Sadrettin Hocaefendi (İskender Ağa Camii Emekli İmam Hatibi)

Bu Yolda; “İlmini İcra, Ömrünü İfnâ ve Cismini İbla” Etti

ocamızı 90’ lı yıllarda tanıdığımda onun simasında, sözlerinde, tavırlarında, fikirlerinde, ideallerinde, insani-İslami ilişkilerinde; ilmi bir vakar, asalet, edep, ifrat ve tefritten uzak bir denge, itidal, kaynaklara delilleriyle vukufiyet, insanın kalbine ve kafasına feyizle nüfuziyet müşahede ettim.

Başka değil, sadece ve sadece “ilim; tebliğ, cihad ve rızayı bari içindir” niyet ve gayesiyle İslami ilimleri tahsil edip onların muallimliğini yaptığı bütün tanıyanlarca müsellemdir.

Metinlere ve pratik Arapçaya vukufiyetine rağmen ne mütercimliğe ne diplomasiye ne ticarete ve ne de ticari firmaların dolgun maaş tekliflerine asla iltifat etmediğine bizzat şahidimdir.

Çeşitli Kur’an kurslarında ve görev yaptığım İskender Ağa Camii dâhil değişik mescitlerde, İlim Yayma ve Fetih Talebe Yurtlarında, İmam Buhari Vâkfı gibi vakıf ve derneklerde, çeşitli ders halkalarında yıllarca adeta ilmek ilmek, ilim, irfan ve şuur dokudu. Beynini akıttı, kafasını yordu, sağlığını ve kalbini tahrip etti. “İlmini icra, ömrünü ifna ve cismini ibla” etti.

Ders halkalarında; eğitim ve akademik camiadan, diyanet ve iş dünyasına, sade avamdan çağdaş ‘Ashab’ı Suffe’ diyebileceğimiz ‘has Tullaba, ilim ve dava erlerine varıncaya kadar  çeşitli çevre ve kesimlerden insanlar vardı. Şahsi manevisi mütevazılığından dolayı adeta gizli bir üniversite idi.

Tefsir, hadis, fıkıh, usuller, akaid, siyer-İslam tarihi, hilaf-cedel ilmi, belağa vb. hasılı usulde ve furu’da, İslami ilimlerin her sahasında, belagatte ve fesahatta yetkin bir allame gibiydi. Özellikle Sahih-i Buhari gibi sahih hadis dalında üstattı, hüccetti.

Klasik metin-senet taşıyıcılığından ziyade “Fıkhul Hadis” anlayışında ve ehliyetinde idi.

Sadece İslami ilimlerde değil, çağdaş hukuk dalında fakülte seviyesi, batı dillerinde konuşma pratiği, günümüz fikir hayatında da özgün isabetli ve ferasetli tahlilleri vardı. O klasik bir ‘molla‘ değil “zülcenaheyn” idi.

Fıkıhta da içtihadi mahiyette istidlalleri vardı.

Akaid’de hem selefin hem halefin akidesini mecz etmiş bir âlim idi. İçi boşaltılmış, delilsiz ve ilhami mistik bir ‘ehlisünnet’ anlayışı yerine; müdellel, canlı, güncel meselelere ışık tutan; tepkici, tekfirci, tefrikci olmadan, inşacı, icmacı, insafcı toplayıcı ve toparlayıcı, ümmetçi, batıni olmayan bir ehli kıbleci, hakiki tam bir “ehlisünnet” âlimi idi.

Allah Sana Rahmet Eylesin.

İsrafil Şişman Hocaefendi (Emekli İmam – Hatip)

Mekânın Cennet Olsun Hocam!

Yıl 1982… Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü 2. sınıfta okurken, İslam Enstitüleri’nin isimlerini değiştirip İlahiyat Fakültesine çevirdiler. Eğitim Müfredatını da Felsefe ağırlıklı hale getirdiler. Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü’nü de tamamen kapattılar. Bende İstanbul İlahiyat Fakültesi 3. sınıfa kaydoldum. Erzurum’da imam olduğum ve de nüfusum kalabalık olduğu için tekrar imamlık imtihanına girerek münhal bulunan İstanbul Beyoğlu Tophane Seferi Kethüda Camii imam hatipliğini kazandım.

Ben imamlığa devam ederken Hasan hocamda camiye çok yakın olan İlim Yayma Cemiyetinin müdürlüğünü yapıyormuş. Vakit namazlarına camiye gelen rahmetli Hasan hocamızla bu vesile ile tanıştık.         

Camiye çok yakın olan Kadiriler yokuşunda oturuyordu. Ben bir taraftan imamlık yaparken diğer taraftan hala okula devam ediyordum. Bu vesileyle hem kendisi derslerime yardımcı oluyor hem de dini konuları tartışıyorduk…                          

Ben o zamanlar siyasetten yeni yeni nefret etmeye başlamıştım. Ama bir çıkış yolu da bilemiyordum, bilmiyordum. 

Ta ki Rahmetli Hasan hocamızla tanışana kadar! Bana enteresan gelen, beni hayrete düşüren, daha önce hiç duymadığım İslami düsturları duydukça gerçekten kafam karışmıyor da değildi! Kafam nasıl karışmasın ki?! Resmî ideolojinin tasallutu altında din olmaktan çıkarılmış, karma ekonomi gibi biraz Hristiyanlık, biraz Yahudilik, biraz mistsizim, biraz hümanizm, bilhassa İran kaynaklı sofistzim harmanlamasıyla atalar dinine büründürülmüş ucube bir inanç sisteminin içinde doğup büyümüştük…

Rahmetli Hasan hocam hiçbir batıl dinin, hiçbir ideolojinin, hiçbir dünya görüşünün, hiçbir mundarlığın karışmadığı, karıştırılmadığı orjin bir İslam’dan bahsediyordu.

Konuşmalarında delillerini ortaya koyuyor, vakur bir eda ile itirazları çürütüyor, İslami hareketin hiçbir beşerî sistemin şemsiyesi altına sığmayacağını, sığdırılamayacağını, onun himayesinde gelişip serpilemeyeceğinin altını çizerek anlatıyordu. 

Benim en çok vurulduğum nokta da tam burasıydı… Düşünüp de adını koyamadığım, yolunu yordamını bilemediğim nokta burasıydı!

Rahmetli hocam, çalışmanın temel argümanlarını muhtasar olarak sunuyordu. O, İslam’ın herhangi bir cüzüyle   İslam’ın hâkim olamayacağını, bunların faydadan çok zarar vereceğini ve beşerî sisteme hizmet edeceğini vurgulayarak; İslam’ı parçalara bölmenin ve parçacılığın zararlarından sakındırmaya çalışıyordu. 

Bir bayram veya cuma namazı idi.  Hutbe de Zülfi yâre dokunmuş ve biraz fazlaca bağırmıştım! Hasan hocam gülümseyerek: “Senin bu olumlu konuşmanın aslan payını yine sistem alıyor!”  deyince şaşırıp kalmıştım. Nice zaman sonra ne dediğini anlamıştım. Hey gidi günler hey… 

Değerli Kardeşlerim! Bu memlekette tevhidi İslam anlayışının duyulmasında, anlaşılmasında, yayılmasında, neşet bulmasında rahmetli hocam en büyük pay sahibidir.

Memleketin her tarafından Müslümanlar; heyetler halinde gelir, onu dinlerler ve ondan istifade ederlerdi.

Burada bir hatıramı anarak yazıma son vereceğim. Tophanede benim görevli olduğum camiye ait bir çay ocağı vardı. Orada gerçekten gençlere güzel ve faydalı olan dersler verilirdi.  Bir gün hocamla oraya çay içmeye gittik. Tophanede bir hoca vardı biraz kibirli ve kendisini kasarak yürürdü. Bu sebeple   herkes onu büyük bir âlim sanırdı. İçeri girdiğimizde bir ayet veya hadisin manasını veriyordu. Hasan Hocam kendisine metni okudu tekrar mana vermesini istedi, bunun üzerine adam kem-küm etmeye başladı. Hasan Hocam adama dedi ki “Sen kırık mana verme! Altındaki Türkçe meali oku geç. Çünkü sen Nahiv-Sarf bilebilirsin ama mana verebilmek için Arap edebiyatını da bilmen gerekir” dedi.

O kibirli adamın hâlini bir görmeliydiniz… Hocamın en çok kızdığı kişiler, insanlara tepeden bakan, onları adam yerine koymayan kibirli kişilerdi.

Açıkçası hocam! Seni çok özledim. Kavuşmak dileğiyle…  Mekânın cennet olsun hocam!

Kerim Aytekin Hocaefendi (Fetih Yurdu Eski Müdürü ve Araştırmacı Yazar)

“İdealleri Uğruna Yaşayan Adam”

Hasan Karakaya kardeşime rahmet ve mağfiret dileklerimle…

Hasan Karakaya deyince hep bir “Duruş”un temsilcisi gelir aklıma. Uzun denebilecek yıllar beraber çalıştık. Bir Kur’an-ı Kerim meali, bir de Taberi Tefsiri tercümesi yaptık. “İslam’da siyasi ve İtikadi mezhepler tarihi” vb. tercüme çalışmaları yaptık.

İkimiz de yurt müdürüydük. Kendisi İlim Yayma Yüksek Öğrenim Öğrenci Yurdu Müdürü idi. Ben de Fatih Yüksek Öğrenim Öğrenci Yurdu (Fetih Yurdu) Müdürü idim. Bu idari görevlerimizden önce başlayan çalışmalarımız, bu süre içerisinde de devam etti. Bu anlamda birbirimizi tanıdık. İnancı uğruna her türlü fedakârlığı yapan, kendi menfaatini ve geleceğini dâvâsı adına erteleyen bir yapısı vardı.

Hayat hikâyesi benimle olduğu süre içinde anlattığı kadarıyla çok enteresandır. Aslında, kendisinden bahsetmeyi sevmeyen o konuda ketum bir arkadaştı. Ama ben onun, anlatma durumunda kaldığı olaylardan, satır aralarını okuyarak hayatı hakkında sıra dışı şeyler duydum, anladım. Anlatılanların tamamı ideali uğruna yaşadıklarıydı.

İlim tahsil etmek için, yani Kur’an-ı ve İslam’ı öğrenmek aşkıyla, pasaportsuz olarak Türkiye’den Suriye’ye oradan da Lübnan’a gidiyor. Pasaportu yok. Yani Uluslararası alanda kimliksiz. Ama endişesi, korkusu yok. O ülkelerdeki Müslümanların himayesine sığınıyor.

Mısır’a gidiyor ve Ezher Üniversi’ne kaydoluyor. Ezher’de de başarılı bir öğrenci. Bu arada askerlik yaşı geliyor. Memleketi Erzurum’da köyünden aranıyor. Babası sıkıştırılıyor, tehdit ediliyor. Bu olaylar hem babası Hüseyin Amca’yı hem de kendisini üzüyor.

Fakat Hasan Hoca’nın, tahsilini yarım bırakıp gelmeye niyeti yok. Ülkeden ayrılıp giderken hemen hiçbir maddi teminatı olmayan Hasan Hoca tahsilini yaparken maddi imkânlarını da temin etmek zorunda. Hem okuyor hem de bulabildiği işlerde çalışarak maişetini temin ediyor. Bu sebeple, yaz tatillerinde Mısır’dan Almanya’ya gidiyor ve en ağır işlerde çalışarak maddi imkân sağlıyor.

Hasan Hoca’yı biz, yaptığı işleri ehliyetle ve ciddiyetle yapan birisi olarak tanıdık.

İlmi çalışmaları yanında çevresindeki gençlere rehberlik yapmayı da hiç ihmal etmiyordu. Zaten Yurt Müdürlüğü görevini de gençlerin eğitimine verdiği önem sebebiyle kabul etmişti.

İdeolojik kutuplaşmanın yoğunlukta yaşandığı seksenli yıllar, hepimiz için güç geçiyordu. Bulunduğu ortamda kişiliğini belli eden, davasını temsilde yapması gerekenleri ihmal etmeyen Hasan Hoca, bu yönüyle de şimşekleri üzerinde toplamıştı. Hedef haline geldiği semtini terk ederek, daha verimli çalışabileceği semtlere taşındı. Ama çalışmalarını hiç aksatmadı. Zaman değişip, kısmen huzur ortamının sağlandığı durumlarda da şartlara uygun bir çalışma içine girdi.

Bu çalışmaların önemli bir bölümünden itibaren, sağlık problemleri de yaşıyordu. Ama halinden hiç şikâyet etmiyor.  Allah Teâlâ ne kadar imkân vermişse onu kullanmaya bakıyordu.

Yaptığı sosyal ve ilmi çalışmalarla önemli bir miras bıraktı. İnandığı gibi yaşadı. Geride eserler bıraktı. Gençlere çok önemli bir örnek bıraktı. Şimdi anlaşılıyor ki geride kalan öğrencileri ve arkadaşları, onun idealini aynen sürdürecekler ve geliştirecekler.

Aklımda kalanlar bunlar. Bunlar bizim muttali olduklarımız. Onunla çalışan arkadaşlarımın da mutlaka bildikleri ve ilave edecekleri vardır. Aslında adanmış bir ömür olarak Hasan Karakaya’yı daha iyi anlatacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Bunlar da yapılır inşallah.

Kendisine Cenab-ı Haktan rahmet ve mağfiret diliyor aile efradına ve arkadaşlarına da sabırlar ve esenlikler diliyorum.

Talebesi Hüseyin Kalender Hoca

“Onun Hayatı Sözlerinin Şahididir!”

Hasan Hocaefendinin almış olduğu İslami ilimleri tedris ve tedvin noktasında büyük bir aşkı vardı. Talebelerine bir harfi, bir kelimeyi öğretebilmek için çok çabalardı. Derslerinde her zaman şunu söylerdi; “Kervan sondaki adama göre yürür.” Yani anlama seviyesi en düşük olan talebenin bile konuyu anlayabilmesi için azami gayret gösterirdi.

Talebelerinin hal ve hatırlarını, anne ve babalarının sağlık durumlarını, kaç kardeş olduklarını, ne iş yaptıklarını, nereli olduklarını sorar onlarla hasbihal ederdi. Aradan aylar hatta yıllar geçer, talebelerin bile hatırlamakta zorlandığı olayları tek tek yine sorar sıkıntılarının devam edip etmediğini öğrenir ve çok faydalı nasihatlerde bulunurdu. Talebelerine karşı her zaman yufka yürekli ve babacandı. 

Birçok sohbet, seminer ve ilmi dersler yanında temel eserler tedvin etmekte de geri durmazdı.  Bazen geceleri geç saatlere kadar çalışır sabahleyin derse giderdi.  Böyle günlerde talebelerine; “Gençler! Kusura bakmayın geç saatlere kadar çalıştım. Biraz yorgunum. Belki bir yerleri kaçırmış olabilirim. Kusurumu bağışlayın” diye tevazu gösterirdi. Büyük bir ilme sahip olmasına rağmen ister küçük ister büyük olsun herkese karşı son derece mütevazı idi.

Allah’a karşı tevekkül sahibi bir insandı. Gençlik yıllarında yaşadığı bir olayı bize anlatmıştı ki bu olay hiç aklımdan çıkmıyor. “Bir gün otobüsle yolculuk yapıyorum. Dağlık ve sık ormanlık bir bölgeden geçiyoruz. Otobüs sabah namazı için bir türlü durmadı. Neredeyse sabah namazının vakti çıkmak üzere. Otobüs şoförüne ‘5 dakikalığına arabayı durdurup namaz kılmama müsaade eder misin?’ diye rica ettim. Bütün ısrarlarıma rağmen durmayınca ben de ‘otobüsü kenara çek! Ben ineceğim’ dedim. Otobüs beni dağın başında öylece bıraktı ve çekip gitti. Bende inip namazımı vaktinde kıldım Elhamdulillah.

Ama dağda yapayalnızdım. Ne gelen vardı ne giden. Epey uzun bir zaman orada bekledim. Bir hayli zaman geçtikten sonra aynı otobüsün geriye döndüğünü fark ettim. Yanımda durdular ve beni çağırıp içeriye aldılar. Şoför niçin geriye döndüğünü anlattı; ‘Seni bıraktıktan sonra otobüsteki arkadaşlar, şayet biz bu çocuğu namaz kıldığından dolayı bu ıssız dağın başında bırakacak olursak Allah bizi çarpar! Başımıza bir kaza gelmesinden korktuk! O yüzden geri dönüp seni almaya karar verdik!’

Ben yine aynı otobüsün içinde gideceğim menzile doğru yol alıyordum fakat büyük bir farkla; elhamdülillah sabah namazımı kılmıştım!” 

Talebeleri olarak en son kendisini ziyaret edip nasihatlerini almak istediğimizde bizlere; “Gençler! Tehlikeler ne kadar büyük olursa olsun o tehlikelere karşı cesaretle dimdik ayakta durun. İnandığınız yoldan asla geri dönmeyin!” diye nasihat da bulundu ki zaten yaşadığı hayatı bunun en güzel şahididir.

Yaşının ilerlemesine, hastalıklarının çoğalmasına rağmen asla davetten, Müslümanların sıkıntılarıyla ilgilenmekten ve kitap yazmaktan geri durmadı. Son anlarına kadar bu yolda devam etti.

Allahu Teâlâ gani gani rahmet eylesin! Kabrini Cennet bahçelerinden bir bahçe eylesin! Mekânını cennet eylesin! Âmin

Talebesi Ebubekir Eren Hoca

Hakka Adanmış Hayat Serüveninden Hatıralar

İstanbul’a 1998’de yerleştim. Kısa bir zaman hocamın talebeleri arasında yer aldım. Hocam pazar günü Fatih’te hadis dersleri icra ediyordu. Hocam hadisi şerifleri Arapça metinden tercüme ederek hadisi şerifin söylendiği ortama ve günümüze yorumlayarak muhteşem bir yaklaşım sergilerdi. Hocamın hadisi şerifleri Arapçadan okuyarak mana vermiş olması Arapçayı öğrenme merakını bende uyandırdı. Arapçayı nasıl öğrenebilirim arayışları içerisine girdim derken pratik Arapça kursuna kayıt oldum. 2 yıldan fazla Arapça eğitimi aldım. Öğrenmiş olduğum pratik Arapça, Kur’an’ı Kerim’in ve hadisi şeriflerin yeterince anlaşılmasına kâfi gelmediğini anladım. Köklü Arapçayı nasıl elde edebilirim diye bir arayışın içerisine atıldım. Hocamın bu manada çalışmalarının olduğunu ve büyük bir boşluğu kapattığını öğrenmiş oldum.  Durum böyle iken hocamın bir dönem hadis dersine gelemediğini, yerine talebeliğinde bulunan hocaların gelip hadis derslerini icra ettikleri oluyordu. Hocamın hadis derslerine gelmeyişi beni meraklandırmıştı.

Hocama nasıl ulaşabilirim diye düşünürken, hadis derslerinin müdavimlerinden bazılarının kendi aralarında hocanın rahatsız olduğu ve Örnektepe’de oturduğunu ile ilgili konuşmalarına şahit oldum.

Örnektepe daha önce gitmiş olduğum ve bildiğim bir yer değildi. Mahalle sakinlerinden hocamı tanıyan var mı diye soruyordum. Sormuş olduğum kimseler tanımadığını söylüyordu. Bu duruma şaşırmıştım; böyle büyük bir İslam âlimini insan nasıl tanımaz diye kendime sormuştum. Hocamı tanıyanın olup olmadığını araştırırken bir ayakkabı mağazasına hocamı tanıyıp tanımadığını sordum. Mağaza sahibi hocamın üst katta oturduğunu söyleyince o anki sevincimi anlatamam. Dairenin ziline bastım, hocam cama çıktı her zamanki meşhur sözü ile “buyur efendi” dedi. Hocama ziyaretinize geldiğimi söyledim. Hocam kapıyı açıp beni ağırladı. Hocamın kütüphanesi Arapça kitaplarla doluydu.

Hocama sebebi ziyaretimi açıklayarak cüz’i Arapça bildiğimi, bu manada daha köklü bir eğitim almak istediğimi ve Arapça ilmini kendisinden tahsil etmek istediğimi beyan ettim. Hocam bunu kabul etti. Böylece hocamın ilim rahlesinin önünde diz çökmeye ilk adımı atmış oluyordum.

 İlim okumayı ve hocamdan ders almayı, Allah’u Teâlâ’dan çokça isterdim. Allah’u Teâlâ’ya sonsuz şükürler olsun ki bana bu nimetini lütfetti.

Hocam derse geldiğinde güzel ahlakı ve alçak gönüllülüğü her halinden belli olurdu.

Bizimle beraber oturur yemek yerdi, bize babamızdan daha şefkatli davranarak bir sıkıntımız olup olmadığını sorardı. Sağlığımıza dikkat etmemizi söylerdi.

Geçmişte büyük âlimlerin derse olan iştiyakı ve hırsı, onlara bütün hastalıkları, gam ve kederi unuttururmuş. Mevcut ahlakı hocamızda görmemiz mümkündü. Bir defasında Hocamızın derste şöyle dediğini işittim. “Derse geldiğimde üzerimdeki ağırlığı, hastalığı unutur bir hale geliyorum.”

Bir dönem hadis fıkhı ve Ebu’s Suud Efendinin tefsirini bize okutuyordu. Ebu’s Suud Efendi’nin tefsiri ibarelerinin zor olmasıyla meşhurdur. Hocamız bir seferinde tefsir dersine bizim hazırlanmamızı istemişti. Kütüphanede dirayet tefsiri ile alakalı mevcut kaynakların tümünü masanın üzerine koyarak Ebu’s Suud Efendi’nin tefsirindeki kapalı ibareleri çözmeye çalışıyordum. O esnada hocam kütüphaneye girdi ve mevcut halimi görünce Ebu’s Suud Efendi’yi kastederek “bizim adam yine meseleyi düğümlemiş mi? diye sordu.  Hocamız ders ortamında bize karşı yeri geldiğinde evladı gibi yeri geldiğinde arkadaşı gibiydi.

Hocamız münasip her fırsatta bize nasihat ederdi. Her daim Ümmetçi olmamızı söylerdi. Kavmiyetçilik ve taassuptan kaçınmamızı telkin ederdi. “Allah’ın dinine yardım edene muhakkak surette Allah’ın da kendisine yardım edeceğini belirtirdi.” İslami çalışma faaliyetlerimizde hiç kimseden bir karşılık, teveccüh beklemeden sırf Allah’ın rızasını gözeterek çalışmamızı, ifrat ve tefritten kaçınarak her daim orta yolu tutmamızı, insanlara karşı merhamet kanadımızı indirmemizin gerektiğini, hikmetle İslam’a davet etmemizi belirtirdi. Müslümanın derdiyle dertlenmeyi hayatında prensip edinmişti.

Abdullah Şükrü

Kendi Şahsından Fedakârlık Yaptı Ama İnançlarından Asla!

Biz hocamızla 1984 veya 1985 tarihlerinde tanıştık. Tanışmamız şöyle olmuştur. Cuma namazına bir yere gidiyorduk. Cuma namazı çıkışı orada bir çay ocağı vardı. Orada otururduk. Hocam ile orada birçok defa oturmuşuzdur. Fakat o ismin bugünkü Hasan Karakaya olduğunu bilmeden… Tabi belli bir zaman sonra bir arkadaş bana şunu söyledi: “Benim bir hocam var. Arapça kitabı alıyor, Türkçe okuyor. Bana hocasını öyle tanıttı. Ben o kişinin Hasan Karakaya olduğunu bilmiyordum. Tabi biz o kadar Arapçaya vakıf olmadığımız için o dönem İslami düşüncemizin yeni oluştuğu dönemler olduğundan içimden ‘böyle bir şey olur mu?’ diye geçirdim. Fakat belli bir zaman sonra biz anladık ki gerçekten hocamız o ilme sahip. Arapça kitap alıp Türkçe okuyabiliyor. Tabi belli bir zaman sonra bana bunu söyleyen kardeşe dedim ki; “hakkını helal et, hakkında yanlış düşündüm. Fakat gerçekten de bahsettiğin gibiymiş Hocaefendi.

87-88’de Hasan hoca ile samimiyetimiz arttı. Ondan bazı şeyler öğrenmeye başladım. Bu da belli bir müddet devam ettikten sonra samimiyetimiz daha da arttı.

1990 yılların başlarında Hasan hoca öğrenci okutmaya başladı. Hasan hocanın hedefi; toplumu düzeltecek, topluma İslami şuur verebilecek insanlar yetiştirmekti.  Biz de o zamanlar işimiz müsait olduğundan dolayı bu hususta kendisine yardımcı olmaya çalıştık. Şer’i ilimlere vakıf öğrenci yetiştirme işini kendisine en büyük hedef olarak çizmişti.

90’lı yıllarda hocamın diğer bir hedefi de Türkiye’deki önderleri ziyaret ederek onlarla tanışmak ve Müslümanlar arasında birliği tesis etmekti. Bu gaye ile Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e Türkiye’nin birçok yerini dolaştı..

İslam dininin doğru anlaşılması, Müslümanların birleşmesi ve ilahi nizamın yeryüzüne hâkim olması en büyük gayesiydi ve bu gaye uğruna gece gündüz çalıştı. Birçok fedakârlıklar yaptı.

Bu mücadelesi tahminen 95’li yıllara kadar devam etti. Birçok İslami önderle görüştü. Fakat bu hususta maalesef arzuladığı hususların gerçekleşmediğini görünce daha çok talebe yetiştirmeye yöneldi.

O günden bu güne kadar bu hususta yol yürüdü. Fakat hiçbir zaman için kendi itikadından taviz vermedi. Allah ve Rasûlü bize neyi emrediyorsa bu doğrultuda yürümemiz gerektiğine inanan bir şahsiyetti. Ve bugüne kadar da biz onu tanıdığımız müddetçe bu şekilde yaşadı.

Bu dönemlerde usulü fıkıh kitabını yazmaya başlamıştı. Usulü fıkıh kitabını yazarken yani öyle bir inceliklere değinirdi ki mesela Kürtçe gibi bölgesel bazı kelimelerin dahi ne anlama geldiğini sorar, araştırır ve notunu alırdı. Hepsini yaşayarak, araştırarak, sorarak kitap yazmayı hedefledi. Ve buna da muvaffak olduğuna inanıyoruz. Tabi o dönemlerde usulü fıkıh bittikten sonra da İtikad kitabını yazmaya başladı. Fıkıh usulünde takip ettiği yolu akaid kitabında da sürdürdü.

Türkiye’deki birçok Müslüman ile birlikte hareket etmeyi çok istiyordu. Bu uğurda kendi şahsından fedakârlık yaptı ama itikadından, menhecinden, düşüncesinden hiçbir zaman için fedakârlık yapmadı. Biz bunlara şahidiz. Fakat maalesef bu iyi temenniler nefsi sebepler yüzünden başarıya ulaşmadı.

Onun meşhur bir sözü vardır; “Çatal kazık yere gömülmez. Tek kazık yere gömülür” Bu ayrılık ve kopuşlardan sonra Hasan hoca “Sahih İslam İnancının” Türkiye’de hayat bulması için inandığı değerler doğrultusunda her şeyi göze alarak yürümeye karar verdi.

Bu azimli yürüyüşünde onu yalnız bırakmayan nadir insanlardan olmanın bahtiyarlığını ve mutluluğunu yaşıyorum. Hele ki bazı Müslümanların bugün içine düştükleri akidevi ve fikri sapmaları, menfi değişimleri gördükçe doğru bir karar verdiğimiz için Allah’a şükrediyorum..

Bizlere en büyük nasihati; ‘tek başınıza kalsanız dahi bu davayı yürüteceksiniz. Tek başınıza da kalın ama Kur’an ve Sünnet’in sahih yolunu asla terk etmeyin.. Kınayıcıların kınamasından korkmayın.

Gecesi gündüzü İslam ve yeryüzündeki mazlum Müslümanların haliydi. Başka da bir şey düşündüğü yoktu. Hasan hoca ömrünün son anlarına kadar bu idealleri doğrultusunda yaşadı ve kulluk imtihanını sonlandırdı.

Allah gani gani rahmet eylesin..