Geçen gün Londra’da ki Tunus elçiliği önünde insanların devriminde adalet talebimizin devamı için toplandığımızda gerçekten harika bir şey oldu.
Bir kadının yanında duruyordum ve kadının ağlayarak (sevinç gözyaşları) o sabah kendisi ve ailesi için pasaport almak için elçiliğin içinde olduğunu söylediğini duydum. Kadın bana sanki tanıdık geldi ama nerede görmüş olabileceğimi hatırlayamadım.
Birkaç hafta önce bu kadın elçilik kapısının eşiğine adım bile atamazdı ancak bugün uzun zamandır kaybolmuş bir kız evlat gibi karşılandı ve elçilik çalışanları tarafından önüne kırmızı halı serilmiş ünlüler gibi muamele görmüştü; hatta bir tanesi sayın elçiyle tanışmak isteyip istemediğini bile sormuştu.
Kadın konuştukça kendisiyle daha önce bir yerde tanıştığımıza emin oldum, ancak nerede?
Ordayken Zeynel Abidin bin Ali ve korkunç karakterli eşi Leyla hakkında konuşmaya başlamıştık. Leyla,  kocası çekilirse veya son kullanma tarihi gelirse Tunus’un bir sonraki lideri olmak gibi bir hayale sahipti ve bunu artık biliyoruz (Wikileaks belgeleri sağolsun).
İkisininde şu andaki saklanma yeri olan Suudi Arabistan’da olduklarını düşününce bu durum bize gerçekten oldukça traji-komik geldi ve gülüyorduk. İki kutsal mescidin bulunduğu Suudi Arabistan’da acaba Bin Ali ve Leyla Trabelsi nasıl oluyordu da günde 5 kez ezan sesi duymaya katlanabiliyorlardı.
Devlet televizyonunda ezan okunmasını yasakladılar, Ramazanda oruç tutmaktan uzak durdular ve hicabın Tunus kültürünün bir parçası olduğu gerçeğini reddedip, dışardan ithal edilmiş bir şey gibi davrandılar.
Şunu diyebiliriz ki bu işleri sırası geldikçe ve ihtiyaç hissettikçe ortaya çıkardılar ve fetvaya ihtiyaç duydukları zamanda kendi evcil alimlerine (!) dolarların rengini gösterdiler.
Hayvansı zalim bir kişiliğe sahip olan bin Ali, Tunus’ta işkence, yargısız tutuklamalar, politik ve dini eziyetler gibi ifadelerin günlük hayatın bir parçası olmasına neden olmasının yanı sıra Müslüman kadınların örtülerini söküp atmakla da ün kazandı. Kadınların okul, hastane, üniversite ve diğer kamusal alanlarda örtünmelerini yasakladı.
Şuurlu mahkûmların izin verilen zamanlar dışında namaz kılmaları durumunda dövüldükleri hücre ve zindanlarda Kuran-ı Kerim yasaklandı ve saygısızlığa maruz kaldı.
Kurduğu zalim rejim tarafından getirilen ve desteklenen mutlu-şakşakçı din adamlarının (!) bin Ali lehindeki kitleleri uyuşturan tarzdaki vaazları, bozulmuş bin Ali hükümeti için kesinlikle arzulanan etkiyi göstermiş ve Allah korkusu olan insanları camilerden uzaklaştırmıştır.
Bu olanların neticesinde Müslüman gençler artık Cuma namazlarında hutbenin yarısını bin Ali ve taraftarlarını övmekle geçiren vaizleri dinlemeye gitmek için olan heveslerini kaybetmeleri sürpriz olmadı.
Hıristiyan arkadaşlarımıza meseleyi şöyle izah etmek gerekirse; düşünün ki bir kilisede rahibi dinlemek için oturuyorsunuz ve rahip size Tony Blair, George W Bush ya da Donald Rumsfeld ve Dick Cheyney’in hayattaki varlıklarından dolayı tanrıya şükretmenizi istiyor! Ne hissederdiniz? Aynen öyle işte!…
Kız kardeşimle merak ettik acaba Cidde’de ki evinden her çıkışında siyah örtüyü üstüne geçirip peçesini takmak zorunda olan Bayan Leyla görünüşü hakkında neler hissediyordu. Eminim ki Suudi dini polisi eskiden kuaför olan Leyla’ya gerekli teselli ve cesareti vermek için hazır bekliyorlardır.
Bahse girerim bu ikisi Tunus’tan ayrılmak için uçağa bindiklerinde Suudi Arabistan, gidilecek yerler listesinin üst sıralarında bulunmuyordu.
Doğrusunu söylemek gerekirse pilot kötü haberi anons ettiğinde yüzlerindeki ifadeyi görmek için neler vermezdim ki. “Özür dileriz! Maalesef Londra, Paris, New York, Monaco ve Cenova için iniş izni alamadık! Peki ya Cidde’ye ne dersiniz!”
Kasım 2006’da Tunus’lu bacılarımızı ve İslam’ı yaşama haklarını savunmak için Londra’da ki Tunus elçiliği önünde protestoda bulunmak üzere beni harekete geçiren şey bin Ali’nin barbarca tutumu ve en temel insan haklarını suiistimal ediyor olmasıydı.
Bu adam ve onun Allah tanımaz karısı doğuştan sahip oldukları dinlerinden ve bu dinin temsil ettiği her şeyden o derece iğreniyorlardı ki ülkeyi laik bir devlete dönüştürmek için ellerinden geleni yaptılar.
Bütün bunları kendileri için mi yoksa kendilerine dalkavukluk yapan ve en iyi dostlarıymış gibi görünen batılı güçler için mi yaptılar?
Şubat 2009’da Viva Filistin konvoyuyla Tunus’dan geçerken sayıları yüzleri bulan ve namaz kılmamızı ve Cuma namazına katılmamızı engellemek için ellerindeki bütün gücü kullanmaya çalışan bin Ali’nin yardakçılarıyla karşılaşmamızı hatırlıyorum.
Araçlarımızı yolun ortasında durdurup sokak ortasında namazlarımızı kıldığımız zaman suratlarının dehşet içindeki ifadesini her zaman hatırlayacağım.
Hikayeyi elçiliğin dışında beklerken oradaki Müslüman bayana anlattım ve bin Ali ve hafif parmak Leyla’nın (ülkeden 1.5 ton altını da çalarak kaçtığı bildirildi), Suudi’de yelkenleri suya indirmiş olmaları gerçeğinin traji-komikliğine bir kez daha güldük.
Batıdaki dönek dostları tarafından yüzüstü bırakılınca yine yardımlarına Müslümanların koşması oldukça manidardır. Affetmek İslam’ın ana unsurlarından biridir ve Tunus’lular henüz bunlara tekmeyi basmayı düşünmeden çok önce bin Ali ve Leyla’nın göstermediği merhameti Müslümanların bunlara göstermek istemesinden dolayı bu ikisinin gerçekten çok şükretmeleri gerekir.
Özellikle bin Ali denen adam, örtünen Müslüman kadınlara, dinin yaşamak isteyen gençlere ve insan hakları savunucularına karşı uyguladığı zalimlik hakkında artık düşünüyor olmalı. Acaba değiştirmeye çalışıp sulandırarak topluma zorla dayatmak istediği İslam değilde, gerçek İslam’ın güzelliklerini keşfedebilecek mi diye merak ediyorum.
Elçilik dışındaki kadına dönüp yüksek sesle, acaba Leyla örtünmenin güzelliğini keşfedebilecek mi diye sormak üzereydim ki birdenbire kadını nerden tanıdığımı hatırladım.
İlk kez 2006’da bir protesto buluşması esnasında Londra Tunus Elçiliği önünde tanışmıştık. Bana kendi tutukluluk döneminin ve bin Ali’nin çapulcularının elinde gördüğü işkencelerin detaylarını anlatmıştı.
Bana titrek bir sesle söylediği dramatik cümleyi asla unutamam: “Londra’ya hala cebimde duran örtümle birlikte geldim.” Hikâyesinden dolayı göz yaşlarına boğulduğumu hatırlıyorum.
Şu anda ülkesine geri dönmeyi planlıyor. Ama bu sefer başı dik ve gururlu bir şekilde büründüğü örtüsüyle.

Kaynak: themuslim.ca (Yvonne Ridley)

Tercüme: Mehmet N. Uyanıkoğlu