Nebevi Hayat Dergisi: Hasan hocamla nerede nasıl tanıştınız?

Hasan hoca ile kısa dönem -dört aylık- askerlik dolayısıyla bulunduğum Antalya’da Mart 1981’de tanıştım. İlk beraberliğimiz orada başladı ve daha sonra yıllarca devam etti. Antalya’da ayrı bölüklerde olsak da müsait olduğumuz her an birlikte vakit geçirir ve gelecekte ne yapabiliriz, birlikteliğimizi nasıl devam ettirebiliriz, diye konuşur ve kendimize göre planlar yapardık.

Müslümanların birlik olmaları, ümmetçi olmalarını çokça konuşur ve neyi, nasıl yapabiliriz konusunu sürekli gündeme getirirdik. 3 ay 22 gün boyunca eğitim harici -çarşı izni çıksa bile çarşıya çıkmaz- bütün zamanımızı birlikte geçirmeye çalışırdık. Askerlik bittikten sonra birlikte gezilerimiz başladı; Bingöl, Malazgirt/Muş ve İstanbul’a…

Askerde tanıştığımız asker arkadaşlarımızla birlikte olmaya çalışır, onları ziyaret eder ve askerlikte edindiğimiz kardeşlik hukukunu güçlendirerek devam ettirmeye çalışırdık. Bu görüşmelerimiz uzun bir süre de devam etmiştir.

Hasan hoca cesurdu, kalbi, yüreği daima İslam coğrafyasındaki işgallere, katliamlara karşı direnen Müslümanlarla birlikte idi. Mücadeleci idi. Tam anlamıyla bir hareket, bir dava adamı idi. Ne zaman oturulup konuşulsa İslam coğrafyasındaki işgaller ve katliamlar karşısında Müslümanların üzerine düşeni yapmadıklarını gündeme getirirdi.

Bu süre içerisinde ben Hasan hocayı abi olarak, kardeş olarak, hoca olarak ve asker arkadaşı olarak gördüm. Benim nezdimde -belirli bir süredir ayrı kalmamıza rağmen- halen de öyledir. Hastalığı esnasında evinde ziyaret ettiğimde kendisi ile görüştüğüm esnada helallik diledim: ‘Benim varsa ben helal ediyorum, dedim. Kendisi de aynı şekilde mukabelede bulundu.’

Nebevi Hayat Dergisi: Türkiye’de İslami uyanış ve Müslümanların bilinçlenmesi adına ne tür ortak çalışmalarınız oldu?

Hasan Hoca gayretli, zamanı çok iyi değerlendirmeye çalışan biriydi. Güngörmüş, yoksulluk ve yalnızlık çekmiş biriydi. Mütevazıydı. Mısır’da Ezher’de okumuş, Türkiye’de ise ilave olarak Hukuk okumuştu. Bir taraftan İslami, diğer taraftan beşerî ilimler noktasında kendisini yetiştirmek için gayret göstermiş ve benzerlerinden çok farklı yönleri bulunmaktaydı.

Kimileri sadece okur ve okul bitirirdi; okuduğu, öğrendikleri kendisine ve hayatını yön vermez ve önceliklerini belirlemezdi. Oysa ilim sahibi olmak, ilmi ile amil olmayı gerektirir. İşte bu özellik, Hasan Hoca’da vardı. Öğrendiklerini yaşayan ve başkalarına aktarmak konusunda da gayret ve çaba sarf eden birisiydi. Zaten kendisini diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerinden birisi de buydu. Lüksü, dünyalığı çok önemsemez ve bunların arkasına da düşmezdi.

Birlikte olduğumuz zamanlarda İslami uyanış ve bilinçlenmeye katkı anlamında çokça seminer, hizmet içi eğitim çalışmaları yaptık. Her sene en az bir hafta devam eden seminer çalışmalarımız olurdu. Çeşitli illerde insanlar katılır ve onlarla olan tanışıklığı geliştirme, bilgi ve bilinçlenmeye dönük faaliyetler yapardık. Zaman zaman çeşitli illere ziyaretler yapar ve gidilen yerlerde dar çerçevede de olsa konferans, seminerler gerçekleştirirdik.

O dönemlerde ses getiren iki önemli sempozyum gerçekleştirdik; bu sempozyumlardan biri 1996 yılında İstanbul’da Şehid Seyyid Kutub’un idamının 30’ncı yıldönümünde ‘Şehadetinin 30. yılında Seyyid Kutub Sempozyumu’ idi. Bu, çeşitli üniversitelerde konusunun uzmanı akademisyenler ve ilim adamlarının tebliğ sunduğu bir sempozyumdu. Hatırlayabildiğim kadarıyla Türkiye’de bu tarz ilk sempozyumdu.

1997 yılında da Ankara’da Diyanet İşleri Başkanlığı Konferans Salonunda “Kur’an ve Sünnet Sempozyumu”nu gerçekleştirdik. Bu sempozyum da o dönemde ses getirmişti. Hem dinleyici hem de tebliğci anlamında yoğun katılımlı bir sempozyumdu ve iki gün sürmüştü. Bu sempozyumda kimi ilahiyat hocalarının kendilerine tebliğ sunma imkânı verilmediği için eleştiri ve tepkiye de maruz kalmıştık.

Nebevi Hayat Dergisi:  Hasan hocamızın ilmi, mücadeleci ve insani yönleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Hasan Hoca ilim olarak kendisini geliştirmiş ve küçük yaşlardan itibaren ilim tahsil etmek için çeşitli ülkelere gitmiş birisidir. Bu fedakârlık, bu gayret bile takdire şayan bir harekettir. Mısır’da Ezher gibi İslam dünyasında bilinen ve tanınan bir okulda okumuş olması o dönemlerde bir ayrıcalıktı. Üstelik sadece Ezher’i bitirmek için de çalışmamış, aynı zamanda kendini yetiştirmek için ilave çabalar da sarf etmiştir.

Ezher’i bitiren kimileri sıradan bir hoca olmaktan başka bir gayretleri yok iken Hasan Hoca aynı zamanda bir hareket, bir mücadele adamı olarak kendisini yetiştirmiş idi. Elbette her beşer gibi onun da hataları, yanlışları olmuştur. Ama bu, çok anormal bir durum da değildir. Önemli olan insanın hatası kendisine hatırlatıldığı zaman bu hatasından vazgeçip vazgeçmemesidir.

Mücadeleci idi. Bu amaçla da sadece Türkiye’de değil dışarıda da Müslümanlara dönük emperyal saldırılara karşı neler yapılabileceği konusunda çalışmalar yapmıştır. Bu amaçla Ortadoğu’yu ve Ortadoğu’daki İslami çalışmaları yakinen biliyor ve takip ediyordu.

Küfre, şirke ve tuğyana karşı mutlaka bir şeylerin yapılması gerektiği konusunda yoğun çabalarda bulunmuştur. Aynı şekilde içinde yaşadığımız ülkedeki Müslümanların arasındaki problemleri, kırgınlıkları gidermek için ölüm tehditleri almasına rağmen gayret göstermekten de vaz geçmemiştir.

Son yıllarda ağır hastalığına rağmen tanıştığı insanları bulunduğu yerlerde ziyaret ederek onlarla görüştüğüne ve onlara moral verdiğine dair geziler yaptığını duyuyordum. Hasta olan bir insanın üstelik yaşlı ve ilim sahibi birisinin bu haline rağmen kendilerini ziyaret etmesi elbette ki ziyaret edilenler için ayrı ve farklı bir heyecan oluşturmaktaydı. Bu tavır ve fedakârlığı gerçekten takdire şayandı.

Karşılaştığı her arkadaşının çocuklarına kadar hal ve hatırını sorması değerini daha da artırmaktaydı. Ne yazık ki bu özellikler, gittikçe unutulan ve önemsenmeyen hasletler olmasına rağmen Hasan Hoca bu özelliğini aksatmadan devam ettirmişti. Hareket adamlarının, dava adamlarının, Müslümanların önünde bulunan insanların hiç aksatmamaları gereken özelliklerinden birisi de bu tür ziyaretlerdir; hastaları ziyaret etmek, sıkıntısı olanların hal ve hatırını sormak ve vefatlar dolayısıyla taziyelerde bulunmak.

İşte Hasan Hoca’yı biraz da farklı kılan bu özellikleriydi. Çünkü o, birlikte olduğu insanların bireysel ve ailevi sıkıntıları ile yakinen ilgilenir ve onlara yardımcı olmaya çalışırdı.

Hasan hocanın hassas olduğu konular vardı; İslami olmayan veya İslami olarak doğru görmediği konularda çok hassas davranırdı. Özellikle de Batı güdümünde olan ve halkı Müslüman olan ülkelerde laik, demokratik ve diktatörlük yönetimlerine karşı tavrı çok netti ve bu yönetimlere asla müsamaha gösterilmemesi gerektiğini düşünmekteydi ve bunu da her vesileyle gündeme getirmekteydi.

İslam’a ve Müslümanlara karşı saldırıda bulunan, ülkelerini işgal eden ve katliam gerçekleştiren ülkelere karşı Müslümanların mutlaka hazırlık yapmaları gerektiğine inanmaktaydı.

Nebevi Hayat Dergisi:   Bizlerle paylaşmak istediğiniz ortak hatıralarınız var mı?

Elbette, 1980’lerin başından 1990’ların ortalarına kadar birlik, beraberlik esnasında çok ortak hatıralarımız olmuştur. Bunların hepsini anlatmak elbette ki mümkün değildir, ayrıca doğru da olmaz. Bazıları vardır ki bizimle beraber mezara gider.

Ama sadece bunlardan bir tanesini anlatayım; aylardan Ramazan ayı idi. Ben İstanbul’da yapılacak bir seminere çağrılmıştım. Sabahleyin evden çıkmış akşama doğru da İstanbul’a varmıştım. O dönemlerde henüz cep telefonları yoktu. Fatih’te postaneye gelerek Hasan Hoca başta olmak üzere diğer bazı arkadaşların evlerini arayarak kendimi tanıttıktan sonra ‘ben falan yerdeyim, bekliyorum’ diye not bırakmıştım.  Bazı evleri tekrar aradığımda ne arayan ne de soran olmuştu. İftar vakti olunca Fatih’te ayaküstü iftarımı yaptım ve saat 22.00’ye kadar oyalandım, ha geldiler, ha gelecekler diye! Ancak gelen giden olmayınca ben tekrar otogara giderek Ankara’ya dönmek zorunda kaldım.

Benim de katılacağım ve ilk olarak tanışacağım arkadaşların arasında sonradan tanıştıkça çok değer verdiğim ve tanışıklıktan kısa bir süre sonra da Antalya’da vefat eden Mahmut Abi de vardı. Çok hassas biriydi ve bu tür şeylere çok önem verirdi; ciddi idi, herkesin de öyle olmasını isterdi. İşte rahmetli böyle bir seminere gelmediğim için beni tanımadığı halde bana sitem ettiğini duymuştum. Ama daha sonra benim gelip geri döndüğümü duyduklarından herkes ama özellikle de Hasan Hoca ile Mahmut abi çok üzülmüşlerdi. 

Nebevi Hayat Dergisi: Son sözleriniz neler olur?

Rabbim Hasan Hoca’ya rahmeti ile muamele etsin. Ölüm bizler için en büyük nasihattir. Hiçbir olay, hiçbir şey, ölüm kadar ders verici değildir ve olamaz da! Ayrılıkların, problemlerin, küskünlüklerin anlamlı olmadığını gösteren ve dolayısıyla ders çıkarılması gereken yegâne olay, herhalde ölüm olayıdır.

Geçmişe dönüp baktığımızda Müslümanlar arasında değer miydi, bu ayrılığa dediğimiz bazı olaylar olmuştur. Ben bunu henüz hayatta olduğum için rahatlıkla diyebiliyorum. Eminim ki, Hasan Hoca’dan önce ben ölmüş olsaydım muhtemelen değil kesinlikle Hasan Hocam da aynı şeyi benim için de der ve düşünürdü.

Gönül olarak olmasa da fiziksel anlamda ayrı kalmamıza neden olan bir takım incir çekirdeğini bile doldurmayacak sıkıntılar yaşandı Müslümanlar arasında. Geride kalanlar için söylüyorum, değer miydi? Evet, ben değmezdi diye düşünüyorum, en azından bundan sonra Müslümanlar ölümü düşünerek şeytan ve şeytanlaşan insanlardan kaynaklanan bu tür sıkıntıları önemseyerek birbirlerinden ayrı kalmaya gerekçe oluşturmasınlar.

Rahmetli Hasan el Benna’nın  ‘İttifak ettiğimiz konular da birbirimizle yardımlaşalım, ihtilaf ettiğimiz konularda ise birbirimizi mazur görelim ve bunları da geliştirerek genişletelim’ sözü kulaklarımızda küpe olmalı. Çünkü hiç kimsenin her konuda ittifak etmesi ve aynı düşünmesi mümkün değildir.

Evet, bugün bir zillet içerisinde yaşıyorsak, emperyal ve Siyonist güçler pervasızca üstelik en kutsal günlerimizde bizlere saldırıyor ve çoluk çocuğumuza yönelik insanlık dışı katliam gerçekleştiriyorsa bunun nedeni sadece bu kâfir güçler değildir. Bu olup bitenlerden bizim hiç mi suçumuz yoktur? Elbette suçumuz var. Çünkü bir araya gelmiyoruz, birbirimiz mazur görmüyoruz, en küçük şeylerden dolayı birbirimizi dışlıyor ve ötekileştiriyoruz. Bu ölüm/ler dolayısıyla bir daha düşünmeliyiz. Çünkü ölüm -genç de olsak, yaşlı da olsak- her birimize çok yakındır. Hz. Ebu Bekir (radiyallahu anh)’ın dediği gibi; ‘nefes verdik mi alamayacak kadar, aldık mı veremeyecek kadar ölüm bize yakındır…’

O halde neden, bunca kanımız akıtılırken; çocuklarımız, kadınlarımız ve yaşlılarımız katledilirken, kadınlarımız tecavüze uğrarken, neyi paylaşamıyoruz ki! Bu vesileyle bunları yeniden düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. İlle bugünden yarına bir araya gelinsin demiyorum, ama birbirimize merhametle ve kardeşçe yaklaşmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Üstelik bu, bizim irademize de bırakılmamıştır; bu akidevi bir zorunluluk ve imani bir gerekliliktir.

Rabbim Hasan Hoca’ya ve Hasan Hoca’dan önce ölen bütün Müslüman kardeşlerime rahmetiyle muamele etsin ve bizleri de onlarla cennetinde buluştursun İnşaallah! Amin..Amin.. Amin