Hayatı

Tarihçilerin çoğuna göre İmam Muhammed’in babası Hasan b. Farkad’ın Şam’ın Guta bölgesinin Haksati köyünden Benî Şeyban’ların azatlısı olduğu rivayet edilmiştir. İbn Asakir, İmam Muhammed’in babasının biyografisini yazarken, “Hasan b. Ferkad el-Harestavî” diyerek onu bu köye nispet etmiştir. Hasan b. Farkad, daha sonra Irak’a yerleşmiştir.

Hanefi mezhebinin üç büyük imamından biri olan ve hocası Ebu Yusuf ile birlikte kendisine Hanefi mezhebinin iki imamı anlamında “İmameyn” ünvanı verilen İmam Muhammed (rahimehullah) h.132/749’da Vâsıt’da doğmuş, ailesi Abbâsîler’nin kurulması üzerine Vâsıt’ı terkedip dönemin ilim merkezlerinden Kûfe’ye yerleşmiş ve İmam Muhammed burada yetişmiştir.

İlmi Şahsiyeti

İmam Muhammed Kûfe’de 14 yaşında babası tarafından İmam A’zam Ebu Hanife’nin yanına getirilmiş, ondaki cevheri keşfeden Ebu Hanife onu ders halkasına katmış ve ondan Kur’an-ı Kerim’i ezberlemesini istemiş, o da çok kısa bir zamanda Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiştir. Hocası Ebu Hanife (rahimehullah) vefat edene kadar dört yıl boyunca fıkıh dersleri almış, ilim öğrendiği süre boyunca mecliste sorulan soruları ve cevaplarını devamlı olarak yazmıştır. Hocasının vefatından sonra hocasının en büyük miraslarından olan Ebu Yusuf’tan aynı usûlle 8 yıl daha dersler almaya devam etmiş, ayrıca Kûfe’deki hadisçilerin ve diğer âlimlerin ders halkalarına katılarak onlardan da ilim tahsil etmiştir. Hocası Ebu Yusuf onun hakkında şöyle demiştir: “O, insanların en çok bilenidir.”

Güzel ahlak ve yüksek ilim sahibi olan İmam Muhammed, bir meclise girdiği zaman güzel konuşmasıyla dinleyenleri doyurur, keskin zekâsı ve geniş ilmiyle en ince meseleleri çözerdi.

İmâm Muhammed’in, yakın bir dostuna şöyle söylediği rivâyet olunur: “Merhum babamdan 30.000 dirhem miras kaldı. Bunların yarısını, nahiv (gramer) ve edebiyâta (şiire) harcadım. 15.000’ini de, hadis ve fıkıh ilmine sarfettim!”

Onun şu sözü de ilme verdiği kıymeti ortaya koyan bir delildir: “Bir mecliste ilim bulunmazsa, oraya nefsâni hisler dolar.” Bu sözü üzerine talebeleri sordular: “Nefsimizi beğendiğimiz anlar olamaz mı?” O da şöyle cevap verdi: “Kendi nefsini beğenmek kadar, ahmaklık olmaz!”

Hafız Zehebi (rahimehullah), onun döneminde fıkıhtaki otoritesini şöyle aktarmıştır: “Kûfe’de fıkıh ilminin reisliği Ebu Yusuf’tan sonra Muhammed b. Hasan’da nihayet bulmuştur. Onun vasıtasıyla imamlar fıkıh öğrenmiş, çok kitap tasnif etmiştir ve âlimlerin en zekilerindendir.”

Kûfe Mescidi’nde 20 sene ilim öğretmeye devam eden İmam Muhammed, Kûfe’den sonra hadis konusunda derinleşmek için dönemin diğer bir ilim merkezi olan Medine’de üç yıldan fazla bir süre kaldı ve İmam Mâlik’ten el-Muvattâ’yı dinledi. İmam Malik’ten başka diğer Medine âlimlerinden de ders aldığı kaynaklarda bildirilmektedir.

İmam Mâlik’le karşılaşmasını Mucaşâ bin Yusuf naklediyor: Ben Medine-i Münevvere›’de İmam Mâlik’in yanında idim. O, insanlara fetva veriyordu. Bu arada Ebu Hanifenin talebesi Muhammed b. Hasan içeriye girdi. Henüz o, küçüktü. İmam Mâlik’e şu soruyu sordu: “Ey İmam, mescidden başka yerde su bulamayan cünüp hakkında ne dersin?” İmam Mâlik, “Cünüp olan adam mescide giremez.” Bunun üzerine Muhammed, “Namaz vakti olunca ne yapacak, mescidde suyu görüyor.” Yine İmam Mâlik, “Cünüp mescide giremez” dedi. Birkaç defa tekrar edince, İmam Mâlik ona: “Sen söyle bakalım ne yapması lazım” dedi. İmam Muhammed, “Cünüp olan adam teyemmüm eder, mescide girer, suyu çıkarır ve yıkanır” demiş, bunun üzerine İmam Mâlik bu gencin kim olduğunu sormuş ve Ebu Hanife’nin talebesi Muhammed eş-Şeybânî olduğunu öğrenince şöyle demiştir: “Bu zat bana diğerinden (Ebu Hanife’yi kastederek) daha ilginç geldi” der.

Kendisinden ilim aldığı hocası İmam Mâlik’e karşı muhabbetini İmam Mâlik’in vefat haberi kendisine ulaştığında söylediği şu sözleri ile ifade etmektedir: “Muhakkak ki Allah’ın kullarıyız, O’na döneceğiz. Ne büyük bir musibet! Mâlik b. Enes ölmüş! Hadiste emirü’l-mü’minin olan âlim ölmüş!”

İlme olan tutkusu, onu çeşitli beldelere ilim için sefere çıkmaya ve pek çok hocadan ders almaya yöneltmiştir. Medine’nin ardından Mekke’de Süfyân bin Uyeyne’den, Dımaşk’ta İmam Evzâî’den, Horasan’da Abdullah bin Mübârek’ten ve Basra’da çeşitli âlimlerden ders almış, ilim yolculukları sona erdiğinde Bağdat’a yerleşmiştir.

Irak fıkhını tedvin eden ve onu gelecek nesillere nakleden bir müçtehid olan İmam Muhammed, Bağdat’a yerleştikten sonra ilim öğretmeye ve talebe yetiştirmeye devam etmiş, birçok kıymetli talebe yetiştirip; fıkıh ve diğer ilimleri öğretti.

Öğrendiği bütün ilmi, cömertçe yayan İmam Muhammed’in ders halkası o kadar geniş olurdu ki gündüzleri camide Irak’lı öğrencilere, geceleri ise evinde dışarıdan gelen öğrencilere ders vermek suretiyle kendini tamamen ilim öğretimine adamıştır. İmam Muhammed’in başta Irak, Horasan, Mağrib (Kuzey Afrika) gibi her diyardan yetiştirdiği pek çok öğrencisi olmuştur. İlim öğretmekte gösterdiği sabır ve öğrencilerin nafakalarını karşılamak için yaptığı harcamalar konusunda da hocası Ebu Hanife’ye benzediği nakledilmiştir.

İmam Şâfii başta olmak üzere, devrinde “Şeyhu’l-Müctehidin” lakabıyla anılan Ebu Hafs Ahmed b. Hafs el-Iclî, İmam Ahmed, Ebu Süleyman Musa b. Süleyman Cüzcani -bu zat vasıtasıyla kütüb-i sitte şarka ve garba yayılmıştır.- Esed b. Furat el-Kayravani -bu zat Maliki Mezhebi’nin esaslarını tedvin eden zattır- İbn Cerir’in şeyhi Muhammed b. Mukâtil, Yahya b. Main -bu zat cerh ve ta’dil imamıdır- ve daha yüzlercesine (Allah hepsine rahmet etsin) ilim öğretmiştir.

Talebelerinden Esed b. el-Furat’a gösterdiği ilgisi, hoca-talebe ilişkisi hakkında bizlere önemli dersler vermektedir. Kayravan şehrinden gelen bu talebesi, ilim için doğuya doğru seyahata çıkar. Medine’de İmam Mâlik’e intisab etmiş ve ondan Muvatta’ı dinlemiştir. Sonra İmam Mâlik’in tavsiyesi ile Irak’a gelen Esed b. el-Furat, ilk karşılaştığı Ebu Yusuf’tan ders alır. Ebu Yusuf, ondan İmam Mâlik’in Muvatta’sını almıştır. Ebu Hanife’nin diğer talebesi İmam Muhammed’ten de dersler alan Esed ile yakından ilgilenen İmam Muhammed, uzak diyarlardan gelmiş olduğu için kendisine hususi alaka göstermiş ve geceleri yalnız ona ders vermiştir. Öyle ki geceleri Esed b. el-Furat’ın uykusu geldiği vakit, daha önce yanına aldığı bardaktaki sudan yüzüne serperek uykusunu kaçırarak ilimle vakit geçirmesini sağlamış ve onun nafakasını temin etmiştir.

Kendisine bir müddet talebelik yapan İmam Ahmed’e “Bu kadar dakik meseleleri nereden elde ettin” diye sorulması üzerine, “Muhammed’in kitaplarından” diye cevap vermiştir.

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah şöyle demiştir: “Müslümanlarla ilgili olarak Şeybani, sadece Ebu Hanife’nin değil, aynı zamanda Mâlik’in de öğrencisidir. Mâliki hukukçularının önde gelen isimlerinden Esed b. Furat’ın yanı sıra, İmam eş-Şafii de Şeybani’nin öğrencisi olmuştur. Hatta Ahmed b. Hanbel, Şâfii’nin gözetiminde tahsilini tamamlamıştır. Aynı şekilde İslam hukukunun hemen tüm mezhepleri onun anısına karşı şükran duymaktadır.”

Hanefi Mezhebi’nin Ebu Hanife ve Ebu Yusuf ile birlikte üç büyük imamından biri olan Muhammed, eserleriyle Hanefiliğin sistemleşmesinde ve yayılmasında etkili olmuştur. İmam Muhammed mutlak müçtehit seviyesinde bir ilme sahip olduğundan, yer yer hocası İmam Ebu Hanife’nin bazı görüşlerine muhalefet etmiştir.

İmam Muhammed’in fıkıhtaki değeri özellikle iki yönde ortaya çıkar: Birincisi; eserleri ile Ebu Hanife’nin mezhebinin yayılmasında talebelerinin en etkilisi olması ve ikinci asır fakihleri arasında en çok eser vermesidir.

Onun fıkha olan hizmetinden dolayı hakkında şöyle denilmiştir: “Fıkhı Abdullah b. Mes’ud ekti, Alkame suladı, İbrâhim en-Nehaî biçti, Hammâd sürdü, Ebu Hanife öğütüp un yaptı, Ebu Yusuf hamurunu yoğurdu, İmam Muhammed ekmeğini pişirdi; diğer insanlar, onun ekmeğini yemektedirler.”

Fıkıh anlayışını şu sözleri özetlemektedir: “İlk nesilden daha fakih bir topluluk gelmemiştir. İlim ancak evvelkilerin ilmidir. Fıkıh da ancak onların fıkhıdır. Onlar Resulullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) durumunu bizden daha iyi biliyorlar ve ona yakın olmak için daha fazla gayret gösteriyorlardı.” (2)

İmam Muhammed parlak bir zekâya, kuvvetli bir hafızaya sahip bir kimse idi ve vaktini aslâ boşa geçirmezdi. Gecelerini üçe ayırır: Bir kısmında uyur, bir kısmında namaz kılar, kalan üçte birinde ise ilim öğrenmeye devam ederdi. Bir kapta su bulundurur, uykusu geldiği zaman üzerindeki giysisini çıkarır ve uykusunu kaçırmak için vücuduna su serperdi.” Talebeleri bir gün ona, “Hocam! Niçin, çok az uyuyorsunuz?” diye sormuş, o da şöyle cevap vermiştir: “Nasıl uyuyabilirim? Müslümanlar sorunlarını ancak bizim halledeceğimizi düşünürlerken; gözümüze uyku girer mi? Benim uyumamda dinin zâyi olma (tehlikesi) var.”

İmam Muhammed, ilim öğrenmeye aşırı derecede hevesli olduğu için kendini tamamen ilme vermiş ve gece gündüz ilimle meşgul olmuştur. Bu tespiti, aşağıdaki rivayetler doğrulamaktadır:

Bir gün kızından olma erkek torununun, annesine, “Anneciğim, dedemin evinde ne yaptığını bana anlatır mısın?” diye sorması üzerine, annesi ona şu cevabı vermiştir:

“Oğlum -vallahi- onun çevresinde kitaplar bulunurdu, ondan bir tek kelime duymazdım; ben onu ancak ya kaşı ya da parmağıyla işaret ederken görürdüm.”

Ailesine şöyle dediği rivayet edilir: “Benden dünya gereksinimlerinden, kalbimi meşgul edecek bir şey istemeyiniz; ihtiyaçlarınızı yardımcından isteyiniz.”

İmam Şâfii’nin Hocası İmam Muhammed

Harun Reşid döneminde İmam Şâfii Yemen’de bulunduğu sırada Şiîlik ile itham edilmiş ve 9 Şiî ile beraber Kûfe’ye getirilmişti. Bu dokuz Şiî’nin öldürülmesinden sonra sıra İmam Şafii’ye gelmişti. Şafii kendisini müdafaa etmiş ve bu arada müdafaasına delil olarak da “İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî bunu bilir” demişti. Harun Reşid, İmam Muhammed’e Şâfii hakkında sorunca, -kendisiyle daha önce İmam Mâlik’e birlikte talebe olduğu dönemde tanıdığından- “Şâfii; ilmi çok, bilgiden nasibini almış bir zattır. Ona isnad olunan bu işle onun bir ilgisi yoktur” deyince, Harun Reşid “Öyle ise, onu yanına al bakalım, düşünelim” dedi ve bu sayede İmam Şâfii de kurtulmuş oldu. Sonra İmam Şâfii, İmam Muhammed’den ders almış ve Kûfe fıkhını kendisinden öğrenmiştir.

Şâfii, İmam Muhammed’le ilk karşılaşmasını şöyle anlatıyor: “İmam Muhammed bir odada oturmuş ve insanlar da başına toplanmış onlarla sohbet ediyordu. Yüzüne baktım, insanların en güzeliydi. Alnı sedef gibi parlıyordu. İnsanların en güzel giyinenlerindendi. İhtilaflı bir meseleden sordum ve zaafa düşmesini de arzu ettim. Fakat ok gibi meselenin üzerinden geçti, cevap verdi.”

İmâm Şâfii derslerine gelince ondaki üstün kabiliyet ve zekâyı keşfeden İmam Muhammed, “Eğer, ilimden faydalanmak istersen; meclisimize devam et. Sakın bizden ayrılma!” buyurdu ve ekonomik durumu pek de iyi olmadığından kendisine 100 gümüş verdi.

Çok sonraları, İmâm Şâfii (rahimehullah) şöyle demiştir: “Eğer İmam Muhammed’den ders almasaydım; ben ilmin kapısında kalmıştım! Bütün insanlar arasında; kendisinden gördüğüm ilim ve ihsanlara, daima şükrederim. Ondan öğrendiğim ilimler sayesinde; bir deve yükü kitap yazdım! Bunların hepsi de bizzat ondan duyduklarımdandır. Eğer kendisi, bizim anlayacağımız şekilde hitap etmeyip; yüksek ilmi derecesinde konuşsaydı, hiçbir sözünü anlayamazdık! Ondan daha akıllı, daha yüksek kimse görmedim. Onun zamanında, kadınlar onun benzerini doğurmadı. Allah’ın kitabını Muhammed’den daha iyi bileni görmedim, sanki o, ona indi.”

Ebu Ubeyd Kasım b. Sellâm ise, “Allah’ın kitabını Muhammed bin Hasan’dan daha iyi bilen görmedim” demiştir.

İmam Şâfii, İmam Muhammed’i çok sever, çok sayar ve ilmini çok överdi. Onun hakkında şöyle demiştir: “İncelenmesi gereken bir mesele sorulduğu zaman yüzünü memnuniyetsizlikten dolayı buruşturmayan tek kişi olarak ben Muhammed bin Hasan›ı gördüm.” Diğer bir sözünde de şöyle demiştir: “Muhammed bin Hasan’dan daha akıllı, daha fakîh, daha zâhid, daha vera’ sahibi, daha güzel konuşan ve sözleri iyi olanı görmedim. Ben helali, haramı, illetleri, nâsih ve mensûhu Muhammed bin Hasan’dan daha iyi bilen bir kimse görmedim. Üzerimde Mâlik bin Enes’ten sonra onun üstadlık hakkı vardır. O’ndan daha fasih konuşan kimse görmedim.”

Kerderi’nin “İmam Şafii Menâkıbı” adlı eserinde, İmam Şafii’nin şu sözü aktarılır: “Allah bana iki insanla yardımda bulunmuştur. Bunlardan birisi hadis ilminde Süfyan b. Uyeyne, diğeri fıkıhta İmam Muhammed b. Hasan’dır.”

Rakka Kadılığı

Hârun Reşîd, onu Ebu Yusuf’un tavsiyesiyle Abbâsî halifelerinin yazlık başşehri Rakka kadılığına tayin etmek istediğinde ilimle iştigal etmeyi ve talebe yetiştirmeyi birinci derecede önemsemiş ve kadılık görevi üstlenmeyi tercih etmemiştir. Hatta Harun Reşid başlangıçta kadılık görevini kabul etmediği için onu iki ay hapsetmiş, İmam Muhammed daha sonra bu kararından vazgeçerek Rakka kadılığını kabul etmiştir.

Hârun Reşîd, Zeydî imamı Yahyâ b. Abdullah’ın 176 (792) yılındaki isyanından dolayı onunla istişâre ettiğinde Ali evlâdı taraftarı olduğu izlenimi uyandırdığı için Hârun Reşid’in güvenini kaybetti ve 187’de (803) kadılık görevinden azledilerek fetva vermesi yasaklanınca Bağdat’a yerleşti. Ardından Hârun Reşîd, bu olayda kendisinin kusurlu olduğunu anlayıp onun ile temasını sürdürdü ve Ebu Yusuf vefat edince onu Kâdi’l-Kudat (başkadılığa) getirdi. İmam Muhammed, hayatının sonuna kadar bu görevde kaldı.

Vefatı

Hârun Reşid’in Rey şehrine yaptığı seyahatte kendisini buraya kadı yapmak için yanına aldığı İmam Muhammed, burada h.189 (805) senesinde orada vefat etmiştir.

Büyük nahiv âlimi Kisaî ile İmam Muhammed, Rey’de aynı günde vefat etmişlerdi. Harun Reşid bu olay üzerine: “Bugün fıkıh ve lügat defnedildi” diye üzüntüsünü belirtmiştir.

Şair ve nahiv üstadı Ebu Muhammed el-Yezidi’nin de bu iki âlimin vefatı üzerine yazdığı mersiyenin bir bölümü şöyle:

“Üzüldüm bir hayli kâdi’l-kudat Muhammed’e,

Döktüm gözyaşlarımı, gönül âşıktı ona,

Yaktı ardından Kisâî (3) ’nin ölümü gene,

Sarsıldı o yer, deprendi o feza neredeyse.

İlmin iki zirve ismi, heyhat! Çekip gitti,

Bulunmazdı hiç, dünyada onların bir dengi,

Hicranım olur, gönlüme düşen her anı,

Canlanır ölüm, tap taze,-yad ettikçe onları.”

Zâhid el-Kevserî’nin yazdığı “Bülûğ-ul-emânî fî siret-il-imâm Muhammed bin Hasen eş-Şeybânî” adlı kitapta İmam Muhammed’in hayatı ve menkıbeleri uzun uzun anlatılmaktadır.

Eserleri

İmam Muhammed, Hanefi fıkıh meselelerini eserlerinde (Zâhiru’r-Rivâye) toplayıp sonraki nesillere aktaran kişidir.

Zâhiru’r-Rivâye: Bunlar altı tanedir ve bu kitapları hocası Ebu Hanife veya Ebu Yusuf’tan aldğı fıkıh konuları teşkil ettiği için eserlere“açık rivâyetli, rivâyetinde şüphe olmayan” anlamında “Zâhiru’r-Rivâye” denilmiştir. Kendisinin görüşleri de bu kitaplarda bulunmaktadır. Bu altı kitab içindeki konular Hanefi fıkhının temelini teşkil ettiği için bunlara “el-Usûl” de denilmiştir. Bu eserler:

1- el-Mebsût: Bu kitaba “el-Asl” da denir. İmam Muhammed’in en hacimli eseridir. Dört bin küsur yapraktan eserini yazmıştır.

2- ez-Ziyâdât: : İsimleri geçen kitaplara (Zâhiru’r-Rivâye) ilâve edilen bazı meseleleri içerir. Bu nedenle “Ziyadât” adını taşımaktadır.

3- el-Câmiu’s-Sağir: Kaynaklarda İmam Muhammed’in el-Camiu’s-Sağir’i Ebu Yusuf’un isteği üzerine kaleme aldığı belirtilmektedir. Tamamlanmasından sonra eserini Ebu Yusuf’a okuyan İmam Muhammed, onun iltifatına mazhar olmuştur.

Ebu Yusuf’un el-Câmi’u’s-Sağîr’i yanından hiç ayırmadığı belirtilmekte, özellikle ilk dönemlerde kadı ve müftü olmak isteyenlerin bu eseri ezberlemeleri gerektiği bilinmektedir.

Bu eser üzerine 30’a yakın şerh yazılmıştır.

4- el-Câmiul-Kebir: Kitapta fıkhın en önemli meseleleri toplanmıştır. Bu nedenle “İslâm’da onun benzeri telif edilmedi” denilmiştir.

5- es-Siyeru’s-Sağir 6- es-Siyeru’l-Kebir: Bu iki kitapta cihad, cihad sırasında ve sonrasında yapılması ve yapılmaması gereken fiillerin hükümleri (Devletler hukuku) hakkında bilgi verilmiştir.

Dr. Salahaddin el-Müneccid şöyle der: “İmam Muhammed eş-Şeybânî’nin Devletler Hukuku bakımından tarihi değerini idrak etmiş bir kısım batılılar son zamanlarda Götingen şehrinde bir “Şeybânî Devletler Hukuku Cemiyeti” kurmuşlardır. Cemiyetin gayesi İmam Muhammed’i tanıtmak, devletler hukuku sahasındaki görüşlerini ortaya koymak ve bu mevzû ile ilgili müellefatını neşretmektir.

Bu kitap yalnız Hârun Reşid’in medar-ı iftiharı olan bir kitab değil, belki İslam düşüncesinin her devirde iftihar edeceği bir ilim âbidesidir. O İslam düşüncesi ki, Avrupa’da devletler hukuku ve kanun koyuculuk adına henüz hiçbir fikir yok iken, daha miladi 9. asırdan beri ehl-i harb ile dar-ı İslam’a müteallik ahkam vaz’ etmek suretiyle devletler hukukuna dair kitap verme bakımından öncelik şerefini kazanmıştır.”

Zâhiru’r-Rivâye kitapları, Hakim eş-Şehîd Ebul-Fadl Muhammed el-Mervezî (rahimehullah) tarafından kısaltılarak bir araya getirilmiş ve eser “el-Kâfi” adını almıştır. “el-Kâfi”, daha sonra Ebu Bekr Muhammed Şemsü’l-Eimme es-Serahsi tarafından şerhedilmiş ve “el-Mebsût” ismiyli kaleme alınmıştır.

Diğer Kitapları: Keysâniyyat, Hârûniyyât, Cürcâniyyât, Rakkıyât, Ziyâdetü’z-Ziyâdât -ez-Ziyâdât’ın tamamlayıcıdır.-, El-Hucce alâ Ehlil-Medîne -Ebu Hanife’nin görüşleriyle Medineliler’in görüşlerinin münakaşasını yapar.- Kitâbu’l-Asâr -Bu eserinde, Ebû Hanîfe’den rivayet etmiş olduğu merfû, mevkûf ve mürsel hadisleri toplamıştır. Fıkhü’l-hadis alanında önemli bir yere sakip olan eser, Hanefi mezhebine atfedilen “hadisle değil de re’y ile amele daha fazla önem vermesi” gibi iddiaları da tam anlamıyla çürütmektedir.- Kitabu’l Kesb – Şeybânî’nin telifine en son başladığı, kazanç konusunda bilinen ilk eser olup tamamlamaya ömrü yetmemiştir. Günümüze ulaşan bölüm el-Kesb’in aslı olmayıp Serahsî’nin bunun üzerine yazdığı şerhtir ve el-Mebsût’ta “Kitâbü’l-Kesb” başlığı altında yer almaktadır.

Kesb Kitabının Yazılma Nedeni ve Önemi

Serahsî’nin ifadesine nazaran İmam Muhammed’in “Kesb” kitabını yazmasının sebebi, kendisinden zühd ve vera’ konusunda kitap yazmasının istenmesidir. Rivayete göre İmam Muhammed kitap yazmayı bırakınca, kendisine: “zühd” ve “vera’ “ konusunda bir şey yazmayacak mısın?” diye soruldu. O da “Buyû’ (alım-satım/ticaret) kitabını yazdım (ya)!” diye cevap verdi. Buna rağmen sonra, “Kesb” kitabını yazmaya başladı. Ancak hastalandı ve muradını tam gerçekleştiremedi. Bununla beraber kitap, onun zühd ve vera’ konusundaki ilk telifidir.

Kitap, İslam’da zühdü ve helâl yollardan çalışıp mal kazanmayı doğru anlama yönlerinden önem arz etmektedir. Ebu Gudde, “Kesb” kitabının, çağdaş anlayışa göre “İslâm iktisadı”nda ilk eser olduğunu ve iktisat konusunun esasını teşkil ettiğini ifade etmektedir.

Sözleri

“Sâdık arkadaş, seni hayra teşvik edendir.”

“Bir mecliste ilim ve irfan bulunmazsa, onun yerine o mecliste nefsânî hisler bulunur.”

“Kendi nefsini beğenmek kadar ahmaklık yoktur.”

“Affetmek, aklın zekâtıdır.”

“Güzel ahlâk, kötü nesebi örter.”  

 

————————-

 

  1. Büyük nâhiv, gramer âlimi.
  2. Muhammed eş-Şeybânî, Hucce, I/ 290-291.
  3. Büyük nâhiv, gramer âlimi.

 

Kaynakça:

İmam Muhammed Eş-Şeybanî’nin “Kitabu’l-Kesb”i ve Kazanç Hakkındaki Görüşleri, Doç. Dr. Hasan Ali GÖRGÜLÜ, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy.16, 2010, s.403-432.

İmam Muhammed bin Hasan eş-Şeybâni; Hayatı, Nesebi ve İlmi, Muhammed Eroğlu, İslam Medeniyeti, Haziran 1969, s.31-34.

İmam Muhammed bin Hasan eş-Şeybani’nin Hayatı ve Hanefi Fıkhının Tedvinindeki Yeri, Dr. Ahmet Duman, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy.9, 2007, s.171-198.

İmam Muhammed’in Medine Ehli İle Yaptığı Fıkhî İçerikli Tartışmalarda İzlediği Diyalektik Yöntem Üzerine Bir Değerlendirme – el-Hücce alâ Ehli’l-Medine Örneğinde-, Dr. Ali Pekcan, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy.5, 2005, s.145-162.

Ebu Hanife, M. Ebu Zehra, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

TDV Ansiklopedisi, Muhammed b. Hasan Şeybânî md. Aydın Taş, c. 39, s. 38-42. Mehmet Özşenel, s. 42-43.

İmam-ı Muhammed (132/749-189/805), Şamil İslam Ansiklopedisi.