Tefsir-i Şerîf

Yüce Rabbimiz kitabında kendi yolunda cihad eden, çalışan, mücadele eden kullarına yardım edeceğini bizlere müjdelemektedir. Bu ilahî yardım vaadi sünnetullahtır. Geçmişte birçok peygambere, azgın kavimlerine karşı yardım edip müminleri muzaffer kılan, kâfirleri ve zalimleri kahreden Rabbimiz, bu ümmete de yardım edeceği vaadini kitabında birçok yerde zikretmiştir. Günümüzde müminlere düşen imanî vazifelerin en önemlilerinden bir tanesi de Rabbimizin bu ilahi vaadine güvenerek cihada ve her alanda mücadeleye devam etmektir. Müminler Allah’ın yardımından asla şüphe etmemeli, engeller ne kadar büyük olursa olsun, imtihanlar ne kadar çetin olursa olsun Allah’a tevekkül ederek yollarına devam etmelidirler. Allah yolunda hizmet edenler zorluk ve sıkıntı gördüklerinde durmak bir yana bu sıkıntıların da Rabbimizin bir denemesi ve imtihanı olduğu bilinci ile hareket etmelidirler.

Müminler asla Allah’ın yardımından ve rahmetinden ümit kesmemelidirler. Çünkü Allah’ın rahmetinden ümit kesmek kâfirlerin ve sapkınların özelliklerindendir. “…Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” (2) “Dedi ki: “Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?” (3)   

Allahu Teâlâ’nın kullarına yardımı hak ve ümit kesmek mümkün olmadığına göre mağlubiyetimizin, İslâm ümmetinin içinde bulunmuş olduğu acı halin kurtuluşu nedir?

Öncelikle şuna yakinen, kesin bir şekilde iman etmek gerekir ki galibiyetin yolu Allah’ın yardımından geçmektedir. “Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.” (4) Tek başına madde veya sebepler Allah’ın yardım ve tevfiki olmadan hiçbir şey ifade etmez. Maddeye hâkim olup maneviyattan yoksun bir İslâm ordusunun kazanacağı bir zafer yoktur.

Allahu Teâlâ yeryüzüne sâlih kullarının varisçi olacağını bildirmiştir. “Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da  da, “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık.” (5) Dolayısıyla mesele Allah’ın yardımını hak edecek özellikleri kazanmaktır. Yardımının batıdan geleceğine inananlar batmaya mahkûmdur.

Burada akla iki soru gelmektedir. Allah’ın yardımı ne zaman ve nasıl gelecektir?

Allah’ın yardımının ne zaman geleceğini tarih olarak bilmek mümkün değildir. Bu bilgi Rabbimizin katında kendisine sakladığı ve imtihan için bizlere bildirmediği bir bilgidir. Dolayısıyla bu bilginin peşine düşmek zaman kaybından başka bir şey değildir. Nitekim Peygamber Efendimize sallallahu aleyhi ve sellem kıyametin saati sorulması üzerine ‘Sen onun için ne hazırladın’ buyurarak zamana değil amele dikkat çekmesi de bu hususta bize örnek olmalıdır. Ama Allah’ın yardımının işaret taşları vardır. Bu işaretlere dikkat edilmelidir. O da şartların zorlaşması, imtihanın ağırlaşmasıdır. Şafağın en karanlık olduğu dönem Allah’ın yardımının en yakın olduğu dönemdir. “Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hâle gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi de, böylece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise, suçlular topluluğundan geri çevrilemez.” (6) Hz. Musa’ya yardım Kızıldeniz’in önünde, sihirbazlarla mücadele esnasında meydanda, Lut aleyhi’s-selam’a bütün kavminin kapıya dayandığı günün sabahında, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem evi kuşatıldığında… hepsi maddeten çıkış kapıları kapandığında, kapıları hiç kapanmayan Allah’ın yardımına mazhar oldular. Şu unutulmamalıdır, mesele karanlığın en şiddetli olduğu zamanlarda Allah’ın vaadine güvenerek yürümektir, zaferler ve fetihlerin haberleri geldiğinde değil. “Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel olanı (cenneti) va’detmiştir. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (7) Aydınlık gündüzler, karanlık gecelerden sonradır, her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

Mesele ikinci soru ile alakalıdır. Allah’ın yardımına nasıl ulaşabiliriz. Tabi ki her şeyin bir bedeli olduğu gibi Allah’ın yardımına ulaşmanın da bir bedeli vardır. Bedeli ödenmeyen başarı yoktur ve bu bedel yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de açıklanmaktadır. Biz bu maddelerin en önemlilerinden olduğunu düşündüğümüz bazı maddelere kısaca değinmeye çalışacağız. Rabbim istifade etmeyi nasip eylesin.  

1- Yapılan işi yalnızca Allah için yapmak, ihlâslı olmak Allah’ın yardımına vesiledir.

İhlas; Allah’tan başka her şeyden uzaklaşarak, dünyevi hiçbir çıkar ve amaç gütmemek üzere yalnız Allah’a kulluk yapmak ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İhlas; niyeti ve ameli, şirk bulaşıklarından arındırmaktır.

İhlas ve samimi niyetin ne büyük rol oynadığını anlamak için şu ayeti iyice düşünmemiz gerekir:

“Andolsun ki o ağacın altında sana bey’at ederlerken Allah, o mü’minlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetih ile ödüllendirmiştir. Yine onları elde edecekleri birçok ganimetler ile de mükâfatlandırdı. Allah üstündür, hikmet sahibidir.” (8)

“Allah onların kalplerinde olanı bildi” sözünden maksat, Hudeybiye’de yaptıkları Rıdvan Bey’atı’na bağlılıkta niyetlerinin doğruluğunu bilmesidir. Bu bey’atta öldürülünceye kadar sabır ve sebat göstereceklerine dair söz vermişlerdi. Bu iyi niyetin karşılığı olarak Allahu Teala, “onlara güvenlik vermiş”tir. Bu güvenlikten maksat da savaş alanında güvenlik ve istikrardır. Kalplerinde savaştan kaçmamaya karar verdikleri için Allah onlara yardım etmiştir. Güvenlikle beraber “onlara yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir.” Bu ayet, doğru niyetinden dolayı Allah’ın kişiye dünyadaki itaati konusunda ve diğer işlerinde yardım ettiğini, bununla birlikte ahiret sevabı ile de mükâfatlandırdığını bildirmektedir.

Doğru niyetin belirtilerinden biri de, insanların övmesi veya yermesi ile itaat üzerinde sebatın değişmemesidir. Kişinin, kendisine verilen ve verilmeyenler, Allah yolunda beraber olduğu kişilerin değişmesi veya kendisini yarı yolda bırakması sebebi ile sebatının değişmemesi ve bu yola baş koyanların azlığından ürkmemesi ihlâsın göstergesidir. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi ölür veya öldürülürse, ökçeleriniz üzerinde (geriye) mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üzerinde (geriye) dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenlerin mükâfatını verecektir.” (9) Bu ve benzeri sebeplerden dolayı azim ve sebatın değişmesi, yapılan amelin Allah Subhanehu ve Teala için yapılmaması nedeniyledir.

İhlas olmadan çalışanların ahirette hiçbir nasipleri olmamakla beraber savaşta ve dine yardımda büyük fedakarlıkları olabilir. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz Allah bu dini nasipleri olmayan kişilerle destekleyecektir.” (10)

2- Allah’ın vaadinden şüpheye düşmemek gerekir.

Bu, değiştirilmesi söz konusu olmayan doğru bir söz ve Allahu Teala’nın değişmeyen kaderî bir yasadır. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurur: “And olsun ki! Senden önce, birçok peygamberleri ümmetlerine gönderdik. Onlara belgeler getirdiler. Dinlemeyip suç işleyenlerden öç aldık, zira mü’minlere yardım etmek bize hak olmuştu.” (11) “Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımımız gelene kadar yalanlanmalarına ve sıkıştırılmaya katlandılar. Allah’ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek yoktur; and olsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.” (12)

“Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur..” Yani sosyal yasaları mutlaka gerçekleşir. “Ol, der hemen oluverir.” Bu yasalarından biri de mü’minlere verdiği sözdür: “Onlara yardımımız gelince..” Yardım etme sözü, yukarıdaki ayetlerde olduğu gibi, ahirette değil dünyada olan yardımdır. Allahu Teala şöyle buyurur: “Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” (13)

Müminler Allahu Teâlâ’nın vaadinden şüpheye düşmek bir yana yapmış oldukları bu antlaşmadan dolayı sevinmelidirler. Çünkü en büyük ticaret ve karın ta kendisi bu antlaşmadır. Karşılığı Allah’ın rızası ve cennetten daha büyük olan bir antlaşma olabilir mi?

“Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak va’detmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.” (14)

3- Allahu Teâlâ’nın bu yardım sözü, kâmil iman sahipleri içindir. Her mü’minin ise bu yardımdan nasibi imanı oranındadır.

Allahu Teala şöyle buyurur: “Mü’minlere yardım etmek bizim üzerimize bir haktır” (15) Kulun imanı oranında, Allah’ın yardımından nasibi olur. İman derecesi yükseldikçe Allah’ın yardımından nasibi de artar. Bunun tersi olarak da iman derecesi düştükçe, Allah’ın yardımından nasibi de düşer. Bu, imanın şubelerden oluştuğu ve eksilip çoğaldığı ilkesine dayanmaktadır. Bu ise Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in itikadıdır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur: “İman altmış küsur veya yetmiş küsur şubedir. Bu şubelerin en üstünü “La İlahe İllallah” sözü ve en alttaki ise yolda eziyet veren şeyleri kaldırmaktır. Haya ise, imandan bir şubedir.” (16)

4- Allahu Teâlâ’nın yardım vaadi dinine yardım eden kimseler içindir.

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (17)

Peki müminler yüce Allah›a nasıl yardım ederler ki şartı yerine getirmiş olsunlar ve sonuç olarak da kendilerine o şartın bir karşılığı olarak yardımını ve sebatı elde etsinler?

Gönülleri Allah için herşeyden soyutlamakla, Allah’a açık veya gizli hiçbir şeyi ortak koşmamakla, gönüllerinde Allah’ın sevgisi yanında hiçbir kimseye ve hiçbir şeye yer bırakmamakla, yüce Allah o gönüllere kendisinden ve sevdiği ile ilgi duyduğu her şeyden daha sevgili olmakla, gönüller Allah’ı tüm arzularında, duygularında, duruşlarında ve davranışlarında, tüm faaliyetlerinde ve duygularında hakem kılmakla… Evet gönül aleminde Allah’a yardım böyle olur.

Yüce Allah’ın bir şeriatı ve hayat sistemi vardır. Bu şeriat birtakım temellere, ölçülere, değerlere, bütün varlık alemine ve hayata dair düşünce sistemine dayalıdır. Allah’a yardım, O’nun şeriat ine ve sistemine yardım edilerek şeriatının istisnasız tüm hayata hakem kılınma girişimi ile gerçekleşir. Bu da hayat sahnesinde Allah’a yardım demektir. (18)

Bu ayetten şöyle de anlaşılabilir; eğer biz Allah’ın dinine yardım etmezsek o da bize yardım etmeyecektir. Çünkü biz onun yardımını hak etmedik. Allah’ın dinine yardım etmek ise ancak İslam’ı hâkim kılmak için Allah’ın emrettiği gibi çalışmak ve vahiy merkezli metodu takip etmek ile olur.
Her Müslüman kendine şu soruyu sormalıdır. Allah’ın dinine ne kadar yardım ediyorum, bunun için ne kadar çalışıyorum. Cevabı, alacağımız yardımın göstergesidir. Aslında kısacası her alanda ektiklerimizi biçiyoruz.

Bu hususta Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in evvel zaman içinde yaşanmış bir hadiseye binaen anlattığı mağarada kapalı kalan üç kişinin kıssasından da almamız gereken dersler vardır.

Bizden önce yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. Akşam olunca, geceleme ihtiyacı onları bir mağaraya sığındırdı ve içine girdiler. Ancak, dağdan kayan büyükçe bir kaya yuvarlanıp mağaranın ağzını üzerlerine kapadı. Aralarında: “Bizi bu kayadan sâlih amellerinizi şefaatçi kılarak Allah’a yapacağınız dualar kurtarabilir” dediler. Bunun üzerine, içlerinden biri anlatmaya başladı: “Benim annem babam çok yaşlıydı. Onları çok kollar, akşam olunca onlardan önce ne ailemden, ne de hayvanlarımdan hiçbirine yedirip içirmezdim” dedi. “Bir gün, odun aramak için uzaklara gitmiştim. Eve döndüğümde ikisi de uyumuştu. Onlar için sütlerini sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Onlardan önce aileme ve hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun bulmadım, onları uyandırmaya da kıyamadım. Geciktiğim için çocuklar ayaklarımın arasında kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde, onların uyanmalarını bekliyordum. Derken şafak söktü.” Adam, bu olayı anlattıktan sonra, dua için ellerini göğe kaldırdı ve: “Ey Allah’ım! Bunu Senin rızan için yaptığımı biliyorsan, yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!” dedi. Bu duanın akabinde taş bir miktar açıldı. Ama bu, dışarı çıkmalarını mümkün kılacak bir açıklık değildi. Bunun üzerine, ikinci adam söze başladı:

“Ey Allah’ım!” dedi. “Benim bir amcakızım vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak (beraber olmak) istedim. Ama o bana yüz vermedi. Fakat gün geldi, kıtlığa uğradı, yardım için bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana teslim etmesi karşılığında yüz yirmi dinar verdim. Mecburen kabul etti. Ancak, arzuma nail olacağım sırada: ‘Allah’ın mührünü gayri meşru surette bozman sana haramdır’ dedi. Bunun üzerine ben de ona dokunmaktan sakındım ve insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde, onu bıraktım. Verdiğim altınları da geri istemedim.” Adam bunu anlattıktan sonra, Allah’a dua için ellerini açtı ve: “Ey Allah’ım!” dedi. “Eğer bunları Senin rızan için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar!” Bu dua üzerine kaya yerinden biraz daha kımıldadı. Ama onların çıkabileceği kadar açılmadı. Çaresiz, mağarada bekleşmeye devam ettiler. Bu esnada, son bir ümit, üçüncü şahıs başından geçen bir olayı anlatmaya başlamış bulunuyordu: “Ey Allah’ım! Ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de derhal veriyordum. Ancak bir tanesi, bir kilo pirinçten ibaret olan ücretini almadan gitti. Ben de onun parasını onun adına işletip kâr ettirdim. Öyle ki, çok malı oldu. Derken, uzun seneler sonra bu işçim çıkageldi ve: ‘Ey Abdullah!’ dedi. ‘Bana olan borcunu öde.’ Ben de: ‘Bütün şu gördüğün sığır, davar, deve ve köleler senindir. Git, bunları al götür!’ dedim. Adam: ‘Ey Abdullah! Benimle alay etme!’ dedi. Ben tekrar: ‘Kesinlikle alay etmiyorum. Git, hepsini al götür!’ dedim. Adam hepsini alıp götürdü. “Ey Allah’ım! Eğer bunu Senin rızan için yaptıysam, bize şu halden bir kurtuluş nasip et!” Adamın bu duasının hemen akabinde kaya tamamen açıldı. Çıkıp yollarına devam ettiler.19

Sözle çıkış yok. Amel, amel, amel…

İçinde bulunmuş olduğumuz halden çıkışın tek yolu gücümüzün yettiği son noktaya kadar çalıştıktan sonra Rabbimize niyazda bulunmak. Her Müslüman kendine şu soruyu sormalı ben içinde bulunmuş olduğum halden hangi salih amellerimi Rabbime arz ederek kurtulabilirim. Net mutlu salih amelleri çok olanlara.

Kurtuluş ve Allah’ın yardımı “Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun…”20 buyruğuna canı gönülden teslim olup çalışanlar içindir. Rabbim bizleri de rahmetiyle bu salih kullarının içine dahil eylesin.

Zaman Hz. İsa aleyhi’s-selam’ın “Nasıl ki Meryem oğlu İsa da havarilere, “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?”…”21 deyince “…Havariler de, “Biz Allah’ın yardımcılarıyız” demişlerdi…”22 buyruğunda olduğu gibi çalışma ve amel etme zamanıdır. Dünya için çalışanların çok olduğu bir dönemde ben ensarullah/Allah’ın yardımcı’yım deyip yardımcıların azlığına, şartların olumsuzluğuna bakmadan ve yılmadan amel etme zamanıdır.

Allah’ın yardımına mazhar olacak yiğitler de bunlardır.  

5- Allah’ın yardım vaadi günahlardan kaçınan, takva sahipleri içindir.

Allahu Teala şöyle buyurur: “Şüphesiz bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.”23 Bu, Allahu Teala’nın değişmez yasasıdır. Müslümanın Allah’ın yardımına ulaşmak için öncelikle kendi durumunu düzeltmesi gerekir. Allah’a itaatsizlik ve ihmalinde devam ettiği halde Allah’ın yardımını beklemesi anlamsızdır.

İbnu’l-Kayyim Rahimehullah, “İğasetu’l-Lehfan” isimli kitabında şöyle der: “Allahu Teala dinine, taraftarlarına ve hem ilim olarak hem de amel olarak dinini yerine getiren evliyasına yardım etmeyi üzerine almıştır. Sahibi hak olduğuna inansa da, batıla yardım etmeyi üzerine almamıştır. Üstünlük ve izzet de Allah’ın, Rasullerini kendisiyle gönderdiği, kitaplarını onunla indirdiği “İman”ın sahipleri içindir. Bu iman ise ilim, amel ve haldir. Allahu Teala “İman etmişseniz mutlaka siz en üstünsünüzdür”24 buyurmaktadır. Kul, sahip olduğu iman derecesi nispetince üstün olur. Allahu Teala; “İzzet, Allah’ındır, Rasulü’nündür ve mü’minlerindir”25 buyurmaktadır. Kişi iman ve hakikatlerine sahip olduğu oranda izzet sahibi olur. İzzet ve üstünlükten nasibini alamıyorsa, ilim, amel, zahir ve batın olarak yitirdiği iman hakikatleri sebebiyledir.

Yardım etmesi ve tam destek vermesi de ancak tam iman sahipleri içindir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.”26 Başka bir ayette ise şöyle buyurur: İmanı az olanın yardım ve destekten nasibi de az olur. Dolayısıyla, kulun şahsına veya malına bir musibet gelirse veya Allah’ın yardımından mahrum kalırsa, bu onun vacibi terk etmesi veya haramı işlemesi sebebi ile meydana gelen günahları nedeniyledir. Bu ise imanının eksikliğindendir.

Böylece “…Allah kafirlere, iman edenler aleyhinde asla fırsat vermeyecektir”27 ayetini anlamaya çalışan bir çoklarının seslendirdiği problem de ortadan kalkmış olmaktadır. Ki bunların çoğu bu ayeti açıklarken; hüccet (delil) bakımından mü’minlere karşı bir fırsat vermeyecektir, derler. Halbuki olay, bu ayetlerde anlatılanın aynısıdır. Ancak tam iman sahiplerine karşı onlara fırsat verilmeyecektir. Ama iman zayıf olursa, bu zayıflık sebebiyle mü’minlere karşı kafirlerin eline fırsat geçmiş olmaktadır. Allah’a itaati terkettikleri için kendilerine karşı kâfirlere yol ve fırsat vermiş olmaktadırlar.

Mü’min galiptir, azizdir, desteklidir, yardım görendir. Allah ona yeter ve nerede olursa olsun, hem zahirde ve hem de batında imanın hakikatini ve gereklerini yerine getirirse, bütün dünya üzerine toplansa bile, onun savunucusu bizzat Allahu Teala’dır.
Bu maddelerle birlikte Allah’ın yardımını kazanmak için şu hususlara da dikkat etmek gerekir:

Yardım her zaman Allahu Teâlâ’dan istenilmelidir. Gerek zorlukta gerekse kolaylıkta Allahu Teâlâ’dan yardım talep edilmelidir. Kafirlerden vs. yardım talep edilmemelidir.

İslamî hayatı başlatacak olan İslam Devleti kurmak amacıyla peygamber metodunu izleyerek en ufak bir taviz vermeyen, bıkmadan usanmadan çalışan bir teşkilatın olması gerekir ve bu amacı günümüzde gerçekleştirmeye çalışan bir teşkilatın olup olmadığını araştırıp derhal içerisinde yer alarak çalışmak gerekir. Zira Allahu Teâlâ yardımı ve nusretini yan yatıp oturanlara değil bu uğurda mücadele eden ve vahiy metodunu takip edenlere nasip eder.

Yabancı kâfirlerin ve yerli münafık ve zalimlerin Müslümanları topyekûn hedef alarak yok etmek için bir araya gelmeleri İslam Devleti’ni kurmak için çalışan Müslümanların korkmasına değil tersine Allah’a olan iman ve güveninin artmasına vesile olması gerekir:

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللّهِ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءهُ فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ

“Bir kısım insanlar, müminlere: “Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!” dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve “Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!” dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” (Âl-i İmran 173-175)

Allah’ın yardımı ve nusretinin bize yaklaşabilmesi için İslam’ı hayata hâkim kılmak için çalışan İslamî teşkilatın içerisinde yer alan ve İslamî şahsiyete sahip olan bireylerde bulunmaması gereken hastalıklar ile birlikte bulunması gereken güzel hasletler de vardır. Onlarda bulunmaması gereken hastalıklar; birbirlerine ve diğer Müslümanlara karşı hükümsüz infaz ederek önyargılı davranmak, onlara karşı kalbinde nefret ve kin taşımak.
Ancak dava adamlarında bulunması gereken, hatta Allah’ın yardımı ve nusretini yaklaştıran güzel hasletlere gelince; iyilikte yarışıp sevgi beslemek, kötülükte ise hakkı ve sabrı tavsiye ederek nasihatte bulunmak, çünkü mü’min mü’minin aynasıdır. Bununla birlikte mütevazı olmak, mis gibi kokan hayırlı sözler sarf etmek, yardımcı, düzeltici ve yapıcı olmak ve hayırda yarışanlardan olmaktır. Zira dava adamlarına ancak bu özellikler yakışır.
Yani özet olarak Allah’ın yardımı ve nusretini ancak; takvalı, arınmış, içerisinde cürüm olmayan, zulüm olmayan, kin olmayan ve haset olmayan pırıl pırıl bir kalp ile karşılamak gerekir. İşte dava adamları bu güzel hasletlere sahip oldukları zaman Allah’ın yardımı ve nusretini en güzel şekilde hem karşılamaya hem de ağırlamaya gönül rahatlığıyla hazırdırlar diyebiliriz.

Müslümanların, düşmana karşı saflarını birleştirmeleridir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Allah ve Rasulü’ne itaat edin. Birbiriniz ile çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”3 Ayette, Müslümanların aralarında ihtilaf ve çekişmenin bulunmasının, başarısızlığın en açık sebebi olduğu ve mü’minlerin birbirlerini veli edinmelerinin ise zaferin en önemli şartı olduğu belirtilmektedir.

İlim, irfan, hikmet, mârifet, hüner, kültür, sanat, finans, yönetim sahasında gece gündüz kendimizi yetiştirmeliyiz ve bu konularda din düşmanlarından daha güçlü, daha üstün olmalıyız. Cahil Müslüman, zayıf Müslüman demektir.

Rabbimiz cümlemizi kendisinin yardımına mazhar olacak salih kullarından eylesin.
————————-
 
1. Ankebût, 69.
2. Yusuf, 87.
3. Hicr, 56.
4. Al-i İmran, 160.
5. Enbiya, 105.
6. Yusuf, 110.
7. Hadid, 10.
8. 48 Fetih/18-19
9. 3 Ali İmran, 144.
10. Ahmed ve Tabarani, ravileri güvenilirdir. Bkz.Mecmau’z-Zevaid 5/305.
11. Rum, 47.
12. En’am, 34.
13. Mü’min, 51.
14. Tevbe, 111.
15. Rum, 47.
16. Müslim, Ebu Hureyre’den Radıyallahu Anhu rivayet etmiştir.
17. Muhammed, 7.
18. Seyyid Kutub, Fi Zilali’l-Kur’an, Muhammed suresi tefsiri.
19. Buhârî, (Enbiyâ 50, Büyû’ 98, İcâre 12, Hars 13, Edeb 5); Müslim, (Zikr 100) ve Ebu Dâvud’da (Büyû’ 29) Abdullah b. Ömer’den rivayetle geçmektedir.
20. Saf, 14.
21. Saf, 14.
22. Saf, 14.
23. Enfal, 53.
24. Ali İmran, 139.
25. Munafikun, 8.
26. Mü’min, 51.
27. Nisa, 141.