Doğumu ve Çocukluğu

20 Cemâziyelâhir 1320 (23 Eylül 1902) tarihinde Kum’un 160 km. güneybatısındaki Humeyn kasabasında doğdu. İmam Mûsâ el-Kâzım soyundan gelen ataları, XVIII. yüzyılın sonlarına doğru Nîşâbur’dan ayrılarak Hindistan’ın Leknev bölgesindeki Kintur kasabasına yerleşmişlerdir. Aynı aileden tanınmış âlim Mîr Hâmid Hüseyin’in çağdaşı olan dedesi Seyyid Ahmed, XIX. yüzyılın ortalarında Leknev’den (veya Humeynî’nin ağabeyi Seyyid Murtazâ Pesendîde’nin bir ifadesine göre Keşmir’den; bk. Ali Devânî, VI, 760) Necef’e gelerek Hz. Ali’nin türbesini ziyaret etti; bu arada Humeyn’in ileri gelenlerinden Yûsuf Han’la tanıştı ve onun teklifi üzerine Humeyn’e yerleşmeye karar verdi. Burada kendisi ve soyu Hindî nisbesiyle tanındı.

Humeynî beş aylık iken babası Seyyid Mustafa bir cinayete kurban gittiğinden çocukluğunu annesi ve halasının himayesinde geçirdi. Bunların 1918’de vefatı üzerine ağabeyi Seyyid Murtazâ’nın yanında kaldı. Bu dönemde içinde bulunduğu güvensizlik ortamının Humeynî’de mücadeleci bir ruh halinin gelişmesine yol açtığı anlaşılmaktadır. Nitekim kendisi bu dönemi anlatırken, “Çocukluğumdan beri savaş halindeyim” demiştir (Sahife-yi Nûr, X, 63). (1)

Eğitim ve Gençliği

Humeynî yedi yaşında hıfzını tamamladıktan sonra Arapça dersleri aldı. Ağabeyi Seyyid Murtazâ’nın desteğiyle tahsilini ilerletmek üzere 1339’da (1921) o sırada önemli bir ilim ve eğitim merkezi olan Erâk (Sultanâbâd) şehrine gitti. Erâk’taki hocaları arasında Şeyh Muhammed Gülpâyigânî, Âgā-yı Abbas Erâkī, Şeyh Muhammed Ali Burûcirdî ve Seyyid Ahmed Hânsârî zikredilebilir. Humeynî’nin Erâk’a varmasından yaklaşık bir yıl sonra Şiî ulemâsının önde gelen isimlerinden Âyetullah Abdülkerîm Hâirî’nin Erâk’tan ayrılarak Kum’a yerleşmesi ve burada dinî eğitim kurumlarını ihya etmesiyle Kum âdeta İran’ın mânevî başşehri olma yoluna girdi. Bunun üzerine 1922’de Kum’a giden Humeynî asıl terbiyesini burada aldı ve kişiliğini de burada kazandı. (2) 1930’da, doğduğu kentin anısına Humeyni soyadını aldı. Felsefe, mantık, kelâm, fıkıh, irfan ve öteki İslam ilimleriyle ilgili çok sayıda yapıt kaleme aldı. 1929’da Betül Sakafi Humeyni ile evlendi. Evlendiğinde kendisi 27, Betül Sakafi Humeyni 15 yaşındaydı. Yedi çocukları oldu, bunlardan ikisi hayatını kaybetti.

Siyasi Eylemleri

1930’larda Humeynî’nin herhangi bir siyasî faaliyeti bulunmamakla birlikte Hacı Nûrullah İsfahânî, Mirza Sâdık Âgā Tebrîzî, Âgāzâde Kefâî ve Seyyid Hasan Müderris gibi Pehlevî rejmine karşı olan ulemâ ile temas halindeydi. Siyasî görüşlerini ilk defa açık bir şekilde 4 Mayıs 1944 tarihinde yazdığı bir yazıda ortaya koydu. “Okuyun ve Uygulayın” başlıklı bu yazısında Humeynî, “De ki: Size bir tek öğüt veriyorum: Allah için ikişer ikişer ve teker teker kıyam edin” (3) meâlindeki âyette geçen “kıyam” kavramını “siyasî direniş” anlamında yorumlayarak özellikle ulemâ zümresini İran’ın ıslahı için başkaldırmaya çağırıyordu. (4)

Taklid Merciiliğine Yükselmesi

Burûcirdî’nin 1961’de vefat etmesinden sonra Humeynî dinî liderliğin yeni sahibi olarak görüldü, birçok İranlı Şiî tarafından merci-i taklîd kabul edildi. 1962 sonbaharında hükümet, belediye seçimlerini kazananların Kur’an üzerine yemin etme şartını kaldıran bir kanunu kabul etti. Bunu Bahâîler’in kamu alanına girmesini sağlayan bir plan olarak gören Humeynî kanunu feshettirmeyi başardı. Bu başarı onun şaha muhalefette en önemli isim olarak sahneye çıkmasında etkili oldu.

Şah’a Karşı Protestolara Başlaması

Ocak 1962’de şahın “beyaz devrim” diye adlandırdığı on maddelik bir reform programı ilân etmesi ve ulemânın ısrarına rağmen bu reformdan vazgeçmemesi üzerine Humeynî, 22 Ocak 1963’te şahı ve planlarını reddeden bir protesto yayımladı. Şah iki gün sonra Kum’a gelerek ulemâ sınıfını tenkit eden bir konuşma yaptı. Humeynî, sekiz önemli âlimin imzasını taşıyan bir bildiriyle şahın programını ithama devam etti. Ayrıca hükümetin politikasını protesto için 21 Mart 1963’teki Nevruz bayramı kutlamalarının iptal edilmesine fetva verdi. Bir gün sonra Humeynî’nin halka konuşma yaptığı Kum’daki Feyziye medreselerine gönderilen paraşütçü komandalar birkaç öğrenciyi öldürüp bazılarını da tutukladılar. Fakat Humeynî rejimi tenkide devam etti. 1 Nisan’da politika dışında kalan bir kısım ulemânın tutumunu “zalim rejimle iş birliği” olarak ilân etti (Kevŝer, I, 67). Humeynî, şahın bir tehdidine karşı onu “küçük adam” diye nitelendirerek aşağıladı. 30 Nisan 1963’te Feyziye medreselerine saldırının kırkıncı günü İran hükümetini Amerika ve İsrail adına İslâm’ı yok etmeye çalışmakla suçladı. İki ay sonra bu mücadele ayaklanmaya dönüştü. Dinî hassasiyetin arttığı muharremin başında sarayın önünde şahı itham eden bir gösteri yapıldı. (5)

Hapishane Hayatı

Aşure günü (3 Haziran 1963) Humeynî, Feyziye medreselerinde şah ile Emevî Halifesi Yezîd arasında paralellik kuran ve şahı uyaran bir konuşma yaptı (Sahife-yi Nûr, I, 46). Bu ağır konuşmadan iki gün sonra tutuklanarak Tahran’daki Kasr Hapishanesi’ne konuldu. Humeynî’nin tutuklandığı haberinin yayılması üzerine Kum, Tahran, Şîraz, Meşhed ve Verâmin’de gösteri yapan kızgın halk tanklarla karşılandı. Üç gün süren ve kanlı biten bu 15 Hurdad (İran takviminde olayların başladığı gün) ayaklanması İran tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten itibaren Amerika’nın desteğiyle güçlenen şah rejiminin baskısı artmaya başladı. Bu durum, rejime meydan okuyan tek şahsiyet olarak Humeynî’nin prestijini güçlendirdiği gibi birçok ulemânın Humeynî tarafından belirlenen radikal hedefler etrafında birleşmesine de sebep oldu. Humeynî, Kasr Hapishanesi’nde on dokuz gün kaldıktan sonra önce İşretâbâd askerî üssüne, oradan da Tahran’ın Dâvûdiye bölgesinde bir eve götürülerek burada hapsedildi. Çeşitli yerlerde Humeynî’nin serbest bırakılması için gösteriler yapıldı. 7 Nisan 1964’te Humeynî serbest bırakıldı. Üç gün sonra Kum’da, 15 Hurdad’da başlayan hareketin sürdürüleceğini ilân ederek hakkında çıkarılan uzlaşma rivayetlerini yalanlamış oldu. (6)

Sürgün Hayatı

1964 sonbaharında Amerikalılar’ın İran mahkemelerinde yargılanmasını önleyen resmî bir karar alınması, Humeynî’ye şah rejimiyle yaptığı bütün mücadelesi boyunca belki de en ateşli konuşmasını yapma fırsatı verdi. Bu anlaşmayı İran’ın bağımsızlık ve egemenliğini ortadan kaldıran vahim bir gelişme olarak nitelendiren Humeynî anlaşma lehinde oy kullananları vatan haini diye itham etti. Fakat 4 Kasım 1964’te tekrar tutuklanarak Türkiye’ye sürgüne gönderildi. Önce Ankara’ya ve 12 Kasım günü on iki ay kalacağı Bursa’ya götürüldü. Büyük oğlu Mustafa Humeynî de 3 Aralık 1964’te Bursa’ya gitti. Ayrıca İran’dan gelen bazı dostlarının kendisini ziyaret etmesine izin verildi, kitap talebi karşılandı. Humeynî Bursa’da geçen süre içinde Taĥrîrü’l-vesîle adlı eserini derledi.

5 Eylül 1965’te Humeynî on üç yıl kalacağı Irak’ın Necef şehrine gönderildi. Necef’e yerleşince Şeyh Murtazâ Ensârî Medresesi’nde fıkıh okutmaya başladı. Dersleri İranlı öğrencilerin yanı sıra Irak, Hindistan, Pakistan, Afganistan ve Körfez ülkelerinden gelen öğrenciler tarafından da takip ediliyordu. Humeynî, 21 Ocak-8 Şubat 1970 tarihleri arasında velâyet-i fakîh doktrini konusundaki konferanslarını Şeyh Murtazâ Ensârî medreselerinde verdi. Bu konferanslarda, on ikinci imamın gaybeti döneminde imamın siyasî ve fıkhî fonksiyonlarını ulemânın icra etmesi gerektiği şeklinde özetlenebilecek olan bir doktrin ortaya koydu ve bunun, Şiî imâmet düşüncesinin açık bir sonucu olduğuna ilişkin naklî deliller gösterdi, İslâmî devlet kurmaya götüren bir program ortaya koydu (Velâyet-i Faķîh, s. 204). Irak’taki sürgün döneminde Humeynî, bir yandan İran’daki gelişmeleri takip ederek çeşitli yazıları ve mektuplarıyla rejime karşı tavrını açıklarken bir yandan da 1967 Temmuzunda Irak’ta Baas Partisi’nin iktidara gelmesinden kaynaklanan olumsuz şartlarla mücadele etti. Haziran 1967’deki Altı Gün Savaşı vesilesiyle Humeynî, İsrail ile olan bütün ilişkileri kesmeyi öneren ve onların ürünlerini kullanmayı yasaklayan bir bildiri yayımladı. Bu bildiri, Humeynî’nin Kum’daki evinin yağmalanmasına ve orada yaşayan ikinci oğlu Seyyid Ahmed Humeynî’nin tutuklanmasına sebep oldu. Hume0ynî’nin yayımlanmamış bazı eserleri de bu sırada kayboldu. 1971’de Irak ve İran ilân edilmemiş bir savaş haline girince Irak rejimi kendi topraklarına yerleşmiş olan ve bazıları nesiller boyu orada yaşayan İran vatandaşlarını sınır dışı etmeye başladı. O zamana kadar Irak resmî makamlarıyla çatışmamaya özen gösteren Humeynî bu defa Irak liderlerine hitap ederek bu tutumu kınadı. (7) 6 Ekim 1978’de Şah’ın baskısıyla, Irak lideri Saddam Hüseyin Irak’ı terk etmesini isteyince, Fransa’ya gitti ve Paris’in bir banliyösü olan Neauphle-le-Chateau’ya yerleşti. Oradan şah yönetiminin yıkılması ve bir İslam Cumhuriyetinin kurulması yolunda yoğun bir propagandaya girişti. Mesajlarını ilettiği teyp bantları İran’da gitgide genişleyen bir kitleye ulaştı. 1978 sonlarında kitle gösterilerinin, grevlerin ve halk arasındaki hoşnutsuzluğun bütün ülkeye yayılması karşısında Şah Muhammed Rıza Pehlevi 16 Ocak 1979’da İran’ı terk etmek zorunda kaldı.

İran’a Dönüşü

1 Şubat 1979’da Tahran’a ulaşan Humeynî’yi 10 milyon insan karşıladı. Humeynî, havaalanından devrim şehidlerinin gömülü olduğu Bihişt-i Zehrâ Mezarlığı’na gitti. Orada Bahtiyar hükümetini tanımadığını, kendisinin yeni bir hükümet kuracağını ilân etti (a.g.e., IV, 281-286). Geçici İslâm hükümeti Mehdî Bâzergân’ın başkanlığında 5 Şubat’ta kuruldu. Silâhlı kuvvetlerin gittikçe dağıldığını, birçok askerin Humeynî taraftarlarına katıldığını gören Bahtiyar 10 Şubat’ta Tahran’da sokağa çıkma yasağı ilân etti. Humeynî bu yasağa uyulmamasını istedi ve şaha bağlı ordu mensuplarının halka ateş açması durumunda cihad ilân edeceğini açıkladı (a.g.e., V, 75). Ertesi gün Yüksek Askerî Konsey Bahtiyar’dan desteğini çekti, 12 Şubat günü de rejimin bütün organları çöktü. Artık devrim başarıya ulaşmıştı. (8) Devrimin siyasi, hukuki, ruhani lideri olan İmam Humeyni, dört gün sonra bir hükümet atadı ve 1 Mart’ta gene Kum’a yerleşti. Aralık ayında yapılan anayasa referandumuyla İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra ömür boyu siyasi ve dinsel önderi seçildi.
Bir grup üniversiteli gencin 4 Kasım 1979’da Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’ni ele geçirerek büyükelçilikte ve dışişleri örgütünde görevli 66 ABD vatandaşını rehin almasından sonra ABD ile ilişkiler çatışma noktasına geldi. İmam Humeyni’nin onayıyla yapılan bu eylem, rehinelerin serbest bırakıldığı 29 Ocak 1981’e değin sürdü.

Humeyni’nin Vefatı ve Kabri

23 Ocak 1980’de bir kalp rahatsızlığı yüzünden Kum’dan Tahran’a getirilen Humeynî, tedavinin ardından 22 Nisan’da Tahran’ın kuzeyinde yer alan Cemerân’da mütevazi bir eve yerleşti ve ömrünün geri kalan kısmını bu evde geçirdi. Evin etrafında giderek genişleyen yeni bir mahalle oluştu. Humeynî hastahanede iken Ebü’l-Hasan Benî Sadr İran İslâm Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Fransa’da iktisat öğrenimi görmüş bir kişinin cumhurbaşkanı seçilmesinde, Humeynî’nin bir din âliminin seçime girmesinin doğru olmayacağı yönündeki kararı da etkili olmuştur. Bu hadise, siyasî sistemin kurumlaşması ve istikrara kavuşması için atılan önemli bir adım olarak görülebilir. Ancak Humeynî’den bağımsız bir yönetim peşinde olan Benî Sadr’ın cumhurbaşkanlığı bir hükümet krizine yol açtı. Bu kriz devam ederken 22 Eylül 1980 tarihinde Irak yaklaşık sekiz yıl sürecek bir savaş başlattı. Humeynî bu savaşı başlatanın Amerika Birleşik Devletleri olduğunu ifade etti ve İran halkından devrim döneminde yaptığı gibi bu tehlike karşısında da direnmesini istedi.

Humeynî’nin eski arkadaşı ve takipçisi olan Âyetullah Hamaney 2 Ekim 1981’de cumhurbaşkanı seçildi ve Humeynî’nin vefatından sonra onun yerine İslâmî cumhuriyetin dinî liderliğine getirildiği 1989 yılına kadar bu görevde kaldı. Bu dönemde Irak’la yapılan savaşın zamanla İran lehine geliştiği görüldü. Bunun yanında Amerika Birleşik Devletleri İran’ın kesin bir zafer kazanmasını önleme yolundaki çabalarını arttırdı. Nitekim 2 Temmuz 1988’de bir İran uçağını vurdu; olayda 290 yolcu hayatını kaybetti. Bunun üzerine Humeynî, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 598 sayılı kararında belirtilen şartları kabul ederek daha önce Saddam rejimini devirinceye kadar savaşacakları yolunda açıklamada bulunmuş olmasına rağmen savaşa son vermeye razı oldu.

14 Şubat 1989’da Humeynî’nin Hz. Peygamber’e hakaret eden The Satanic Verses (Şeytan Âyetleri) adlı romanın yazarı Selman Rüşdi ile kitabın yayımlanmasından sorumlu olanların öldürülmesine dair verdiği fetva özellikle Batı’da geniş tepkilere yol açtı.

Humeynî 3 Haziran 1989 tarihinde vefat etti. 9 milyon insanın hazır bulunduğu cenaze töreninde naaşı Tahran’ın güneyinde Kum’a giden yol üzerinde bulunan mezarına ancak helikopterle taşınabildi.

Humeyni’ye Eleştiriler

İmamların Makamını Peygamberler ve Meleklerden Üstün Görmesi

Humeyni kitabı el-Hukûmetu’l-İslâmiyye (9) adlı eserinde şöyle demektedir: “Mezhebimizin zaruri esaslarından biri şudur: İmamlarımızın hiçbir mukarreb meleğin ve hiçbir peygamberin ulaşamayacağı bir makamları vardır.” (10)

Sahabeye Özellikle Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer radıyallahu anhuma’ya Karşı Sözleri

Humeyni, “Keşfu’l-Esrâr” isimli kitabında, birincisi Ebubekir’in (11) ikincisi ise Ömer’in (12) Kur’an’a muhalefetini anlatan ve din, ilim ve marifet iddiasında bulunan bir adamdan beklenmeyecek şekilde, Müslüman önderlerine karşı yalan, iftira ve kinin olduğu iki ayrı fasıl kaleme almıştı. Nitekim Şeyhân (Ebubekir ve Ömer) hakkında şöyle demişti: “Şimdi bizim burada Şeyhân’ın kendileri, Kur’an’a muhalefetleri, İlah’ın ahkâmıyla oyunları, kendi kendilerine helal ve haram kıldıkları, Nebi’nin oğulları ve kızı Fatıma’ya karşı uyguladıkları zulümler hakkında bir tedahülümüz yok. Ancak biz bu ikisinin din ve ilah’ın ahkâmına karşı cahilliklerine işaret ediyoruz… Bu cahil, ahmak ve zalim kişiler gibileri imamet konumunda ve ulu’l-Emr arasında olmaya layık değiller. (13) Ve efendimiz Ömer bin Hattab’ın –Allah ondan razı olsun- yaptıklarını, “küfür ve zındıklıktan doğmuş ve Kur’an’ı Kerim’de zikri geçen âyetlere karşı ameller” şeklinde vasfetmişti. (14)

Ehli Sünnet ve’l-Cemaat’e Karşı Tutumu

Humeyni; “et-Te’âdul ve’t Tercîh” başlıklı risâlesinde, Âmme (yani Ehli Sünnet ve’l Cemaat)’nin muhalefetleri ile ilgili haberleri aktarıp incelerken şöyle diyor: “(Bu konudaki haberler) iki guruptur: Birincisi, çelişen iki haber hakkında gelen haberler; İkincisi ise, (Ehli Sünnet ve’l Cemaate) muhalefet etmenin ve –onlara göre- sağlıklı haberlerin tümünden uzak durulmasının gerekliliğini vurgulayan haberler.” Humeynî, Ehli Beyt’e isnat edilen ve Ehli Sünne ve’l Cemaat’e muhalefetin gerekliliğini vurgulayan çeşitli rivâyetlere yer verdikten sonra şöyle devam ediyor: “Bu haberlerin, çelişkili iki haber karşısında Âmme (Ehli Sünnet)’ye muhalefetin tercih edilmesine delaletinin açıklığı ortadadır. Velev ki bazısının senedi sahih veya metni ashab arasında meşhur olsun. Bu tercih, tüm fıkıh bab’ları ve fakihlerin dilinde yaygın olan genel bir kanaattir.” (15)

Yazımı merhum Said Havva’ın nasihatleri ile sonlandırıyorum:

Artık bu vebanın İslâm topraklarından yok olma vakti geldi. Akıncının akıncı olma vakti geldi. İslâm ümmetinin saf akaidi canlandırmak için İran’ı yeniden fethetmesi ve İran’ın bu ümmete yönelik tehditlerinin kökünü kazıması gerekiyor. Yazdıkları ve söyledikleriyle hala ümmeti sapkınlığa sürükleyen kiralanmış kalem sahipleri ve satılmış söz erbabı bilsinler ki, Allah onları sapmalarından ve saptırmalarından ötürü hesaba çekecektir. Onların elinde Humeyni’ye destek çıkmak için bir hücced yoktur ve Humeyni’ye yardım, Allah’a, Resulüne ve Müminlere ihanettir. Humeynilik ve yandaşlarının gücü ele geçirdiklerinde Müslümanlara ne yaptıklarını görmediler mi? Humeyni ve destekçilerinin İslâm düşmanlarıyla olan ittifaklarını fark etmediler mi?

…Bu Humeyniciler zalimler. Zulümlerinden bazısı da Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e zulmetmeleridir. Hangi Müslüman bunlara yardımcı olabilir? Allah Teâlâ, “İşte böylece biz, işledikleri kötülüklerden ötürü kimi zalimleri diğerlerinin peşine takarız.” (En’am sûresi, 129) buyurarak kendilerini ancak zalim olanın destekleyeceğini belirtiyor. Öyleyse kim Hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ebu Ubeyde, Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’e zulmedene razı olabilir? Kim sahabe ve bu ümmetin müçtehitlerinin karşı safında yer almaya razı olabilir? Kim Müslümanların kanlarını ve mallarını kendilerine helal gören zümrenin elinde bir oyuncak olmaya razı olabilir? İnsanlar görmezler mi ki, İran’ın üçte biri sünnî olmasına rağmen bir tane bile sünnî bakan yok! Görmezler mi ki, Lübnan’da gerek Lübnanlılardan gerekse de Filistinlilerden sünnî olanlara neler yapılıyor. İran’ın müttefiki Hafız Esed’in (16) İslâm ve Müslümanlara neler yaptığını görmezler mi? Tüm bunlar gözlerin açılması için yeterli değil midir? Bundan sonra aldatılmış için bir özür mümkün mü artık?

Aldatılanların kendi haklarında, bu ümmete, kendi halklarına ve vatanlarına düşman olduklarına, kendi tebaalarının gelecekleriyle oynadıklarına hükmetmeleri gerekmez mi? Gelin görün ki acaba onlar tövbe edip döndüler mi?

Allah’ım; Humeyni ve Humeynicilikden, onları dost edinen, destekleyen ve onlarla ittifak eden herkesten beri olmayı senden niyaz ediyorum! Âmin.
Allah, efendimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, Onun ehline ve ashabına salât ve selâm etsin. (17)
————————-

1. Hamid Algar, “Humeynî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 18, İstanbul, Türkiye Diyanet Vakfı, 1998.
2. Age, s. 359.  
3. Sebe’ 34/46.
4. Hamid Algar, age, s. 359.
5. Age, s. 360.
6. Age, s. 360.
7. Age, s. 360.
8. Age, s. 361.
9. El-Hukûmetu’l-İslamiyye, s. 52, 1979 Kahire ya da Tahran –Berzek el-İslamiyye Yayınevi Baskısı. Daha fazla ayrıntı için bkz. Ebu’l-Hasan en-Nedvî, Sûretân Mutedâttetân (İki Zıt Portre), s. 77 vd.
10. Muhammed Surur Zeynelabidin, Mecûsilerin Geri Dönüşü, Guraba Yayınları, İstanbul, 1. Baskı, s. 147.
11. Keşfu’l-Esrâr, s. 111-114’den aktaran Said Havva, age. s. 43.
12. Keşfu’l-Esrâr, s. 114-117’den aktaran Said Havva, age. s. 43.
13. Keşfu’l-Esrâr, s. 107-108’ den aktaran Said Havva, age. s. 44.
14. Said Havva, Humeynicilik, 1. Baskı, Kökler Derneği Yayınları, İstanbul, 2014,  s. 43-44.
15. Age, s. 51-52.
16. Günümüzde kâtil Beşşar Esad ile müttefiki İran ve Lübnan Şiilerinin yaptıkları herkesin zihnindedir.
17. Age, s. 75-76.