Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selâm Rasûlullah’a, O’nun ailesine ve ashabına olsun.

“Sen gülü ek, bülbül dünyanın öbür ucunda olsa bile ona gelir ve onu bulur.”

Ahi Evran zamanında, çırak ustasından icazet alır ve ancak o zaman ayrılıp kendi dükkânını açabilir. Orta Anadolu’ da bir camcı ustası vardır. Ahilik yapar. Zamanı gelen eski çıraklarına “sen oldun” der ve el verir, uğurlar. Böylece eski çırak artık yeni bir usta olmuştur. Günlerden bir gün çıraklardan birisi ustanın el vermesini bekleyemez. Ayrılacağını, onay ve el vermesini ister. Ustası da daha olmadığı nedeniyle veremeyeceğini söyler. Çırak nesinin olmadığını sorar;
– “İşin en önemli kısmını, yani püf noktasını bilmiyorsun” der. Çırak dinlemez, başka bir şehre gider ve dükkân açar. Dikiş tutturamaz. Yaptığı bütün cam işleri, biblolar, her şey bir müddet sonra çatlamaktadır. Esnaf ve halk tarafından ayıplanan çırak, bir yıl sonra iflas etmiş olarak ustasının yanına döner. Elini öper, ben ettim sen etme der. Ustası da olana kadar yanında çalışması gerektiğini söyler. Sonunda bir gün usta çırağına müjdeyi verir. Olduğunu, gidebileceğini, el vereceğini söyler. Ayrılmadan önce ustası onu karanlık odaya sokar. İzin almadan girilmediği üzere daha önce buraya hiç girmemiştir. Yeni bitmiş, sıcak ürünler odanın bir kenarında durmaktadır. Tavanda bir yerde, toplu iğne deliği kadar büyüklükte bir güneş ışığı huzmesi vardır. Usta sıcak bir parça alır, ışığa tutar, evirir çevirir. Bakar ki camın bir yerinde gözle görülemeyecek kadar küçük bir hava kabarcığı vardır. Püf yaparak üfler ve kabarcık kaybolur. Parçayı çırağa uzatır, ayrı koymasını, soğumaya bırakmasını söyler. Daha sonra çırak üflemeye başlar. Nasıl üfleneceğini, neresinin püfleneceğini iyice öğrenir. Ve anlar ki, çatlamaya bu küçük kabarcıklar neden olmaktadır. Daha sonra helâlleşirler ve püf noktasının önemini kavramış çiçeği burnunda usta yoluna devam eder. Her işin ve her şeyin bir püf noktası vardır.

Yaratılışı gereği aceleci olan insan neticeye çok çabuk ulaşmak ister. İşin aslında, olmasa da olur şeyleri, olmazsa olmaz olarak görür. Bu sebepten dolayı acele ettiği konuda pek çok imtihanlara maruz kalır. Yeniden başlamak zorunda kalır.

Yüce Allah’ın kâinatta yarattığı veya insanların kendi gayretleriyle ortaya çıkardığı nice sanatlar vardır. Bunları düşündüğümüzde hepsinin tedrici bir süreçten geçtiğini anlarız. Zira Allahu Teâlâ gökleri ve yeri tedricen yarattığını bildirerek, bu gerçeği bize öğretmiştir. İnsanların yaptıkları sanatlar da bu tedricilikten müstağni değildir. Belki biz sadece dikilen binaları ve tezgâhtaki meyveleri görebiliriz. Ancak bu binaların yapımı ve meyvelerin ortaya çıkması, bu uğurda belli bir kazanç elde etmek isteyen ustalara ve işçilere ihtiyaç duyar.

 İnsanların salah üzere devam etmesi için en önemli etkenlerden birisi de nasihattir. Kelime olarak “kurtuluş”, anlamına gelen nasihat, ıstılahta; nasihat edilen kişi için hayır istemek, anlamına gelmektedir. Tabir edilince kulağa hoş gelen bu kelime kalplerde bir kıpırdanma oluşturduğu gibi gerçekten netice itibariyle kurtuluştan başka bir şey meydana getirmez.

Yine insan yaratılışı gereği hakka ve batıla meyilli olarak yaratılmıştır. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Nefse ve ona düzgün şekil verene, sonra da ona kötüyü ve takvasını ilham edene yemin olsun ki; nefsini arındıran şüphesiz kurtuluşa ermiştir. Onu ört bas eden ise, ziyana uğramıştır.” [1]

Üzerinde önemle düşünülmesi gereken konu şudur ki; insanı en fazla batıla meylettiren düşmanı, bizzat kendi cesedinin içinde barındırıp beslediği ve türlü saldırıdan korumaya çalıştığı nefsidir. Yüce Allah nefsin hakikatini Yusuf aleyhisselâm’ın dili ile şöyle tarif etmiştir:  “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Şüphesiz ki nefis, kötülüğü çokça emredendir. Ancak Rabbimin merhamet ettiği müstesnadır…” [2]

İnsan şayet nefsini nasihat dinlemek yoluyla dizginlemezse kendi kötü akıbetini bizzat kendisi hazırlamış olur.

Önemi itibariyle, nasihat dinin temel kavramlarından birini temsil eder. Çünkü din nasihat ve davet yoluyla yayılır. Buradaki nasihatten kastımız, sadece dil ile yapılan nasihat değildir. Zira nasihatin en tesirli olanı, Müslümanın hayatıyla, mücadelesiyle, gayretiyle yaptığı nasihattir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’de bu hakikatlere dikkatlerimizi veciz bir tabirle çekmiştir. Temim bin Evs et-Dari radıyallahu anh ‘ten rivayet edildiğine göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellemşöyle buyurdu: “Din nasihattir.” Biz de  “Kime ?” dedik. Buyurdular ki; “Allah, onun kitabı, Rasûlü, Müslümanların önderleri ve hepsi için.”  [3] Hadisi şeriften anlaşılacağı üzere Müslümanın her ne kadar, Müslüman önderlere ve halkına dili ile nasihat etmesi mümkünse de Allah’a, kitabına ve Rasûlüne yapacağı nasihat; onlara iman ve onların emirlerini yaşamak, suretiyle dinin canlı bir temsilcisi olmasıyla belirir.

İslâm ümmeti içerisinde halkın sıratı müstakim üzere kalması için gayret sarf eden bir topluluğun olması zaruridir. Bu sebeple âlimlerimiz nasihat ve davetin farz -ı kifaye olduğunu beyan etmişlerdir. Çünkü bu konuda gevşeklik göstermek; sadece itikadi veya ameli yönde eğrilik gösterenleri değil, davet ve nasihat konusunu ihmal edenleri veya bu konuda gerekli çalışmayı yapmakta gevşeklik gösterenleri bağlayacak bir musibete yol açar. Vücuda musallat olan mikroplar, gerekli muayene ve tedavi ile savılmazsa sağlam organları bir zaman sonra tesir altına alacağı gibi, toplumda belirli şer odaklarının ilk olarak sadece kendilerini alakadar eder gibi görünen fesatlarının toplum tarafından engellenmediği takdirde o toplumu da ifsat edeceği muhakkaktır. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Fitneden sakının. Çünkü o, içinizden, sadece zulmedenlere dokunmaz. Bilin ki Allah, şüphesiz cezalandırması çok şiddetli olandır.” [4]

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bizi böylesi bir gaflete düşmekten kaçınmamız konusunda uyarmıştır. Numan bin Beşir radıyallahu anh’tan rivayet edildiğine göre, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah’ın sınırlarına riayet edenlerle oraya düşenlerin hali bir gemiye binmiş şu kişilerin haline benzer. Gemiye bindiklerinde bazıları en alt,  en sert ve en kötü yerine, bazıları ise en yüksek yerine düşmüşlerdir. Alttakiler su almak istediklerinde üstekilerin yanından geçerek, onlara eziyet ederler. Bunun üzerine “bize ait yerden bir delik açıp suyu oradan alsak, böylece üstümüzdekilere eziyet etmesek” derler. Eğer yukarıdakiler onları kendi hallerine bırakırlarsa, hep birlikte helak olurlar. Bundan engellerlerse hep birlikte kurtulurlar.” [5]  

Nasihat eninde sonunda meyve verecek bir ağaç gibidir. O ağaçtan meyve koparıp, muhatabına sunan davetçi müspet bir karşılık görünce her iki taraf da istifade etmiş olur. Olumsuz bir cevap ile karşılaşırsa davetçi o meyveden kendisi istifade eder. İsrail oğullarından olan bir topluluk, bu meyveyi toplayıp muhatabına ikram ettiği için kurtuluşa ermiş, aynı cemiyetin başka bir grubu nasihati ihmal ettikleri için helak olmuştur. Allahu Teâlâ onların bu durumlarını bize şöyle aktarmıştır: “Hani içlerinden bir topluluk, “Allah’ın kendilerini helak edeceği veya şiddetli bir azap ile azap edeceği bir kavme niçin nasihat ediyorsunuz?” demişlerdir. Nasihat edenler ise, “Rabbimize karşı bir mazeret olsun, bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye yapıyoruz.” demişlerdir. Onlar kendilerine hatırlatılanları unutunca, biz de kötülükten nehyedenleri kurtardık, zulmedenleri ise, yoldan çıkmaları sebebiyle şiddetli bir azap ile yakaladık.” [6]

Bu ayetlerde dikkati çeken en önemli nokta şudur; nasihat vazifesinin yerine getirilmesi her ferde farz olduğu dönemlerde, bu vazifeyi ihmal edenler de aynen günahlara dalanlar gibidir. Böyle toplumlar da ancak davet konusunda gayret sarf edenler kurtuluşa ererler. Her ne kadar nasihat edenler nasihat edilenler tarafından yanlış anlaşılsalar veya bilinçli olarak toplumlarına yanlış anlatılsalar da bu vazifeyi bırakmamalıdırlar.

Nasihat ve davet vazifesini ifa eden kişinin teoriyi ve pratiği iyi bilmesi, bunları ahenk içinde işletmesi gerekir. Toplumların örfünün iyi bilinmesi ve İslâm’a muhalif olmadığı müddetçe, riayet edilmesi güzel neticeler verir.

Nasihatin fayda vereceği en önemli etkenlerden biri, Müslüman kardeşinin senden nasihat talep ettiğinde, ona doğru, yolu göstermesidir. Zira nasihat isteyen kendi hastalığını tedavi etmek isteyen bir hasta mesabesindedir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kardeşlerinizden biri sizden nasihat isterse, ona nasihat etsin.”  [7]

Nasihat veren kişinin nasihatinde samimi olması gerekir. Bunun mihenk taşı, nasihat ettiği kişinin gıyabında da ona nasihat etmesiyle ortaya çıkar. Bu durum ona gıyabında nasihat etmesi ve onu savunmasıyla nasihatinde samimiyeti gösterir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Gıyabında nasihat etmesi bir Müslümanın diğer Müslüman üzerindeki haklarındandır.” [8]

Davetçinin nasihatini başarıya ulaştıracak ve nasihat edilen kişiyi bu nasihatten, gereken meyveyi elde etmesini temin edecek, püf noktalara da vakıf olması gerekir. Zira doğru nasihat yanlış zaman ve mekânda verilirse, faydadan çok zarar verir. O halde kalbe çok tesir edecek olan nasihat birebir ve gizli olarak verilen nasihattir. Kadı İyaz şöyle demiştir: “Mümin örter ve nasihat eder, facir ise perdeyi yırtar ve ayıplar.”

 

[1]. Şems Sûresi:  7-10.

[2]. Yusuf Sûresi: 53.

[3]. Müslim, 55.

[4]. Enfal Sûresi: 25.

[5]. Buhari, 2686.

[6]. Araf Sûresi: 164-165.

[7]. Müslim, 2162; Müsned, 8845.

[8]. Müsned, 8271.