İnsan söz konusu olduğunda hata ve yanlışa düşme kaçınılmaz olur. Kimi zaman bu durum toplumsal bir eylem hüviyeti kazanır ve toplum genel olarak hata işlemeye başlar. Bu hal bazen öyle içselleştirilir ki toplumlar tarafından, bir zaman sonra yok oluşunun sebebi sayılacak eylemler, zamanla iyice benimsenir ve varlık sebebi olarak addedilmeye başlanır. İlahi düsturlardan uzak olan her toplumun bir şekilde karşı karşıya kaldığı bu durum, bazı kavimlerin şahsında müslümanlara ibret olarak anlatılmış ve hatayı hayat tarzı yapmalarının korkunç neticeleri, başlarına gelen felaketlere dikkat çekilerek izah edilmiştir.

İnsanın sorumsuzca dilediği gibi hayat sürebileceği bir yer olmayan dünya, mesuliyet sahibi Âdemoğlunun başıboş bırakılmayacağı bir imtihan yeridir. Kurallar, mevcudatın sahibi ve yaratıcısı Allah azze ve celle tarafından tayin edilmiş olup bunun neticesinde ceza veya mükâfat denilen sonuçlar belirlenmiştir. Rabbimiz, bu dünyayı kendisini hiç sayan nasipsiz güruhların dilediği gibi at sürebileceği bir yer olarak yaratmamıştır. Kullarına karşı zulmedecek de değildir O. Yanlışa düştüklerinde kendilerini uyaran peygamberler gönderecek, günahın karanlıklarında yollarını bulacakları kitaplar indirecekti dilediği zaman ve zeminde. Tarih boyuca da hep böyle oldu zaten.

İlk ataları olan Âdem aleyhisselam’ı kandırmakla görevine bilfiil başlayan İblis, Âdem’in zürriyetini de rahat bırakacak değildi. Atalarını bir mesaj ve ileti ile cennetten çıkardığı gibi neslini de çeşitli mesaj ve iletileri ile cehenneme doğru sevk edecek fiilleri işlemeye yönlendirdi her daim. Ambalaj farklı olsa da mahiyeti hep aynı olacaktı neredeyse işlenilen kabahatlerin. Sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel, fikirsel vs. ne alan varsa yanlışlar işlenile geldi toplumlar tarafından. Âd oldu bazen, dünyada cenneti yaşama cinnetine tutuldu insanlık. Zamanla Semûd oldu mimarisine tapıp ilahına meydan okudu. Medyen ve Eyke oldu da ekonomik ahlaksızlığı marifet saydı bir süre. Sodom ve Gomora’da, alemde görülmemiş fuhşiyatı hayat biçimi olarak gördü zalim insanoğlu.
Kullarına pek merhametli, şanı yüce Allah celle celâluh, peygamberleri vasıtasıyla ikaz etti insanoğlunu. Yaratıcısına karşı sorumsuzca işlenilen hataların karşılıksız kalmayacağını bilmeliydi zalim insan. Bunun için seçildi peygamberler, bu ulvi göreve layık görüldüler ve hakkıyla vazifelerini deruhte ettiler. İlk halka Âdem aleyhisselam’dan nübüvvet mührünün son sahibi Muhammed Mustafa aleyhisselam’a kadar bütün peygamberler üzerine düşen ne tür sorumluluk varsa yerine getirdiler. Artık peygamber gelmeyecek ve insanlık son ilahi dinin peygamberi ve getirdiği kitabın ölçülerine göre hayatını tanzim etmekle mükellef tutulacaktı.

İşte tam bu noktada gözden kaçırılması mümkün olan ve belki de göz ardı edilen çok mühim bir mesele ve sorun var gibi gözükmektedir. Hatayı hayat kılan toplumlara Rablerinin buyruklarını hatırlatmakla görevli olarak gönderilen peygamberler; bir sosyal ıslahatçı, deha sahibi karizmatik lider, toplumun rahat yüzü görmesi için çabalayan siyasi önder ve tüm mesajı sadece dünyayı ilgilendiren bilge kişiler miydi? Yoksa onlar evvela Allah’ın peygamberleri miydiler? Bu açıdan bakıldığında toplumun içtimai, iktisadi, ahlaki vs. bozukluklarını düzeltmeyi mi hedeflemişlerdi ilk etapta? Veya daha ulvi bir maksadın gerçekleşmesi için mi çabalıyorlar ve bu uğurda sabrın envai çeşidini yaşayarak öğretiyorlardı?

Evvela insanın, sonra da toplumun hataya düşmesinin ilk sebebi; Rabbini unutması ve O’nun azametini, yüceliğini hissetmemesi olarak tayin edilmiş ve çözüm bu doğrultuda uygulanmaya çalışılmıştır. Esasında Rabbini unuttuğu için yanlış yapan insan-toplum, bu kusurunu telafi edip Rabbini tanımaya başladığında hatadan da vazgeçecekti. Peygamberlerin çözüm şekli buydu, Rablerini unuttuğu için türlü hastalıklara müptela olmuş toplumları ilahi düsturlarla buluşturmak ve insan kıvamına getirmekti. Zira Allah’ı unutan ve bilmeyen insan,  insanlığın yapısına uygun olmayan davranışlar sergileyecek, neticede hayvanlar derekesine düşecek hatta hayvanlarla kıyaslanamayacak müptezelliklere imza atabilecekti. Bundan dolayı Medyen’e “sizin ekonominizi düzeltelim” denilmedi ilk etapta, “ahlaki erdemleri tekrar kazanmanıza yardımcı olacağız” denilmedi Sodom-Gomora’ya, “garibanlara zorba gibi davranmayı bırakın” denilmedi Âd kavmine. Sadece Şuara suresini okuyanlar bile anlayacaktır ne demek istediğimizi. Kavmine ilahi fermanla görevli olarak gönderilen seçkin kullar olan peygamberler, hep şöyle seslenmişti ilk etapta ümmetlerine: “(Allah’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?” (2)

İlk halkadan son halkaya kadar gönül dünyamızın güzide rehberleri olan peygamber efendilerimizin öncelikli görevleri Allah’ı tanıtmak olmuştur ümmetlerine. Rabbini tanıyan, Onun azametini, yüceliğini hisseden, O’nun murakabesi altında olduğunun farkında olan elini kolunu sallayarak günah işleyemezdi elbette. Bu şuurun hâkim olduğu toplum, asr-ı saadeti yaşayacak, bir zaman günahı ile kıvanç duyanlar artık başkasının günahını da Allah’a yapılan bir saygısızlık olarak görmeye başlayıp bu konuda en uygun kontrol sistemlerini geliştirecekti. Rabbini unuttuğu için O’na asi olanlar, tanımaya başladıkça sorumlu hissedeceklerdi kendilerini yoktan var edene.

Bugün de durum pek farklı değildir. Toplumsal bir hatanın engellenmesi için tertip edilen onca seminer, konferans, sempozyum, bildiri, broşür, reklam, tayin edilen maddi ve fiziksel cezalar neredeyse hiç etkili olamamaktadır kimi zaman. Söz gelimi alkolün amansız bir illet olduğunun bir nebze farkına varıldığı Amerika’da, toplumu bu konuda duyarlı hale getirmek ve alkolden uzaklaştırmak için gösterilen onca gayret beyhude bir çaba olmuş, neticede bu durumdan etkilenen yüz binlerce insan daha bir arzu ile bağlanmıştır müptela olduğu illete. (3) “Kadına şiddete hayır” sloganlarının hararetle höykürüldüğü yığınla tertip edilmiş programlara rağmen bir adım bile ilerleme kaydedilememiştir falanca ülkede. İnsanın fıtratına uygun frekansı yakalamaktan uzak her çabanın akıbeti pek de farklı olmayacaktır. İnsanı yaratan ve onu en iyi bilen Allah azze ve celle’nin peygamberleri, ilahi düsturları gönüllere serpiştirdiğinde ve hataları düzeltmeye hatanın kaynağından başladığında onca evladını diri diri gömen zihniyet, haksız yere başka bir canlıyı incitmekten çekinir olmuştur. Zira peygamberler geçici pansuman değil gerektiğinde etkili cerrahi operasyonlar icra ederlerdi toplumların gönüllerinde. “Vazgeçin artık bu illetten” diye nida edildi Medine’de on beş asra yakın zamandır yaklaşamadı alkol Medine’ye. “Allah’ın emaneti olarak aldınız hanımlarınızı, buna göre davranın hanımlarınıza” diye nida edildi de, hanımını bir meta-eşya görenler, dilediği gibi ona zulmedeceğini sananlar derman bulamamışlardı artık haksız yere el kaldırmaya. Güçlünün zayıfı dilediği gibi ezdiği toplumsal cinnet geride kalmış, garibanlar halifelerle davalı oldukları meselelerde hak talebinde bulunur olmuşlardı. Bütün sosyal sıkıntıların sebebi olan Allah’ı unutma, O’nun buyruklarını göz ardı etme problemi ortadan kaldırıldığında fıtratına dönecekti insanlık. Eşref-i mahlûkat olduğunu hissedecek, bu duruma uygun olmayan her türlü davranıştan el-etek çekecekti.

Bugün Rabbini unutmuş yığınla insan ve müslüman, ellerinden tutacak peygamberi davetin nidasını beklemektedir. O’nu tanıdıkça gönlüne haşyetin yerleşeceği, hardal tanesi boyutunda dahi haksızlığa yeltenmeyecek, en ücra köşelerde ve gizli dehlizlerde bile olsa yaptığı işten hesaba çekileceğini iliklerine kadar hisseden “ihsan şuuru” ile donanmış “en hayırlı ümmet” toplumu. Rabbinden bihaber olduğu için cinnet geçiren, ahlakı yozlaşmış, ekonomisi ilahi düsturlara isyan üzere kurulmuş, sözüm ona alnı secdeye varanlar tarafından Rahmani buyruklara tam zıt kanun ve hükümlerin güç kullanılarak uygulandığı, özgürlük isimli modern putun tapıcılarının hayvanları utandıracak derecede ahlak-hayâ perdesine iliştikleri bir zeminde, çözümü kaynaktan uzaklarda aramak problemleri derinleştirmekten başka bir netice vermeyecektir. Kaynakta sorun varsa bunun yolu kaynağın ıslah edilmesi ile mümkün olacaktır. İlahi murakabeyi iliklerine kadar hissedebilmek için O’nu tanımak gerekecek, esma-i hüsnasına gönülden inanıp buna göre hayatı tanzim etmek icap edecektir. Yaptıklarından hesaba çekilmeyeceği zehabına kapılıp her türlü isyana müptela olanların yegâne kurtuluş ümitleri, nerede olurlarsa olsunlar kendilerinden haberdar olan bir Rabbin varlığını hissetme kıvamı olacaktır, nebevi buyruğun ifadesi ile “ihsan standardı”.  Bu açıdan bakıldığında hayatın her alanında, günümüzün karmaşık bir alanı olan sanal âlemde bile ilahi murakabenin altında olduğumuzu, iletilen mesajların ve yapılan paylaşımların hesabının sorulacağını unutmamız gerekiyor. Gerekliliği veya gereksizliğini vakıayı feraset penceresinden okuyan insaf ehlinin vicdanına havale ederek diyoruz ki; “İblis, atamızı bir ileti, mesaj ve paylaşımla cennetten çıkardı.” Bu mesajın boyutu 100 karakter kadar bile değildi belki ama bedel olduğu şey cennet oldu. Şeytani düzen, zihniyet ve güç odaklarının şekillendirdiği ortamlarda insanın ahiretini berbat edecek davranışlardan kurtuluşun yegâne yolu, “izlendiğini” bilmektir. Bir açıdan değil her açıdan, olayın bir boyutu ile değil tüm boyutları ile belleklerin kapasitesi dolana kadar değil ölene kadar izleniyoruz ve kayıt altındayız. Sosyal medyada kaç takipçisinin olduğunu dert edinenler asıl takipçileri olan Rablerini unutmasınlar. Herkesin müşahede edebileceği ortamlarda kendilerini afişe edenler Allah’tan korksunlar. Çamurun içine dalıp onu temizleme gayreti içersinde olanlar kendilerine acısınlar. Şeytanın ilk iletisinin kişiyi Allah’ı umursamaz hale getirecek işlere yönlendirmek olduğunu hatırdan çıkarmasınlar. Haberi olmadan tek yaprağın kımıldamadığı, ilminden hiçbir şeyin yerde ve göklerde gizli kalamadığı, bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ın bize muttali olduğunu unutmamak duasıyla…

————————-

1. Tirmizi, Birr 55.
2. Bkz. Şuarâ Suresi, 11, 106, 124, 142, 161 ve 177. ayeti kerimelere bakılabilir. Örnek olarak verilen bu ayet-i kerimelerde 6 yüce peygamber, kavimlerine ilk olarak “Allah’ı bilip O’na karşı vazifelerini yapmaları” konusunda telkinlerde bulunmuşlardır.
3. Bu konuda detaylı bilgi almak isteyen Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî’nin Hicâb isimli kitabına başvurabilir.