktır. Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu nimetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.” (3)

————————-

1. “…Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu…” (İbrahim Suresi 22)

2. “…Şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır…” (Nisa Suresi 76)

3. Buhari, Rikak, 1, 60; Tirmizi, Zühd, 1; İbn Mâce, Zühd, 15; Müsned, 1/34