İnsanlık tarihi boyunca hak ve batıl savaşı durmadan devam etmiştir. Bu savaş, Hz. Âdem’in oğulları Hâbil ve Kâbil ile başlamış ve günümüze kadar sürmüştür. Bâtıl bazen güçlenmiş ve hakkı sindirmeye çalışmışsa da eninde sonunda hak gelip bâtılın beynini ezmiştir: “Ey Muhammed! De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Elbette bâtıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsra, 17/81)

Hak-Batıl mücadelesinde her devirde yiğitler ön saflara çıkıp zalimlerin zulmünden,  kınayıcının kınamasından korkmadan Allah yolunda hakkıyla cihad etmişler, bu aziz dini en yüce noktalara taşımak için canlarını ve mallarını Allah yolunda feda etmişlerdir. Hayatlarını kendilerine hayat veren Hayy ve Kayyum olan Allah için mücadele ederek geçirmişlerdir. Bu yiğitler hayatı ölüme giden bir yol değil, adeta ölümü hayata giden bir yol olarak görmüşler ve hayatlarını bu minval üzere devam ettirmişlerdir. Zikredeceğimiz Zatu’r-Reci Gazvesi Asım b. Sabit ve arkadaşları da bu yiğitler kervanından sadece bir kaçıdır.

 

Zatu’r-Recî Gazvesi Kahramanları Asım b. Sabit ve Arkadaşları

Ebu Hureyre radıyallahu anh diyor ki: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem gözcü olarak on kişiden müteşekkil bir müfreze gönderdi. Bunların başına, Hz. Ömer’in oğlu Asım’ın annesi tarafından dedesi olan Asım bin Sâbit el-Ensârî’yi emir tayin etti. Bunlar hareket edip Usfân’la Mekke arasında bulunun ve Hed’e adı verilen bir yere vardılar. Bunlar düşmanları tarafından keşfedilerek Hüzeyl kabilesinin bir kolu olan Lihyânoğulları’na bildirildiler. Lihyânoğulları, Müslüman müfrezeye karşı ikiyüze yakın okçu gönderdiler. Okçular Müslümanların izini takip ettiler. Müfreze emiri Asım ve arkadaşları müşrikleri görünce bir tepeye sığındılar. Müşrikler gelip çevrelerini kuşattı ve onlara ‘Aşağı inin. Bize teslim olun. Sizden kimseyi öldürmeyeceğimize dair söz veriyor ve ahitte bulunuyoruz’ dediler. Müfreze emiri Asım bin Sâbit ‘Allah’a yemin olsun ki, ben bugün bir kâfirin himayesine sığınarak asla aşağı inmem. Ey Allah’ım! Sen bizim durumumuzu Peygamberi’ne bildir’ dedi. Bun üzerine müşrikler onlara ok atarak Asım dâhil yedi kişiyi şehit ettiler. Geri kalan Hubeyb bin Adiyy el-Ensârî, Zeyd bin Desine ve Abdullah bin Tarık isimli üç sahâbî müşriklerin verdikleri söze binaen aşağı inip düşmanlarının yanına geldiler. Düşmanlar onlara tamamen hâkim olunca yaylarının bağlarını çözüp onlarla Müslümanları bağladılar. Bu sırada Abdullah bin Târık, ‘Bu yaptığınız birinci ihanetinizdir. Allah’a yemin olsun ki, asla sizinle beraber gitmeyeceğim’ dedi. Öldürülen Müslümanlara işaret ederek ‘Şüphesiz ki bunlar, benim için en güzel örnektir’ dedi. Bunun üzerine müşrikler onu çekip sürüklediler. Kendileri ile beraber götürmeye zorladılar. Fakat Abdullah gitmemekte direndi. Müşrikler onu da öldürdüler. Geriye Hubeyb bin Adiyy ile Zeyd bin Desine kaldı. Müşrikler bunları götürüp Mekkelilere sattılar. Hubeyb’i, Hâris bin Amr’ın oğulları satın aldılar. Çünkü Hubeyb, Bedir savaşında bunların babası Hâris bin Amr’ı öldürmüştü. Hubeyb bunların yanında bir müddet esir olarak kaldı.”

Zühri diyor ki: “Tâbiînden Ubeydullah bin Iyâz’ın bana bildirdiğine göre, Hâris’in kızlarından olan Mâriye veya Cevriye, Ubeydullah bin Iyâz’a Hubeyb hakkında şunları söylemiştir. Müşrikler Hubeyb’i öldürmek için bir araya geldiklerinde, Hubeyb bu kadından, bedenen temizlik yapmak için emanet olarak bir ustura istedi. Kadın da ona usturayı verdi. Kadın diyor ki: ‘Ben meşgul iken Hubeyb, yanına giden oğlumu tutup dizine oturttu. Ustura da elindeydi. Ben öyle korktum ki, Hubeyb korktuğumu yüzümden anladı ve ‘Benim bunu öldüreceğimden mi korkuyorsun? Ben bunu asla yapmam’ dedi. Allah’a yemin olsun ki, Hubeyb’den daha hayırlı bir esir görmedim. Vallahi, bir gün onun demirlerle bağlı iken elindeki üzüm salkımından yediğini gördüm. Halbuki o gün Mekke’de hiçbir meyve bulunmuyordu. Şüphesiz ki bu, Hubeyb’e Allah tarafından verilmiş bir rızıktı.’

Hubeyb’i Harem (kan dökülmesi haram olan bölge) sınırından çıkartıp Ten’im denilen yerde öldürmeye götürürlerken Hubeyb onlara ‘Bırakın beni iki rekât namaz kılayım’ dedi. Onu bıraktılar. Hubeyb tadil-i erkânı ile iki rekat namaz kıldı. Sonra onlara dönerek ‘Eğer benim sızlandığımı zannedeceğinizi düşünmeseydim, ben o iki rekatı uzatırdım. Ey Allah’ım! Sen bunların sayısını say (parça parça ederek bunları öldür, hiçbirini geride bırakma)’ dedi. Hubeyb asılmaya götürüldüğü zaman şu şiiri söyledi:

Çevreme fırkalar yığıldı. Düşmanlar kabilelerini başıma topladı
Bir araya toplayabilecekleri her şeyi yanıma getirmişlerdi
Yakınıma çocuk ve kadınlarını onlar çağırıp yerleştirdi.
Düşman beni uzun ve müstahkem bir direğe bağladı,
Herkes düşmanlığını açıkça ortaya koyuyordu.
Çaresizdim, katledileceğim yerde elim kolum bağlıydı.
Mağduriyetimi ve garipliğimi ancak Allah’a havale ederim.
Katlederken yaptıklarını şikâyetim Allah’tan başka kime olabilirdi?
Ey Arşın sahibi! Başıma gelenlere karşı lutfet sabrını!
Düşmanlar etlerimi parçaladı, artık kurtulma ümidim de kalmadı.
Dilerse Allah parçalanmış organların eklemlerini de mübarek kılar.
Zira bütün bunlar O’nun rızasını kazanmak içindi.
Bana ya dininden dön, ya da öldürüleceksin, dediler
Ümit bekleyen gözlerim yağmur gibi yaşlar döktü.
Dökmem, ölüm korkusuyla gözyaşı. Bir gün mutlak öleceğim.
Korktuğum tek şey hayatta, yakıcı cehennem ateşi oldu.
Ne boyun eğerim düşmana ne de önünde sızlanırım.
Dönüşüm Allah’adır. Onun takdiri dışında bir şey mi oldu?
Müslüman olarak öldürüldükten sonra artık önemli midir bana?
Allah yolunda öldürülen bedenim acaba hangi tarafa düştü?

 

Allah Teala, düşmanlar tarafından kuşatıldıklarında Asım bin Sabit’in; “Ey Allah’ım, sen bizim durumumuzu Peygambere bildir” duasını kabul etti. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sahabelerine müfrezenin halini ve başına gelenleri haber verdi.

Allah’a yemin olsun ki, Hubeyb’den daha hayırlı bir esir görmedim. Vallahi, bir gün onun demirlerle bağlı iken elindeki üzüm salkımından yediğini gördüm. Halbuki o gün Mekke’de hiçbir meyve bulunmuyordu.

Diğer yandan Kureyş kâfirlerine Asım’ın öldürüldüğü haberi ulaşınca, onun vücudundan kendisini tanıtacak bir organın koparılıp getirilmesi için Asım’ın nâşının yanına adam gönderdiler. Çünkü Asım müşriklerin ileri gelen bir adamını öldürmüştü.

Asım’ın öldürdüğü kişi Ukbe bin Ebi Muayt’tı. Ayrıca Asım Uhud savaşında Abduddar kabilesinden iki genç kardeşi öldürmüştü. Bunların anneleri Sa’d kızı Sülafe, Asım’ın kafasını eline geçirdiğinde kafatasında şarap içeceğine dair and içmişti.

Allah Teala, Asım’ın cesedi üzerine bulut şeklinde yaban arıları gönderdi.. Bu arılar Asım’ın cesedini Kureyşlilerden korudu. Onlar Asım’ın vücudundan herhangi bir parça koparmaya muktedir olamadılar.

Cesedinden parça almaktan aciz kalan müşrikler; “nasıl olsa geceleyin arılar gider. O zaman gelelim” dediler. Allah Teala, gece olunca yağmur yağdırıp seller akıttı. Sel Asım’ın cesedini alıp götürdü. Müşrikler bir şey bulamadılar. Bir rivayette: Yerin yarılıp Asım’ın cesedini içine aldığı söylenmiştir.

Çünkü Asım; necis oluşlarından dolayı, herhangi bir müşriği kendisine dokundurmayacağına ve hiçbir müşriğe elini sürmeyeceğine dair Allah’a söz vermişti.

Hz. Ömer’e; “Asım’ın vücudunun yaban arıları tarafından korunduğu haberi ulaşınca o şöyle demiştir: “Allah, mümin kulunu korur. Asım hayatta iken herhangi bir müşriği kendisine dokundurmayacağına ve hiçbir müşriğe el sürmeyeceğine dair Allah’a söz vermişti. Asım hayatta iken verdiği sözü tutup müşrikleri kendisine yaklaştırmadı.. Ölümünden sonra da onu müşriklerden Allah korudu.

Hz. Ömer’e; “Asım’ın vücudunun yaban arıları tarafından korunduğu haberi ulaşınca o şöyle demiştir: “Allah, mümin kulunu korur. Asım hayatta iken herhangi bir müşriği kendisine dokundurmayacağına ve hiçbir müşriğe el sürmeyeceğine dair Allah’a söz vermişti. Asım hayatta iken verdiği sözü tutup müşrikleri kendisine yaklaştırmadı.. Ölümünden sonra da onu müşriklerden Allah korudu.

İbn İshak diyor ki: “İkinci esir olan Zeyd bin Desine’yi ise, babası Umeyye bin Halef’e karşılık öldürmek için Umeyye’nin oğlu Safvan satın aldı. Safvan onu Nistas adlı bir kölesine teslim etti. Onu öldürmek için Harem sınırından çıkarıp Ten’im isimli yere götürdü. Zeyd’in çevresine Ebu Süfyan bin Harb dahil Kureyş kabilesi toplandı. Zeyd bin Desine’nin öldürülme anında Ebu Süfyan ona şöyle dedi: “Ey Zeyd, Allah için söyle. İster misin ki, burada senin yerinde Muhammed olsun, onun boynunu vuralım. Sende ailenin yanında olasın.” Buna karşılık Zeyd, metanetle şu cevabı verdi. ‘Allah’a yemin olsun ki değil beni serbest bırakmanız karşılığında Muhammed’in öldürülmesini isteyeyim şimdi bulunduğu yerde kendisini bir dikenin incitmesini dahi istemem.”

Ebu Süfyan şöyle dedi: “Arkadaşlarının Muhammed’i sevdiği kadar herhangi bir kimsenin başkasını sevdiğini görmedim.”

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ

İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah, kullarına çok şefkatlidir.
(Bakara, 207)

Sonra Zeyd’i Nistas öldürdü. Allah Zeyd’e rahmet etsin.

Görüldüğü gibi Allah erleri, hakkıyla iman ettikleri için dinleri uğrunda canlarını esirgememiş, tağutların ve kafirlerin hiçbir teklifini kabul etmeye yanaşmamış ve azimetin altın harflerle yazılacak misalleri olmuşlardır. Günümüze kadar hiçbir tahrife uğratılmayan bu din, işte bu gibi kahramanlar vasıtasıyla hâkimiyetini sürdürmüş ve insanlığı cehaletin bataklığından kurtarıp ilahi hidayete sevk etmiştir. Günümüzde insanların kalbinden uzaklaştırılan ve raflara kaldırılmak istenen bu yüce dinin yeniden layık olduğu yüce mertebeye ulaşıp kalplerde ve meydanlarda şahlanması için Rasulullah dönemindeki bu tür kahramanlara ihtiyaç vardır.

Her türlü bahaneyi ileri sürerek acizlik ve korkaklıklarına ruhsat arayan günümüz insanlarının bu ağır vazifeyi ifa edebilmeleri için imanlarını kuvvetlendirmeleri, ilhamını beşerî düşüncelerden değil, ilâhi nizamdan almaları ve cehalet kalıntılarından arınarak ruhlarını yenilemeleri gerekmektedir. Aksi taktirde, fincanda fırtınalar ve çöllerde fısıltılar hiçbir amaca ulaştıramaz. Bu hususta Seyyid Kutup, Fi Zilâli’l-Kur’an’da şöyle diyor:

Zeyd bin Desine’nin öldürülme anında Ebu Süfyan ona şöyle dedi: “Ey Zeyd, Allah için söyle. İster misin ki, burada senin yerinde Muhammed olsun, onun boynunu vuralım. Sende ailenin yanında olasın.” Buna karşılık Zeyd, metanetle şu cevabı verdi. ‘Allah’a yemin olsun ki değil beni serbest bırakmanız karşılığında Muhammed’in öldürülmesini isteyeyim şimdi bulunduğu yerde kendisini bir dikenin incitmesini dahi istemem.”
Ebu Süfyan şöyle dedi: “Arkadaşlarının Muhammed’i sevdiği kadar herhangi bir kimsenin başkasını sevdiğini görmedim.”

“İnanç çok ciddi bir meseledir. Onda gevşeklik, lakaytlık yoktur. Onu korumak oldukça pahalıdır. Fakat mü’min, inancını her değerden üstün tutar. Allah Teala nezdinde bu böyledir. Sonra inanç öyle bir emanettir ki, bu yüce emanet, ancak uğrunda hayatını feda edecek, her şeyini bu yola koyabilecek kararlı kişilere teslim edilmiştir.

İşte bunun içindir ki, Allah’ın dostları olan hakiki veliler, küfrün karşısında asla susmazlar. Çünkü onlar, “Cihadın en üstünü, zalim idarecinin karşısında hakkı söylemektir” hadisinin gereğini fiilen yaşarlar. Onların bir kısım meddahlara ihtiyacı yoktur. Çünkü onlar fani dünyaya aldanmazlar. Dünyanın, ahiret nimetleri karşısında mümin için bir zindan, cehennem azabı karşısında kâfir için bir cennet olduğunu yakinen bilirler. Nitekim Hz. Peygamber “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin ise cennetidir” (Müslim, Tirmizi) buyurmuştur.

Peygamber (s.a.v.), günümüz şartlarına benzer durumda yaşayan bir Müslüman’ın nasıl tavır takınması gerektiğini beyan ederek şöyle buyurmuştur: “İnsanlar öyle bir zamanda yaşayacaklar ki, kişi acizlikle büyük günah işlemekten birini seçmeye mecbur edilecektir. Kim bu zamana ulaşırsa, acizliği günahkârlığa tercih etsin.” (Ahmed b. Hanbel)

Rabbim cümlemizi dini mübin İslam’a hizmet eden ihlaslı kullarından eylesin.