Bir adam İbni Mes’ud radıyallahu anh’a gelerek “Bana nasihat et” dedi. İbni Mes’ud “Allah’ın ‘Ey iman edenler!’ hitabını işittiğinde iyice kulak ver. Çünkü o ya emredilen bir iyilik ya da nehyedilen bir şerdir” buyurdu.

“Ey iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlüne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal; 24)

Mümin erkek ve kadınlar bu ayetin gölgesinde, Kitabın ve Sünnetin emir ve yasaklarını okuma, anlama, yaşama ve yaşatma konusunda bir gayrete gelirler. Kur’anın sayfaları içinde ellerini, gözlerini, zihinlerini ve hislerini gezdirirken kendilerini infak etmeye davet eden bir ayete geldiklerinde hemen hayat bağışlayan bu sese kulak verip harekete geçerler. Tıpkı Ebu Dehdah el Ensari gibi… “Kim Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun çok değerli bir mükâfatı da vardır.” (Hadid; 11) ayetleri indirildiğinde Ensarlı sahabe Ebu Dehdah Allah Rasûlüne gelerek “Ya Rasûlallah! Allah bizden borç mu istiyor?” diye sordu. Allah Rasûlü de “Evet, ey Ebu Dehdah! Allah borç istiyor” diye cevap verince Ensarlı sahabe Rasûlullah’ın elinden tutar “Ben bağımı Allah’a borç olarak veriyorum” der. İbni Mes’ud radıyallahu anh bu adamın bağında 600 hurma ağacı olduğunu ve onun bağı içindeki evinde ailesiyle beraber oturduğunu söyler. Bu infaktan sonra Ebu Dehdah evine gelir ve hanımına “Ey Ummu Dehdah! Bu bağı ve evi boşaltacağız. Çünkü ben bu bağı Allah’a borç verdim” deyince, imanı Uhud dağını kucaklayacak kadar güçlü olan hanımı da “Ey Ebu Dehdah! Çok karlı bir alışveriş yaptın” diye cevap verip bağı ve içindeki evi boşaltırlar.
Mümin erkek ve kadınlar, siyer, hadis ve sünnet kitapları arasında üstün ahlaka kavuşmanın yollarını ararken “Her biriniz çobansınız ve herbiriniz sürüsünden sorumludur. Yönetici de idare ettiklerinden sorumludur” hadisine geldiklerinde buna kulak kesilip harekete geçerler. Tıpkı Ömer b. Hattab radıyallahu anh gibi. Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh şöyle anlatmaktadır: Bir keresinde Ömer b. Hattab’ı hayvanın üzerinde hızla giderken gördüm. “Ey müminlerin emiri! Nereye böyle?” diye seslendim. “Zekât develerinden bir tanesi kaçtı, onun peşindeyim” dedi. Ben de kendisine “Senden sonraki halifeleri zor durumda bırakmaktasın” deyince cevabı şu oldu: “Ey Ebu’l Hasen! Beni kınama. Muhammed’i nebi olarak gönderene yemin olsun ki, eğer Fırat kıyısında bir oğlak kaybolsa, Ömer’e kıyamet günü ondan sorulur.”

Hattab’ın oğlu Ömer bu hadisi öyle bir idrak etmiş ki, her sayfayı onun hikâyesi ile süslesek az gelir. İbni Ömer şöyle der: Bir gurup tüccar Medine’ye gelerek musallada konakladılar.

Ömer, Abdurrahman ibn Avf’a “Bu gece hırsızlara karşı onları gözetleyelim mi?” dedi ve ikisi geceyi onları gözetleyerek ve gece namazı kılarak geçirdiler. Bir ara Ömer radıyallahu anh bir çocuk ağlaması duydu ve o tarafa doğru gitti. Çocuğun annesine “Allah’tan kork ve çocuğuna güzel muamelede bulun” dedikten sonra yerine döndü. Gecenin sonunda çocuğun ağlamasını tekrar duyunca annesinin yanına gelerek “Yazıklar olsun sana! Görüyorum ki sen kötü bir annesin. Niye çocuğun geceden beri mutsuz?” dedi. Kadın “Ey Allah’ın kulu! Geceden beri beni bıktırdın. Onu sütten ayırmaya çalışıyorum. İstemediği için ağlıyor” dedi. Ömer radıyallahu anh “Neden?” diye sorunca kadın “Çünkü Ömer, sadece sütten ayrılmış çocuklar için nafaka veriyor” dedi. Ömer radıyallahu anh çocuğun yaşının çok küçük olduğunu öğrenince “Yazıklar olsun sana, sakın sütten kesmek için bu kadar acele etme” dedi.
Sabah namazını kıldırırken insanlar onun ağlamasından kıraatini anlayamadılar. Namazı bitirip selam verince “Vay Ömer’in başına gelene. Müslümanların çocuklarından kim bilir kaç tanesini öldürdüm!” dedi. Sonra birine emrederek “Çocuklarınızı sütten kesmekte acele etmeyin. Biz Müslüman olarak doğan her çocuğa nafaka vereceğiz” diye duyuru yaptırdı. Aynı duyuruyu uzak bölgelere mektup yoluyla iletti.

Ömer radıyallahu anh, kendisi sorumluluk bilincine kuşanıp tebaasının ihtiyaçlarını gidermede bir anne merhametine sahipken valilerinin de aynı sorumluluk duygusuna sahip olmaları içinde bir çabanın içindeydi.

Bir valiyi görevlendirdiğinde bir sözleşme hazırlayıp Muhacir ve Ensardan oluşan bir gurubu da şahit yapardı. Sözleşme metninde “Bineğe binmemesini, yemeğin iyisini yememesini, giysinin iyisini giymemesini, insanların ihtiyaçlarını dinlemek üzere kapısını her zaman açık tutmasını” şart tutardı.

Bir gün âdeti olduğu üzere idareciler hakkında bilgi topluyordu. Humuslulara rastladığında idarecilerinin nasıl olduğunu sordu. Onlar “Çok iyi bir idareci ey müminlerin emiri ancak o yüksek bir kat inşa etti ve onun içinde yaşıyor” dediler. Bunun üzerine Ömer bir mektup yazdı ve bir postacı göndererek binanın kapısını yakmasını emretti.

Görevli üzerine düşen işi yerine getirdiğinde halk valinin yanına gidip evinin kapısının biri tarafından yakıldığı haberini verdi. Vali “Onu bırakın, o müminlerin emirinin elçisidir” dedi. Sonra adam gelerek Ömer radıyallahu anh’ın mektubunu valiye verir. Vali mektubu alıp Medine’ye doğru yol alır. Hz. Ömer onun geldiğini duyunca üç gün kendisi ile görüşmez. Üçüncü günün sonunda ona “Ey İbn Kurd! Benimle birlikte Harra’ya gel” der. Oraya vardıklarında üzerine bir cübbe atar ve elbisesini değiştirmesini sonrada bir kova alıp zekat malı olan develeri sulamasını emreder. Vali yorulana kadar çalışır. Hz. Ömer ona şöyle seslenir: “Ey İbn Kurd! Ne zamandan beri bu görevdesin?” O “Uzun bir süredir, müminlerin emiri” deyince Hz. Ömer “Bunun için mi o yeri bina ettin de Müslümanlara, dullara ve yetimlere yüksekten baktın…” diye onu azarladı.

Mümtaz nesil sahabe topluluğu, kendilerine hayat verecek sözlere çağırdığı zaman Allah ve Rasûlüne icabet etme konusunda ne sağır kesilmişler ne de tembellik göstermişler. Öyle bir olgunluğa ulaşmışlar ki hangi ses onları hayra ve hayata çağırsa aynı titizlikle bu nidaya icabet etmişler. Tıpkı Ebu Akîl gibi…

Bu güzide sahabe, Bedir’den tutunda her savaşta Allah Rasûlünün yanında bulunmuş ama arzu ettiği şehadeti Yemame günü Museyleme ile girdiği kavgada bulmuştur. İbni Ömer bu savaşta onunla alakalı şu olayı anlatıyor:

Ebu Akîl kolundan ciddi bir yara almış şekilde getirildi. Çok kan kaybediyordu. Onu bir çadıra koyduğumuzda sanki son anlarını yaşıyordu. Bakışları meçhul bir ufka dalıp gitmişti. Başında bekliyordum ve birkaç dakika sonra ruhunu teslim edecek gibiydi. Tam o sırada İslam saflarında bazı çözülmeler oldu. Dışarıdan Ma’n b. Adiyy’in sesi geliyordu. Gür sesiyle “Ey Ensar topluluğu! Huneyn’de olduğu gibi bir kez daha kendinizi gösterin” diyordu. Ebu Akîl sesi duyar duymaz yataktan fırladı. Kendisine mani olmaya çalıştımsada “ENSAR ÇAĞIRILIYOR. BENDE ENSARDANIM” diyerek düşman saflarına doğru daldı. Arkasından takip ediyordum. Bir ara koşmasına engel oluyor diye eğildi ve yaralı kolunu koparıp bir tarafa attı. Tekrar düşman içine daldı.

Harp bitmişti. Her yerde onu aradım ve bir yerde tanınmaz halde buldum. O kadar darbe yemişki kendisini tanımaya imkân yoktu. Bakışları tamamen bulanmıştı ama nazarında cennetin sonsuz ufukları cilveleniyordu. Yanına sokuldum. Nasılsın? Diye sordum. Konuşacak tek bir kelimelik gücü vardı ve onu mühim bir soru için saklıyordu. “KİM GALİP, KİM MAĞLUP” diye sordu. Müjde olsun, Allah’ın düşmanı öldürüldü dedim. Yüzünde bir tebessüm belirdi, artık rahat ölebilirim der gibiydi. Parmağını havaya kaldırdı ve diliyle söylediği son sözü “ELHAMDULİLLAH” olmuştu.

Ey Allah Rasûlünün sadık dostları! Rahmanın has kulları, dünya ehlinin en hayırlıları… Sizler, size hayat verecek seslere öyle bir önem ve titizlik gösterdiniz ki sizden sonra gelecek olanların omuzlarına ağır sorumluluk bıraktınız. Vallahi eğer sizler denizlerdeki balıklardan, gökyüzünde uçuşan kuşlara kadar hayvanların, doğayı süsleyen bitkilerin ve taşların lisanlarına vakıf olup onları anlamış olsaydınız, onlardan gelecek hayat bahşeden sözlere yine aynı önem ve titizlikle karşılık verirdiniz. Siz bizim için, üzerinde yürümesi öyle zor bir yol bıraktınız ki cılız bedenlerimiz ve güçsüz kalplerimiz bu yolda yorulur oldular. Hayat verecek sözleri, emir ve yasakları işitmemek için sağır taklidi yapıp amel etmemek için bahaneler yumağına sarılır olduk. Aksini iddia eden varsa o zaman koşalım hayata ve hayat bahşeden çağrılara…

Selam ve dua ile.