Egemenlik ile kanun koyma yetkisi arasında büyük bir bağlantı bulunmaktadır. Herhangi bir ülkeye veya bölgeye hâkim olduğu kabul edilen güç, oranın hayat sistemini belirler ve bu sistem de yasa olarak kabul edilir.
Cahili topluluklarda, hâkimiyetin insanlara ait olduğu düşüncesi egemen olduğundan, kişilerin yaşam sistemlerini belirleyen kanunları, ya bir diktatör tağut veya halkın temsilcileri sayılan parlamenter tağutlar tayin ederler.
İslâm’da ise, kanun koyma yetkisi, sadece Allah-u Teâlâ’ya aittir. Çünkü İslâm hukuku dini bir hukuktur. İlahi vahye dayanır. Bu dine göre Hâkimiyet (egemenlik) kayıtsız şartsız Allah’ındır. Egemenlik Allah’ın dışında herhangi bir yaratığa ne tümüyle, ne de bölünerek kısmen devredilemez.
Bu husus İslâm’da ittifak konusudur. Bütün müslümanlar, gerçekte hâkimiyetin yalnız Allah’a ait olduğu ve Allah’ın dışında herhangi bir aciz yaratığın Allah’a has olan bu sıfata sahip olmadığı, bu itibarla kanun koyma yetkisinin de yalnız Allah’a ait olduğu hususunda icma etmişlerdir.
Bu mesele Kur’an’da açık ve net bir şekilde zikredilmektedir. Konuları veciz bir şekilde ifade eden Kur’an, bu meselenin önemine binaen üç âyetinde;
“Hüküm, ancak Allah’ındır”(1) buyurmuştur.
İki âyetinde de: “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların heva ve heveslerine uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah’ın hükmünden yüz çevirirlerse, bilki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak ister. Muhakkak ki; insanların çoğu fasıktırlar. Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak bilen bir topluluk için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır”(2) buyurmuştur.
Ayrıca üç âyette de “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”(3) “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”(4) “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar fasıkların ta kendileridir”(5) buyurulmuştur. Zaten İslâm hukukunda hükümler tarif edilirken egemenliğin ve dolayısıyla hüküm (kanun) koyma yetkisinin yalnız Allah’a ait olduğu vurgulanarak şer’i hükümler şu şekilde tarif edilmektedir:
“Şer’i hükümler, Allah-u Teâlâ’nın yükümlünün fiil ve davranışlarını; yapılması veya terk edilmesi gerekli olan fiiller, yapılıp yapılmaması serbest bırakılan ve sebep veya şart yahut engelle irtibatlandırılan fiiller şeklinde vasıflandırmasıdır.”
Evet, yükümlü olan kullar, kendileri için neyin gerekli, neyin gereksiz, neyin serbest ve neyin yasak olduğuna karar veremezler. Buna karar verecek merci, onları yaratan, denetimi altında bulunduran, bütün ihtiyaçlarını karşılayan, analarından daha merhametli olan ve kendilerine şah damarlarından daha yakın olan yüce Allah’tır. Kulların hayat sistemlerini belirleme, Allah’a aittir. Akşam verdiği karardan sabahleyin dönebilecek kadar tutarsız, beşeri hırs, kin ve arzularından uzak olamayan aciz insanın hakkı ve yetkisi değildir. İslâm’ın simgesi olan -La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah- kelime-i tevhidinin “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” kısmı, hüküm koymanın Allah’a ait olduğunu, kulluğun yalnız Allah’a yapılacağını, boyun eğmenin sadece ona olacağını ifade etmekte, “Muhammed O’nun Peygamberidir” bölümü ise, Allah’a kulluğun yapılma şeklinin Peygamber’ sallallahu aleyhi ve sellem’den öğrenilmesi gerektiğini beyan etmektedir. Bu nedenle, İslâmî bir topluluk “egemenliğin yalnız Allah’a ait olduğunu ve her hususta Allah’a boyun eğileceğini baştan kabullenen bir topluluktur. Zaten “İslâm” kelimesinin manası teslim olmak ve verilen ilahi emre boyun eğmek demektir. “Şeriatın kestiği parmak acımaz” vecizesi de bunu ifade eder.
Görüldüğü gibi kişi itikadında, ibadetinde ve hayat sisteminde Allah’ın mutlak hâkimiyetini ve yalnız O’na boyun eğileceğini kabullenmek zorundadır. Binaenaleyh;
a. İnancında Allah’ın tek ilah olduğuna inanmayan, başka bir kısım eşya veya zatların da uluhiyette payları olduğuna inanan bir insan “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” ifadesini dolaylı da olsa reddettiği için müslüman değildir. O, ya bir kâfir veya bir müşriktir. “Allah üç ilahın üçüncüsüdür diyenler, şüphesiz kâfir oldular. Hâlbuki tek bir ilahtan başka ilah yoktur…”(6) “Allah dedi ki: “İki ilah edinmeyin, şüphesiz ki O bir tek ilahtır…”(7) “Sizin ilahınız tek bir ilahtır, O’ndan başka ilah yoktur…”(8) “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, her ikisi de fesada uğrarlardı. Arş’ın Rabbi olan Allah onların sıfatlandırmalarından uzaktır.”(9)
b. Yine ibadetini yalnız Allah’a yapmayan, ibadette herhangi bir şeye veya zata pay vermeye çalışan kişi, Allah’a ortak koşma durumuna düştüğü için müslümanlık dairesi dışına çıkar. O ya bir müşrik veya bir münafıktır. En hafifi ile gösteriş yapan ve yaptığı ibadetten hiç bir fayda göremeyen bir riyakârdır.
“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Onun hiçbir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum. Ve ben müslümanların ilkiyim…”(10)
c. Hayat, sistemini Allah’ın bizlere peygamberi aracılığıyla öğrettiği ilahi nizamdan (İslâm şeriatından) almayan kişi, Allah’a boyun eğmiş ve müslüman olmuş sayılamaz. Böyle bir insan ya cahili bir hayat yaşayan kâfir ve zalimdir veya en hafifinden Allah’ın nizamından ayrılan bir fasık ve asidir. “Yoksa onların Allah’ın kendilerine izin vermediği bir dini kendilerine meşru kılan ortakları mı var?”(11)
Ne yazık ki günümüzde, nüfus sayımlarına ve hüviyet kayıtlarına göre müslüman sayılan milletlerin oluşturdukları topluluklar, ilahi nizam olan İslâm’dan hayat sistemi olarak tamamen kopmuşlardır. Bu gibi topluluklar, İslâmî bir topluluk değil, cahili topluluklardır. Bunların İslâmî topluluk sayılmamaları, inançlarında Allah’tan başka ilah olduğuna inanmalarından veya ibadetlerini Allah’la birlikte başka ilahlara yaptıklarından ziyade, İslâm’ı hayat sistemi olarak kabul etmemelerindendir. Çünkü bunlar, ulûhiyetin en özgün sıfatlarından olan “egemenliği” Allah’tan koparıp, kanun koyan parlamenterlere ve onları seçen avam halka verirler. Bunların hukuk sistemlerini, kanunlarını, değer ölçülerini, davranış biçimlerini ve bütün yaşantı sistemini, seçip millet meclisine gönderdikleri aciz kullar belirlerler.
Hatta bu cahili topluluklardan bazıları o kadar ileri gitmiştir ki, açıkça laik olduklarını ve dinin kendilerini bağlamadığını söyleme ve tescil etme cesaretini kendilerinde bulmuşlardır. Müslüman olanları aldatmak için de yeri geldiğinde müslüman kesilmişler, “ezan, bayrak” sloganları atmışlar ve mitinglerde Kur’an-ı Kerim’i temiz olmayan elleriyle tutmaya ve ağızlarıyla öpmeye kalkışmışlardır.
İslâm görünümlü olan bu cahili topluluklardan bazıları ise, devletin resmi dininin İslâm olduğunu anayasalarının ilk maddesi olarak yazmışlar, dine saygılı olduklarını iddia etmişler, fakat fiiliyatta İslâm nizamını yürürlükten kaldırmışlar, yerine ya heva ve heveslerinden kaynaklanan düşüncelerini veya frenklerin hukuklarını koymuşlardır. Artık bunların İslâm’la ne alâkaları vardır?
İslâm bu gibi toplulukların müslüman toplum olmalarını reddeder ve bunlara “cahili topluluklar” damgasını vurur. Bu gibi toplulukları yönetenlere “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir”(12) diye seslenir. Bu yöneticilere kendi iradeleriyle boyun eğenlere de: “Sana indirilene ve senden önce indirilen kitaplara iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Onlar tağutun önünde muhakeme olunmak istiyorlar. Hâlbuki o tağutu inkâr etmekle emrolunmuşlardı…”(13) “Rabbine yemin olsun ki, aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip sonra da verdiğin hükme, içlerinde bir sıkıntı duymadan, tamamen boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar”(14) diye seslenmektedir.
Bu naslar karşısında İslâm’da egemenliğin kime ait olduğunu anlamamak mümkün değildir. Hangi aklıselim sahibi kabul eder ki, Allah-u Teâlâ, bütün kâinatın yaratıcısı, sahip ve idare edeni olsun, insanları yeryüzünü imar ettirmek için orada halifeler olarak yaratsın ve onlara sadece kendisinin emirlerine uymalarını, başka varlıkları dinlememelerini emretsin, bununla birlikte egemenlik halife olarak gönderdiği insanlara ait olsun.
Böyle bir çarpık mantığı ancak Allah’ın varlığına, kâinatı yarattığına ve bütün yaratıkları sevk ve idare ettiğine inanmayan kâfirler kabullenebilirler. Allah’ın varlığına, birliğine, mülkün sahibi olduğuna ve bu mülkü sevk ve idare eden tek güç olduğuna inanan aklıselim sahibi insanlar ise, yoktan var etmede, kâinatı sevk ve idarede egemenlik ve hâkimiyet sadece Allah’a ait olduğu gibi, yeryüzünde halifeler olarak yarattığı insanların hayat sistemlerinin nasıl olacağını belirtmede de egemenliğin yalnız Allah’a ait olduğuna iman ederler ve O’nun gönderdiği ilahi nizamla sevk ve idare edilmelerini isterler. Nitekim Kur’an’ın âyetleri bu gerçeği haykırmakta ve “Rabbin tarafından sana vahyolunana tabi ol. Ondan başka ilah yoktur. Allah’a ortak koşanlardan yüz çevir.“(15) “Rabbinizden size indirilene uyun. O’ndan başkalarını dost edinip de kendilerine uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz”(16) şeklinde müslümanların dini kurallara bağlanmalarını emretmektedir. Bununla birlikte bazı insanlar “Biz Allah’ın indirdiği Kur’ana da parlamenterlerin koydukları kanunlara da uyarız, hangisi işimize gelirse, onu alırız” tavrını takınmaktadırlar. İşte bu, hakkı batıla karıştıran bir düşüncedir. Aslında hak başkadır, batıl başka. Bunlardan herhangi birinin diğerine karışması mümkün değildir. Fakat bir kısım şaşkınlar bunları karıştırır ve kendilerinin de feylesof (filozof) olduklarını sanırlar. Aslında onlar cahiliye bataklığına gömülmüş gafillerdir.
Kur’an-ı Kerim bizlere “… Doğrusu Biz seni, bir müjdeci ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik…”(17) “Ey Muhammed! Allah sana geçmiş kitapları tasdik eden hak bir kitap indirdi…”(18) “Hakkın dışında sapıklıktan başka ne vardır?”(19) buyurmaktadır. İlahî nizamın dışındaki rejim ve sistemler kulların heva ve heveslerine dayandıklarından batıldan başka bir şey değillerdir. “Eğer onlar senin davetini kabul etmezlerse, bilki onlar heva ve heveslerine uymaktadırlar. Allah tarafından bir yol gösterme olmaksızın heva ve hevesine uyandan daha sapık kim olabilir.”(20)
Evet, hâkimiyet sıfatı yalnız kendisine ait olan Allah-u Teâlâ, bize hayat sistemi ve hukuk nizamı olarak Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiği Kur’anı göndermiştir. Bundan başka bir sistem aramak cehalettir, gaflettir. Şaşkınlıktır, nefsin zebunu olmaktır ve İslâm’ın dışına çıkmaktır. Bu konuda suskun kalmak veya tavizkârane konuşmak yahut kulları tanrı edinenlere yaranmak için gerçekleri saptırmak müslümana yaraşmayan hallerdir.
Hülâsa; istenilse de istenilmese de İslâm’da egemenlik Allah’ındır. Hiçbir zaman milletin veya belli bir ferdin yahut kitlenin değildir. Otorite kaynağı yüce Mevla olduğu için kanun koyma hakkı da O’na aittir. Kullar, ancak O’nun koyduğu kurallar ışığında fikir beyan edebilirler. O’nun serbest bıraktığı sahalarda ictihad yapabilirler. “Nas ile birlikte ictihada yol yoktur.”
İşte İslâm’ın bu esprisini kavrayamayan ve İslâm’dan yeterince nasibini alamayanlar 4 Nisan 1926 tarihinde İslâm Hukukunu yürürlükten kaldırıp yerine hayranı oldukları İsviçre Medeni Kanununu koymuşlardır.
Vakıa; bu kanun, bugün nüfusu yedi milyona ulaşamayan coğrafi durumu 22 egemen ve 6 yarım egemen eyalete ayrılan ve her egemen eyaletin kanunu bir başkasından farklılık arzeden İsviçre’nin Neuchatel eyaletinden basmakalıp tercüme edilerek alınmıştır. Bu kadar küçük ve karmaşık yapıya sahip olan bir devletin, bu devlette de en küçük eyaletlerden birinin kanununu Fransızca’dan çevirip asırlarca dünyanın üç kıtasını sevk ve idare eden bir ümmete uygulamaya kalkışmak kadar gülünç bir hadise olamaz. Bunun tarihte emsaline rastlanmamıştır. Bunu yapanların kendilerine güvenden yoksun Frenk mukallitleri olduklarını göstermektedir. Öyle ki adı geçen eyaletin kanununu, ülkede yaşayan insanlara faydalı olup olmayacağı düşünülerek alınmamıştır. Tercüme eden zatın Fransızca bildiği ve bu eyalette Fransızca konuşulduğu için alınmıştır.
Aslında İsviçre’nin oturmuş bir hukuku yoktur. Katolik, protestan ve diğer mezheblerin uzun zaman çekişmelerinden sonra İsviçreliler her coğrafi bölgeyi bir eyalet kabul etmişler ve her eyalete kendi örfüne ve âdetine uygun yasalar belirlemişlerdir. Kanunlarının ana kaynağı ise, borcunu ödeyemeyen borçluları alacaklılara teslim ettirip köle olarak sattıran veya vücutlarını parçalatarak kapılarına asmalarına ruhsat veren ilkel “Roma hukuku”dur.
Böyle bir karışık devletin küçük bir eyaletinden alınan ve kökü pirimitiv olan bir hukuku alıp İslâm ümmetine jop ve dipçikle zorla uygulayan frenk mukallitleri, bu hukuku överek ayyuka çıkarmışlar ve İsviçre’nin dünyanın en medenî ülkesi olduğunu iddia etmişlerdir. Yürürlükten kaldırmaya cesaret ettikleri ilahi nizam olan İslâm’ı ise, her münasebette yermeye ve aşağılamaya çalışmışlardır.
Hülâsa, İslâm’da egemenlik, dolayısıyla yasa koyma hakkı yalnız Allah-u Teâlâ’ya aittir. O, bizlere kişilerin hırslarından, heva ve heveslerinden uzak olan, hakkaniyet ölçülerini esas alan, ifrat ve tefritten uzak olan, tertemiz bir şeriat göndermiştir. Biz ancak onu kabullenir ve ona uyarız. Kendimiz için istediğimiz bu iyiliği başkaları için de isteriz.
—————————————————-
En’am, 57; Yusuf, 40, 70.
Maide, 49, 50.
Maide, 44.
Maide, 45.
Maide, 47. Bir kısım müfessirler son iki âyette geçen “zalim” ve “fasık” ifadelerinin de “kâfir” anlamında olduklarını, kâfirler yaptıkları davranışlarına göre kâfir, zalim ve fasık olarak vasıflandırıldıklarını beyan ederlerken, diğer bir kısım müfessirler, Allah’ın indirdiği, İslâm’ı bırakıp başka kanunlarla insanları idare edenlerin inançlarına göre vasıflandırıldıklarını söylemişlerdir. Bu izaha göre Allah’ın nizamıyla hüküm vermeyen kişi, aynı zamanda bunun hak olduğuna da inanmıyorsa, işte bu kâfirdir. Şayet hak olduğuna inandığı halde ona göre hükmetmiyorsa yerine göre zalim veya fasık olur. Bu da tehdit altında kalma neticesinde mümkündür. Yoksa ilahi nizamı keyfi bir şekilde bırakan kişinin dinle alakası zedelenmiştir.
Maide, 73.
Nahl, 51.
Bakara, 163.
Enbiya, 11.
En’am, 162, 163.
Şura, 21.
Maide, 44.
Nisa, 60.
Nisa, 65.
Enam, 106.
Araf, 3.
Bakara, 119.
Ali İmran, 3.
Yunus, 32.
Kasas, 50.