“Birbirinize düşman olarak inin! Size dünyada bir süreye kadar kalma ve yararlanma imkânı veriyorum: Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan diriltilip mezardan çıkarılacaksınız.” (1)

İnsanlar ve şeytanlar birbirlerine düşman olarak yeryüzüne indi. Böylelikle Allah Teâlâ’nın, murat ettiği imtihan başlamış oldu. İnsanların ilki ve İslam’ın ilk peygamberi olan Hz. Âdem aleyhisselam’dan bu yana gelen peygamberler, insan topluluklarını Allah’ın razı olduğu hayat tarzına, şekline, metoduna davet ediyorlardı. Bu daveti kabul eden insanlar Allah’ın nelerden razı olduğunu ve nelerden razı olmadığını peygamberlerden ilim şeklinde öğrenerek hayatlarına tatbik ediyor ve aktarıyorlardı. Böylelikle şeytanını Allah’ın izni ile alt ediyor ve kurtuluş biletini, gerçek yurda geçiş kartını elde ediyorlardı. Peygamberlere inanmayanlar ya da inanıp ta dünyanın çeşitli nimetlerine aldananlar ise kendi elleriyle cennet biletlerini yırtıyorlar ve ateş yurdunun giriş kartlarını tercih ediyorlardı. Böylelikle bir taraf imtihanı kazanmanın mutluluğunu yaşarken, bir taraf ise imtihanı kaybetmenin üzüntüsüyle kahroluyor. Bu kahroluş; telafisi mümkün olmayan, üzüntüsü azalmayan, binlerce belki de milyarlarca keşke dedirten bir çöküş, kesin bir yenilgidir. Peki, kaybedenler imtihanlarını ne uğruna kaybetmişlerdir. Hangi sebep dünyadaki birkaç on yıl yerine ebedi saadet yurdunu kaybetmeye değmiştir. Kazanan insanların sebepleri olduğu gibi kaybedenlerinde sebepleri vardır. Asıl önemli olan ise bu sebeplerin makul olmayışıdır.

Bu dünyada insanlar üçe ayrılırlar. İman edenler, iman etmeyenler birde iman ettiğini söyleyip de iman etmemiş olanlar. Ahirette ise insanlar iki kısımdır. Kazananlar ve kaybedenler. Yani cennet ehli olanlar ve cehennem ehli olanlar. İnsanı cehennem yurduna taşıyan birçok sebepler gemisi vardır. Her gemi ayrı rotayı izleyerek aynı hedefe doğru yol alır. Bir gemi vardır ki hakka iman etmeyenleri taşır. Gerçek aşikâr olduğu ve ayağına kadar geldiği halde bu gerçeği yalanlarlar. Bunların başını Yahudiler ve Hıristiyanlar çeker. Arkasından ise diğer putperestler ve ideolojiperestler gelir. Bunlar cennet gemilerini yakarak cehennem kayığına çevirmişlerdir. Bu tür insanların imtihanlarını neden kaybettiklerini zikretmeye gerek duymuyoruz. Ancak iman ettiği halde imtihanlarını kaybedenleri zikretmek bize fayda sağlayacaktır diye düşünüyoruz. Allah’a, peygamberlerine, meleklerine, kitaplarına, Ahiret gününe ve kaderine iman ettiklerini söyleyenlerin hangi sebeplerden dolayı nihai hedefe ulaşmadan gemisinin battığı, batırdığı ya da yaktığını bilmek önemlidir. İmtihanı kaybedenlerin başında neye iman ettiğini bilmemek ve gereklerini uygulamamak vardır. Allah Teâlâ’yı tanımamak, gereğince takdir etmemeyi beraberinde getirir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ama onlar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O’na lâyık tazimi göstermediler. Hâlbuki bütün bir dünya kıyamet günü O›nun avucunda, gökler âlemi de bükülmüş olarak elinin içindedir. Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi olan Allah, onların uydurdukları ortaklardan yücedir, münezzehtir.” (2)

Allah her şeyin sahibi iken nasıl olurda bizim yaşayışımıza müdahale etmiş olmasın ve biz canımızın istediği şekilde yaşayalım. Allah’ın üzerimizdeki planını bilmeyen ve sadece iman ettik diyerek kurtulacağını sanan insanlar vardır.  Haftada bir Cuma ibadetini icra edip de farz olan beş vakit namaz ibadetini önemsemeyenler, devlete kılı kılına vergi öderken fakirlere ulaşacak zekâtı çok görenler vardır. Hayat tarzlarını medyaya ve modaya göre şekillendirenler, Kuranı ölüler arkasından okunan bir kitap zannedenler, kalplerinin temiz kâğıtlarını çıkaranlar, salih amel olarak namazlarıyla yetinenler gibi birçok Müslümanın gerçekte vahiyden beslenmek yerine tıpkı kuşların yavrularını besledikleri gibi atalarının ve dedelerinin ağızlarından beslenen ezberciler olmuşlardır. Bilmedikleri İslam’ı doğal olarak yanlış yaşamakta ve imtihanı ne yazık ki kaybetmektedirler. Allah Teâlâ ezberciler için şöyle buyurmaktadır: 

Kendilerine: “Gelin, Allah’ın indirdiği buyruklara uyun!” denilince: “Hayır, biz babalarımızdan ne görmüşsek onu uygularız, sadece onlara uyarız” derler. Peki, şeytan atalarını o alevli ateş azabına çağırmış olsa da mı onların peşinden gidecekler? (3)

İmtihanı kaybedenler arasında dünya sevgisi yani mal, makam, şöhret gibi dünyevi istekler önünde eğilenlerde bulunmaktadır. Oysaki mülkün gerçek sahibi olan Allah’tır. İstediğine çok verir istediğinden ise kısar. Ancak dünyanın şu anki yönetim şekli kapitalizm olduğundan insanlar ya mal yarıştırmak adına dünyada para hırsı taşımakta ya da şeytanların borazanı olan medya ve medya telkini altında olan insanların fakirlik edebiyatı yapmasından dolayı insanlar arasına atılan gereksiz korkudan dolayı insanlar mal biriktirme sevdasına gönlünü kapatırmış ve cennet gönlünden silinmiştir. Takdir görmeyen insanların makam aşkı cennetteki makamlarının önüne geçmiş ve dünyadaki makamını tercih ederek cennetten vazgeçmişlerdir. Allah’ın razı olması kendileri ne yetmemiş ve insanların rızasını arayarak şöhret yollarını arayanlar melekler arasındaki şöhretlerinden uzaklaşmışlardır. Dünya sevgisi bir hastalık olup tedavisi şarttır. Ancak hasta, hasta olduğunu kabullenmeden tedaviye cevap vermesi mümkün değildir. Dünya sevgisi hastalığına kapılanlarda kendilerini doğru olduğunu savunmakta ve böylece hastalık tüm vücudu ve hayatı ele geçirmektedir. Ta ki kalp ölüp karanlıklara gömülene dek.

İmtihanı kaybedenler arasında tembel olanlarda vardır. Toplumumuz ve diğer toplumlar bir atalet hastalığı içerisinde kıvranmaktadır. Modernizm ile başlayan ve postmodernizm ile devam eden popüler kültür ile insanlar kendi kültürlerinden soyutlanarak dünyanın seküler kültürünü hayatına sokmaktadır. Popüler kültür teknolojisi ile insan hayatlarını kolaylaştırırken insanları tembelliğin egemen olduğu bir toplum kalıbının içine sürükler. Artık insanların merakları ve alışkanlıkları diğer insanlar ile aynıdır. Maddi açıdan çalışkan olanlar manevi bir tembellik ikliminde yaşam sürmektedirler. Böyle bir toplum içinde yaşayan Müslümanlarda bu tembellikten nasibini almaktadırlar. Bugün rahatın bozulmaması adına İbadette ve çalışmalarda tembellik gösteren Müslümanlar yarın malların yağmalandığı, ırzların kirletildiği, canların katledildiği, değerlerin çiğnendiği bir günde bu tembelliklerinin sonuçlarını göreceklerdir. Bu sonuçların faturası Müslüman birey ya da aile de kalmayacak ümmete çıkacaktır. Nitekim İslam coğrafyalarındaki birçok musibetin sebeplerinden biri kalpte yatan tembelliğin harekete engel oluşudur. Allah Teâlâ tembelliğin kalıbını kırarak insanları iyiye yönlendiren ve kötülüklerden sakındıranları kurtuluş ile müjdeleyen ayette şöyle buyurmuştur: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (4)

İmtihanını kaybedenler arasında toplum psikolojisinden ortaya çıkan çokluk psikolojisine yenilenlerde vardır. Bu ruh halinde olan insan dayanak olarak çoğunluğu kullanır. Günahlardan acı çeken vicdanını çoğunluğun hayatına bakarak kurtarmaya çalışırlar. Onlara göre bu kadar insan hatalı da şu grup mu doğru diyerek çoğunluğun gölgesine sığınır. Oysaki doğru çoklukla değil, açık bir delil ile ortaya çıkarılır. Nitekim Hz. İbrahim kendi çağındaki tek muvahhit idi. Çokluğun yanlışında şüpheye düşmedi. Tek başına yürüdü. Tek başına puta tapanlar ile mücadele etti. Allah Teâlâ İbrahim aleyhiselam hakkında şöyle buyurur: “Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allah’a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet, bütün hayırlı halleri kendinde toplayan bir önder idi. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.” (5)

Evet, Hz. İbrahim’in aleyhiselam hayatı kendilerini dünyanın sapkın, azgın, zalim çoğunluğu ile yatıştıranlar için iyi bir ders niteliği taşır. İnsanlar bir günaha bulaşacakken vicdanı onu engeller ancak nefsine şeytan güzel göstererek çoğunluktan örnekler verir. Şu şahıslarda içki içiyor, şunlarda zina yapıyor diyerek nefsinde günahı çoğunluğu delil göstererek meşrulaştırıyorlar. Yâda muvahhit bir davetçinin İslam davetine icabet etmeyenler yine toplumu temel alarak hakkı ret etmektedir. Hatta birçok âlim bile yanılabilirken kitap okumaktan aciz cahil kalabalıklar mı doğru yoldadır. Allah Teâlâ bu çoğunluklar hakkında şöyle buyurmaktadır: “…Doğrusu Allah insanlara lütufkârdır, fakat insanların çoğu şükretmezler.” (6)

…”Onlardan çoğunun kâfirleri veli edindiklerini görürsün.” (7)

…”Fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (8)

“ Eğer dünyada bulunan insanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar sırf zanna uyarlar ve kafadan atarlar.” (9)

Evet, bunca ayete rağmen hala sapkın çoğunluğa uymayı sürdüren insanlar imtihanı kaybetmek için direnmektedir.

İmtihanı kaybedenler arasında sabır ilacını içmeyenlerde bulunmaktadır. Sabır ilacını içmeyenler sakinliklerini koruyamadıkları gibi istikrar sorunu da yaşayarak tünelin sonunu görmeden trenden atlarlar. Tünelin sonundaki aydınlığa kavuşmak zor gelince trenden atlayarak tünelin karanlığına razı olurlar. Bu durum imtihanı kaybetme ile sonuçlanır. Belaların derecelerine, ibadetlerin sürekliliğine, günahların çekiciliğe, hayırların meleklerine, nedenlerin takdirine, duaların gereklerine, küfrün karanlığına, karanlığın sonuna, sonun başlangıcına kadar sabretmek gerekmektedir. Aksi takdirde nefsimiz günahlara meyilli yaratılmıştır. Bu nefse sürekli kötülüğü emreden bir düşmanda sürekli yanı başındadır. Şeytan sabırlı olmayan kulları kadına ve eşyaya tapınma, lidere yaranma, koltuğa dayanma, zevklere köle olma gibi birçok ağ içine sürükleyerek hapis olması için çaba sarf eder. Ne yazık ki günümüzde şeytanın varlığını ve görevini unutan birçok şükürsüz kitleler vardır. Bu kitlelerin sabır taşını kırdığını ve imtihanı kaybederek ilerlediğini müşahede ederiz. Her zorluk bir imtihandır ve her imtihan kilidinin anahtarı sabır ile Allahtan yardım istemektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namazı vesile kılarak Allah’tan yardım dileyin.  Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (10)

İslam’ın davetçileri saydığımız birçok sebeplerden ötürü insanlara tebliğden, hayır çalışmalarından ve birçok hayrın ve ecrin kol gezdiği ortamlardan çekilerek kabuğuna sığınmıştır. Tıpkı bir kaplumbağa gibi yaşamaktadırlar. Arada bir kafasını kabuğundan dışarı çıkararak şöyle derler: “bizde eskiden sizin gibiydik”, “biz neler gördük neler”, “ siz hala orada mısınız “ , “ bizde sizin gibi gençken insanları kurtarmaya çalışırdık” gibi sabırdan eser kalmamış sözler sarf ederler. Basiretin esamisi silinmiş, dünyanın dibine batmış ahiret yurdunu ötelerde bir yer gibi tasavvur etmiş insan karakterlerine bürünmeleri, birçok insanın imtihanını kaybetmesine sebep olmuştur. İnsanların imtihanlarını kaybetmeleri için sürekli sebep üreten fabrikalar vardır. Bu fabrikaların yöneticileri ise kâfirler olup, Müslümanları müşteri edinmişlerdir. Hem de medya hipnoz araçlarıyla razı ederek sebepler pazarlamaktalar Müslümanlar ise sebepleri denemeksizin almaktadırlar. Bu sebepler bize dünyayı kiralarken, ahireti yani gerçek hayatı kaybettirmektedir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ım gerçek hayat ahiret hayatıdır.” (11)

 

————————-

 

  1. Araf 24,25
  2. Zümer 67
  3. Lokman 21
  4. Ali imran 104
  5. Nahl 120
  6. Bakara 243
  7. Maide 80
  8. Maide 81
  9. Enam 116
  10. Bakara 153
  11. Buhari, Müslim