Hayatı

Osmanlı tarihinde daha sonraları döneminde sert mizacı, cesareti ve ataklığı sebebiyle Yavuz Selim adıyla anılan I. Selim, 10 Ekim 1470’de babası Osmanlı Sultanı II. Bayezıd’ın valilik yaptığı Amasya’da dünyaya geldi. Babası II. Bayezid, annesi Dulkadiroğulları ailesinden Ayşe Hatun’du.
Şehzadeliğinin ilk zamanları Amasya’da geçen Selim, devrin önemli âlimlerinden Arap ve Fars Dili ile din ve fen dersleri aldı.

Osmanlı’da padişah oğullarının devlet idâresi ve askerî konularda eğitim alması için yapılan bir şehzâde uygulaması olarak Trabzon Sancağı’na gönderildi. Burada yaklaşık 24 yıl sancak beyliği yapan Şehzâde Selim, bu dönemde Gürcüler üzerine seferler düzenleyerek Kars, Ardahan, Erzurum ve Artvin’i Osmanlı topraklarına kattı.

Tarihçiler onun hayatından bahsederken şöyle der: “Onun en önemli özelliklerinden biri de askerleri içinde her dâim yer alması ve yemeği onlarla birlikte yemesidir.”

Şii Tehlikesi

İslam tarihi boyunca müslümanlara ihânet etmeyi adet haline getiren ve her seferinde müslümanları arkadan vuran, tarihin her döneminde İslam topraklarının Haçlı ve Siyonistler tarafından işgal edilmesinde önemli bir rol oynayan Şii tehlikesi, Şehzâde Selim zamanında da kendisini göstermiştir.
Trabzon’da sancak beyliği yaptığı dönemde Doğu Anadolu’da Şah İsmail’in başlattığı Şii dâiler aracılığıyla Ehl-i Beyt sevgisi üzerinden propaganda hareketlerine karşı Selim, babasını haberdar ettiyse de babası II. Bayezid tedbir almamış ve İslam toprakları için bir tehlike halini alan Şii tehlikesinin üzerinde dikkatle durmuştur. Selim’in Şah İsmail’e karşı açık tutumu Şah İsmail’in II.Bayezid’a şikayet mektupları yazmasına sebep olmuştur.
Tarihçi Âşık Paşazâde, Şah İsmail’in asker ve müridlerinin ona olan bağlılığını şu ifadelerle dile getirir: “Anadolu’daki Ehl-i Sünnet Müslümanları, müridleine “Bunca zahmet çekip Erdebil’e gideceğinize, Kâbe’ye gidip Hz. Peygamber’i ziyaret etseniz daha iyi olmaz mı?” dediklerinde, onlar: “Biz diriye gideriz, ölüye gitmeyiz” derlerdi.

Dönemin büyük âlimlerinden ve Osmanlı’da Şeyhulislam görevini de yapan Kemal Paşazâde yazdığı bir risâlesinde, Şah İsmail’in küfür ve irtidadına hükmettikte sonra ona karşı açılacak savaşların diğer din düşmanları ile yapılacak savaşlardan farklı olmadığı, bu sebeple de cihad sayılacağını belirtilir.

Tahta Geçişi

24 Nisan 1512’de babasının yerine Osmanlı Devleti’nin başına geçen Selim’in tahta geçmesi öncesi şöyle bir olay aktarılır: “Selim, İstanbul’a girerek saraya yaklaştığında babasına saygı olmak üzere attan inerek askerin önünde yürüdü. Bayezid, Selim’i kolundan tutarak kendi eliyle tahta çıkardı.”
Tahta geçtiği dönemde yaygın olan bazı adaletsiz uygulamaları gören Yavuz Selim Hân, devlet işlerine ehil ve kabiliyetli adamları seçer ve vazifesinde muvaffak olanları hemen mükâfatlandırırdı.

Onun sade yaşantısı ve giyim-kuşamdaki sadeliği birçok tarihçi tarafından zikredilmiştir. Bu konuyla alakalı, “Mısır seferi dönüşü, kendisini Edirne’de karşılayan oğlu Şehzâde Süleyman’ın ihtişamlı kıyafetine bakıp, “Oğlum! Sen böyle giyinirsen, anan ne giysin?” sözleri meşhurdur.
Yine onun geceleri az uyuduğu da hayatı hakkındaki bilgilerdendir.

Safevi Devleti İle Mücadele Ve Çaldıran Savaşı

Sultan Selim, tahta geçtikten sonra 1512-1513 yılları arasında Safevi Devleti hükümdârı Şah İsmail’in yayılmacı Şii politikaları ve Sünni halkın Anadolu’nun çeşitli yerlerine göç etmesine sebebiyet vermesi üzerine onun üzerine Doğu Anadolu’ya sefer düzenlemeye karar verdi.
Yavuz Sultan Selim Hân, 23 Nisan 1514 tarihinde İstanbul’dan çıktığında yazdığı ilk mektubunda Şah İsmail’e yaptıklarından dolayı şöyle yazar:

Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’e Mektubu (1)

“Ben ki, Osmanlıların hükümdarı, gazilerin serdarı, kahramanların efendisi, bütün iman düşmanlarını yıkan, ezen, yüzyılımızın firavunlarına, zâlimlerine dehşet saçan, kibirli ve zalim kralların önünde baş eğdiği Sultan Murat Hân oğlu, Fatih Sultan Mehmet oğlu, Sultan Bayezıd oğlu, Sultan Selim Hân’ım;
Sen zalimlikte İran’ın kanlı hükümdarı, Safevilerin şöhretli emiri İsmail’sin…

Sana gelince emir İsmail; sen ki kötü yoldasın, İslam inançlarının saffetini bozmuş bulunuyorsun. İslam’a saygısızlıkta ileri gitmektesin. Sen Müslümanlara karşı düşmanlık ve baskı kapılarını aştın. Müslümanların memleketlerine saldırdın; şefkat ve utanmayı bir tarafa bırakarak zulümden sakınmadın, günahsız Müslümanları incittin. İkiyüzlülük perdesi altında her tarafa karışıklık ve fesat tohumları ektin. İnsanları boğazlamaktan çekinmedin. Hem de onların en faziletli, en saygıdeğer olanlarını ezdin. Nefsinin kötü arzularına ve fıtratındaki bozukluklara uyarak, din-i İslam’ın emirlerini değiştirmeye kalktın. Haramlara helal diyerek nice müslümanları ifsat ettin. Mescitleri yıktın, türbeleri ve mezarları yaktın. Âlimleri ve Peygamber Efendimiz’in neslinden gelen mübarek seyyidleri öldürdün. Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer’e söverek hakaret ettin. Bu saydıklarım senin kötü hallerinden sadece birkaçıdır. Dillerde dolaşmakta olan bunlar ve bunlara benzer hareketlerinden dolayı âlimlerin kesin delillere dayanarak senin kâfir olduğuna, ayrıca senin ve sana tâbi olanların öldürülmelerinin vacip olduğuna, mal ve rızıklarınızın yağma, kadın ve çocuklarınızın esir edilmesinin mübah olduğuna fetva verdiler. Bu durum karşısında ben, Allah’ın emirlerini yerine getirmek, zulüm görenlere yardım etmek için merasimlerde kullandığım ipekli padişahlık elbiselerimi çıkardım. Zırhımı giyip, kılıcımı kuşandım. Atıma binerek Safer ayının başında Anadolu yakasına geçtim, sana doğru gelmekteyiz. Alınan asil karara göre, seninle savaşa girmiş bulunuyoruz. Allah’ın yardımıyla zulüm kollarını yok edeceğiz. Seni, geçtiğin yerlerde yükselttiğin yangınların altında boğacağız. Maksadım Allah’ın izniyle senin şahlığını yok etmek ve âcizler üzerinden zulmünü ve fesadını kaldırmaktır. Sana bu mektubu yollayışımızın sebebi seni gerçek inanca çağırıştır. Peygamberin düşüncesine ve inancına uygun bir biçimde hareket ederek savaş başlamadan evvel sana Kur’an’ın sözlerine uymanı, kılıçtan önce teklif ediyoruz… Eğer güven içinde huzurla yaşamak istiyorsan, söylediklerimizi vakit kaybetmeden hemen yapmalısın. Ancak başına gelecek felaketlere rağmen eğer hala geçmiş hatalarında direnirsen, hala kudretli olduğun görüşünde ve delice yiğitlik iddialarında ısrar edersen, zulümlerinle simsiyah yaptığın yerleri nûra kavuşturmak ve elinden almak üzere, az bir zaman sonra ovalarını çadırlarımızla kaplandığını ve askerlerimizin topraklarını istilâ ettiğini göreceksin. İşte o zaman bir kahramanlık mucizesi olacak ve Allah’ın ordularımız hakkındaki irâdesi gerçekleşecektir. Selâmet yolunda ilerleyenlere selam olsun.” (Safer 920)
Bu mektubu elçi aracılığıyla alan Şah İsmail, ordusunu gelecek Osmanlı ordusu için hazırladı.

Osmanlı ordusu savaşın yapılacağı yere doğru uzun bir yolculuğa koyuldu. Bir yere gelindiğinde aylardan beri ordunun yolda ilerleyişi kimilerinde rahatsız uyandırmaya başlayınca, ordusuna şöyle bir konuşma yaptı:

“Biz henüz kastettiğimiz yere varamadık, dönmek ihtimali yoktur… Biz Şeriat-ı Ahmediye’ye muhalif hareket eden, bunları yola getirmek için bu serhatlere kadar gelmişken bir takım gayretsizler bizi yolumuzdan geri çevirmek isterler. Biz, katîyen yolumuzdan dönmeyeceğiz. Emre itaat edenlerle kastettiğimiz yere kadar gideriz. Kalpleri zayıf olanlar ve yol zahmetini bahane edenler kendileri bilirler. Er iseniz benimle beraber gelin ve illâ ben tek başıma da giderim. Bana böylemi hizmet etmek istiyorsunuz. Aranızda kim kadınlarını, çocuklarını görmek istiyorsa ayrılsın. Ben buraya geri dönmek için gelmedim… Ben kararımdan hiçbir vakit geri dönmeyeceğim. Ben buraya utanç içinde geri dönmek için gelmedim.”

Hatalarını anlayan yeniçeriler ve bütün ordu, onu takip etmeye başladı.

Yavuz Selim, “Eğer bir sultanın, arkasını kollayacağı ve sırtını yaslayacağı yetişkin kurmayları varsa, o sultan zaferden zafere koşabilir” derdi.

Çaldıran Savaşı

Savaş, Van Gölü’nün kuzeydoğusunda yer alan Çaldıran Ovası’nda 23 Ağustos 1514 Çarsamba günü güneş doğarken 80.000 kişilik Safeviler’in 100.000 kişilik Osmanlı Ordusu’na taarruzu ile başladı.

Savaşın başında Osmanlı Ordusu’nun sol kısmında bozgun olup, birçoğu öldüyse de sağ kısımdan yapılan saldırılar ile Safevi ordusu safları mağlup edildi. Birkaç kez at değiştiren ve yaralanan Şah İsmail, yakalanacakken korumalarından Mir Sultan Ali şahın kendisi olduğunu söyleyerek Şah İsmail’i tutsak düşmekten kurtardı. Ordusu dağılan Şah İsmail ordugâhını, hazinesini, harem çadırlarını bırakıp kaçtı.

Yavuz, Çaldıran Savaşı sonucunda Safevi Devleti’ni büyük bir yenilgiye uğrattı ve Tebriz’e kadar ilerledi. Burada bir hafta kalan Yavuz, Sultan Hasan Câmii’nde Hülefâ-i Râşidin ile ashab-ı kirâm’ın isimlerini hutbede okutmuştur(16 Receb/6 Eylül).

Çaldıran Savaşı’ndan sonra İran’ın tamamı ele geçirilmek istense de hava koşullarının uygunsuzluğundan dolayı geri dönüldü.

Celâli İsyânı

Bozok Türkmenleri’nden ve Amasya’nın Turhal kasabası halkından Şah İsmail taraftarı Bozoklu Celal isminde bir kızılbaş ayaklanarak yakında Mehdi yahut Mesih geleceğini söyleyip, kendini Mehdi ilan eder ve zamanla oluşturduğu 20.000 kişi ile Tokat’a gelir. Bu hadisenin bastırılması için Rumeli Beylerbeyi Ferhad Paşa görevlendirilir ve Şehsüvaroğlu Ali Bey de olaydan haberdar edilir. Ferhad Paşa gelmeden önce Ali Bey, Kızılbaş Celal’in üzerine yürümüş ve Celal’i mağlup etmiştir. Celal, Şah İsmail tarafına kaçarken, Erzincan yakalanır ve taraftarları ile birlikte öldürülür. Bundan sonra, Rafizi isyanlarına “Celâli Vakası” denildi. (1518)

Yavuz’a İsnad Edilen 40.000 Alevi’yi Öldürmesi Meselesi

Kaynaklarda Yavuz’un 1514-1515 yılları arasında 40.000 Alevi öldürdüğü söylenmişse de birçok tarihçi tarafından bu sayının abartılı ve doğru olmadığı söylenmiştir.

Yavuz’un, Safevilerle mücadelesi üzerine yaptığı geniş araştırmalarıyla tanınan Jean-Louis Bacque Grammont şöyle demiştir: “Padişahın o tarihte 40 bin kişiyi kılıçtan geçirttiği iddiasını doğrulayacak hiçbir delil yoktur.”

Tarihçi Mustafa Akdağ, “Yavuz Sultan Selim’in o zaman, Kızılbaş mezhepli 40.000 kişi öldürttüğü hakkında tarihlere geçmiş bir rivayet vardır… Ancak, biz bunu pek şişirilmiş bir sayı bulmaktayız. Çünkü bu padişah devrine ait pek çok mahkeme defterleri hala elimizdedir. Üzerinde yaptığımız araştırmalarda, bu çapta kitle idamlarına rastlayamadık. Eğer öyle kanlı bir olay geçseydi, bu defterlerde yer alması zorunlu idi” diyerek bu iddiaların gerçekçi olmadığını ifade etmektedir.

Tarihçi Feridun Emecen’e göre ise o devrin imkânlarıyla bir yıl gibi kısa bir sürede ve geniş bir alanda 40 bin küsur kişinin sayımının yapılıp merkeze gönderilmesi, yargılanmaları, ardından da suçlu bulunanların defterlerinin tekrar ilgililere (hâkimlere) yollanarak isimleri yazılı olanların katlinin gerçekleştirilmesi pek mümkün görünmemektedir.

Emecen, mahkeme kayıtlardan yola çıkarak şu sonucu çıkarmıştır: “Şah İsmail’in mektuplarıyla yakalanan Safevi halifeleri, bunlar Anadolu’nun çeşitli yerlerinde temas kurdukları tarikat şeyhlerinin bazıları ve âsi elebaşıları şiddet uygulanarak katledilmiştir fakat bunun sistemli bir “Kızılbaş temizliğine” dönüştüğünü söylemek büyük bir yanılgıdır.” 

Türkmenler üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Tufan Gündüz, 40 bin kişinin öldürülmesinin 1000 ilâ 2000 köyün yok olması anlamına geldiğine, oysa o tarihte Anadolu’da bu kadar büyük bir nüfus eksilmesi olmadığını, Osmanlı vergi sayımlarında da böyle bir durumun görülmediğini söyler.

Memlüklerle Mücadele: Mercidâbık Ve Ridâniye Savaşları

Yavuz Sultan, ordunun içinde bizzat savaşması yönüyle de ön plana çıkmış bir kimsedir. Mercidâbık ve Ridâniye Savaşı’nda Yavuz Sultan Selim bizzat asker arasına karışarak kılıç kullanmış ve birçok kez ölümden dönmüştür.

Mercidâbık Savaşı

Safevi Devleti’nin Memlük Devleti ile ittifak yapmasından dolayı Yavuz Sultan Selim, ikinci doğu seferine çıktı.

Memlük Sultanı Kansu Gavri, Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Savaşı’ndaki galibiyetinin siyâsi teşebbüslerinin farkına varmış, bir taraftan Şah İsmâil ile irtibat kurduğu gibi bir taraftan da bizzat kendi kuvvetleriyle Şam bölgesine hareket etme hazırlıklarına başlamıştı.

24 Ağustos 1516 Pazar sabahı iki ordu karşı karşıya geldi. Osmanlı ordusu ile Memlük ordusu asker sayısı bakımından hemen hemen birbirine eşitti.
İlk hücum Memlük kuvvetlerince gerçekleştirildi. İkindiye kadar süren çarpışmaların ardından Osmanlılar galip geldiler. Memlük ordusu geri çekilip dağıldı. Aralarında belli başlı büyük emirlerin de bulunduğu birçok Memlük kumandanı esir alındı ya da öldü.

Savaş sonunda Kansu Gavri’nin durumu araştırıldı ve onun kaçarken âniden rahatsızlanıp atından düşerek ölmüş olduğu öğrenildi. Ardından Yavuz, Halep’e girdi. Şehirde bulunan Abbâsi halifesini kabul ederek ona iyi muamelede bulundu. Ardından Hama, Humus, Şam gibi şehirler teslim oldu ve buralara hemen birer sancak beyi tayin edildi.

Memlüklerle yapılan Mercidâbık Savaşı’nda zaferin kazanılmasında, Hadım Sinan Paşa’nın büyük hizmetleri görüldü.

Mercidâbık Savaşı Osmanlılar’a Suriye, Lübnan ve Filistin’in hâkimiyetini sağlayarak Mısır yolunu açmış, Memlük Sultanlığı’nın tarih sahnesinden silinişinin ilk önemli adımını oluşturmuştur.

Ridâniye Muhârebesi

Mercidâbik hezimetinden sonra, Mısır’a kaçabilen bazı Memlük emirlerinin gayretleriyle Kahire’de Memlük Devleti’nin başına Tomanbay geçer. Yavuz Sultan Selim, ona iki elçi gönderir. Tomanbay’ın, Sultan Selim’in hâkimiyetini tanımak şartıyla Gazze’den öteye olan Mısır topraklarını Memlükler’e bırakmak istediğini ve daha başka şartlarla barış teklifinde bulunur. Mektubun tesirinde kalan Tomanbay, Sultan Selim’in şartlarını kabul etmek istediyse de yanında bulunan emirler, şiddetle karşı koyarak bu teklifleri reddederler ve Osmanlı elçilerini öldürürler. Bu da Mısır üzerine sefere çıkılmasına sebep olur.

Memlükler, İskenderiye’de bulunan Venediklilerden ve diğer devletlerden top temin eder ve Ridâniye’de Osmanlılarla yeniden savaşa tutuşur. Şam’dan hareket eden Sultan Selim, Kudüs’ü ziyaret ettikten sonra Gazze’de bulunan Osmanlı ordusuna ulaşır. 13 günde Sina Çölü aşılarak Kahire’nin kuzey doğusunda bulunan Ridâniye’ye varır.

22 Ocak 1517’de başlayan savaş, Osmanlı ordusunun el-Mukattam Dağı’nı dolaşması ile Memlük ordusunun sabitlenmiş toplarının etkisini kırar.
Bu arada Memlük Sultanı Tomanbay, Osmanlı ordusunun merkezine hücum ederek Selim’i öldürmek istemiş ancak o sırada merkezde bulunan Hadım Sinan Paşa ile Ramazanoğlu Mahmud ve Yunus Bey’ler şehit olur. Özellikle Hadım Sinan Paşa’nın şehit edilişi Yavuz’u o kadar etkiler ki, şöyle demesine vesile olur: “Gerçi Mısır’ı aldık ama Sinan’ı kaybettik.”

Savaş Osmanlı’nın kesin galibiyetiyle sona erince, Tomanbay ele geçmemek için kadın kıyafetine girip Kahire’yi terk eder. Ancak onun daha sonra yakalandığı ve bir müddet sonra da idam edildiği de tarihçilerin bir kısmı tarafından söylenmiştir.

22 Ocak 1517’de Ridâniye Zaferi kazanılmış oldu. Fakat bu savaş çok zayiatlı geçmiş ve her iki taraf da 25.000 kadar asker kaybetmiştir.
Zafer sonrası Halep Ulu Câmii’nde cuma namazını edâ ederken hatib, Yavuz Sultan Selim’e Mekke ve Medine’nin hâkimi manasına gelen “Hâkimu’l-Haremeyn eş-Şerifeyn” ünvanıyla hitap edince, yerinden kalkarak bu ünvan yerine “Hâdimu’l-Haremeyn eş-Şerifeyn (Haremeyn’in hizmetkâri)” denilmesini söyler.

Halifeliğin Osmanlı’ya Geçişi

24 Ocak 1517’de Kahire’nin alınmasından sonra Yavuz Sultan Selim, Kahire’de Memlük Devleti’ne bağlı bulunan Abbasilerden halifeliği aldı. Böylece ilk halife Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim oldu. Halifeliğin alınması ile Kahire’de bulunan kutsal emanetler Osmanlı’nın başkenti olan İstanbul’a getirildi.

Hilâfet, 3 Mart 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından ilgâ edilinceye kadar devamlI olarak Osmanlı’da devam etti.

Âlimlere Hürmeti

Sultan Selim Han, Mısır Seferini tamamlayıp Kahire’den Şam’a dönerken, yolda o sırada Anadolu Kazaskerliği vazifesini yapan Ahmed ibn Kemal Paşazâde’yi yanına çağırdı. Sohbet ederek giderlerken, İbn Kemal’in atı birdenbire bir su çukuruna bastığı için Sultan Selim Han’ın kaftanı çamur oldu. İbn Kemal Paşa telaşa düşünce, Sultan Selim Han; “Bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur, benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı böylece sandukanın üstüne koysunlar!” deyip, sırtından kaftanı çıkarıp, saklattı.”

Zenbilli Ali Efendi (2)

Yavuz’un hatalarına karşı âlimler tarafından uyarılması ve bu uyarılara kulak kabartması da onun âlimlere hürmetinin en açık örneğidir. Onun Şeyhulislam Zenbilli Ali Efendi ile yaşadığı şu olay bu durumu örneklendirmektedir:

“Bir gün Yavuz Sultan Selim Han, Topkapı Sarayı Hazinesi görevlilerinden yüzelli kişinin sorumsuz davranışlarından dolayı idamını emreder. Zenbilli Ali Efendi, bu kararı duyunca karar hakkında görüşmek üzere derhal Divân-ı Hümâyûn’a gider. Yavuz Sultan Selim Han, huzuruna girmesine izin verdiğinde ise ona şöyle der: “Fetva vazifesinde bulunanların bir işi de padişahın âhiretini korumak, onları dinen hata olan şeylerden sakındırmaktır. Duyuldu ki, yüzelli kişinin idam edilmesine ferman çıkmış. Fakat onların öldürülmeleri için dinen bir sebep tesbit edilmiş değildir. Rica olunur ki, af buyrula!”

Zenbilli Ali Efendi’nin bu sözlerine kızan padişâh; “Bu iş, saltanatın gereğidir. Âlimler böyle işlere karışırsa, devlet idâresi kargaşaya uğrar.

Sorumsuzluklara göz yummak, beğenilecek tutum değildir. Bu işlere karışmak sizin vazîfeniz değildir” deyince, Zenbilli Ali Efendi; “Bu karar âhıretiniz ile ilgilidir ve buna karışmak da bizim vazifemizdir. Eğer affederseniz ne iyi ne güzeldir. Yoksa âhirette cezaya müstehak olursunuz” der ve bu sözler padişâhın kızgınlığını yatıştırır. “Affettik” diyen padişâh, devamla: “Âhiretiniz ile ilgili olan hizmeti yerine getirdim. Mürüvvet ile ilgili bir sözüm daha var: ‘Bunlar vazifelerinde kusur ettikleri için, bunları ta’zir edeceğim” dedi. Zenbilli Ali de: “Ta’zir (azarlama) padişahın re’yine kalmıştır. Orasını siz bilirsiniz” dedi.

Batı Seferi

25 Temmuz’da İstanbul’a dönerek yatsı vakti herhangi bir tören yapılmaksızın Topkapı Sarayı’na giren Yavuz Sultan Selim, iki sene bir ay kadar süren bu uzun seferden yorgun düşer ancak buna rağmen İstanbul’da fazla kalmayarak gelişinin dokuzuncu günü Edirne’ye gider. Bunun sebebi kendisini yeni bir Şark seferinden alıkoyan Batı’daki Haçlı ittifakıyla ilgili siyasî gelişmelerdir.
Edirne’de kaldığı sürede çeşitli ülkelerden gelen elçileri kabul etti.

Bir Venedik Elçisinin Gözüyle Yavuz

Dönemin devletlerinden Venedik’in elçisi Antonio Iustiniani bir defasında Yavuz Sultan Selim Han’ın huzuruna çıkacaktır. Vezirler, elçiyi etkilemek bakımından padişahın ihtişamlı giyinmesini ister. Elçinin kabul edileceği gün bütün vezirler en ihtişamlı elbiselerini giyer ancak padişah her zaman ki gibi sade elbisesiyle arz odasındaki tahta kurulmuştur. Meşhur keskin kılıcını da tahtın basamağına dayamıştı. İkindi güneşi pencereden basamaktaki kılıca vuruyor, ışıltısı gözleri kamaştırıyordu. Bu sırada elçi içeriye alınır. Bir müddet konuşmadan sonra ayrılan elçiye, Hersekzâde Ahmed Paşa bir yardımcısıyla: “Bizi nasıl bulmuş?” diye sordu. Elçi, “O kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki, kendilerini göremedim” cevabını verdi. Ardından durum üzerine konuşmak üzere yanına giren Ahmet Paşa’ya Yavuz Sultan şöyle demiştir: “Kılıcımız parladıkça düşmanın gözü ondan ayrılıp bizi göremez. Ama Allah esirgesin bir gün paslanır da parlamazsa, düşman bizi görmek değil, bir de tepeden bakar.”

Fetihlerdeki Tutumu

Osmanlı’da fethedilen ülkelere zarar vermeme ve yerel halka hakkâniyetli davranma geleneğinin Yavuz Sultan Selim döneminde iyice yerleştiğini görmekteyiz. Mısır’ı ve İran’ı fethe giden ordunun güzergâh üzerindeki ekilmiş tarlalara girmek, orduya ait hayvanları otlatmak, arazi sahiplerinin hayvanlarını almak, köylülere kötü muamele yapmak idam cezası ile yasaklanmıştır.

Mısır seferinde 50 bin kişilik ordu kimseye zarar vermeden savaşılacak bölgeye intikal etmiştir.

Yavuz’un Küpesi Meselesi (3)

Yavuz Sultan Selim’e ait olduğu söylenen fotoğraflarda onun kulağında bir küpe ile resmi verilmektedir. Ancak bu konu tarihçiler arasında tartışmalı bir durumdur.

Tarihçi Prof. Dr. Erhan Afyoncu ‘Yavuz’un Küpesi’ isimli kitabında Sultan Selim’in küpe takmadığını, o resmin Babür hükümdarı Cihangir’e ait olabileceği belirttir.

Prof. Dr. Feridun M. Emecen ise Batılı ressamların onu Şah İsmail ile karıştırıldığından dolayı öyle resmedildiğini söyler.

Yine alanında uzman tarihçilerde böyle olmadığını bildirmiştir.

Bu resmin İran Şahı İsmail’e ait olduğu da ileri sürülmüştür. Başındaki kızıl börk ve taç da delil verilmiştir.

Yine elde Osmanlı nakkaşlarının yaptığı bazı minyatürler vardır. Orada Yavuz Sultan Selim böyle küpeli tasvir edilmemektedir. Ancak sakalı tıraşlı ve bıyığı paladır.

Vefatı

Hasan Can Çelebi, Osmanlı tahtında 8,5 yıl kalan Yavuz Sultan Selim’in vefâtını şöyle anlatmaktadır: “Sultan-ı Arab ve Acem, dîn-i İslâm’ın koruyucusu 1520 Şâbân ayında eski saltanat merkezi Edirne’ye gitmeyi kararlaştırıp, ordu-yı hümâyûna lâzım olan pekçok ağırlıklar ve hazîne-i âmire ile yola çıkardılar.” İrâdemi kaybedip; «Saâdetlû Pâdişâhım, (sırtınızdaki çıban) büyük bir çıbandır. Bir münâsip merhem koymak gerektir” dedim. Bu sözlerime karşı latîfe olmak üzere: “Biz çelebi değiliz ki, bir küçük çıbandan ötürü cerrahlara mürâcaat edelim” dediler. Bu hâlle kasr-ı saâdete çıktılar. Ol geceyi acı ve ıstırap ile geçirdiler. Ertesi gün çıbanın olgunlaşması için hamama gittiler. Kendi tellâkları olan Hasan adındaki hizmetçilerine iyice sıktırıp, çıbanı zedelemişler. Hamamdan geldiğinde bana; “Hasan Can, sözünle amel etmedik amma, kendimizi helâk ettik” buyurdular.

Edirne’ye gitmeye karar verdiğinden, Şaban ayının ikinci günü Edirne’ye doğru yola çıktılar. Hastalığı gitgide şiddetlendi, ilaç kabul etmez bir hâl aldı. Çorlu yakınında Sırt köyü denilen yere inildi. Buraya indiklerinde, çıban öyle bir hâl aldı ki akıntısını vücudundan def etmeye sultânın iktidârı kalmadı. Ve iki ay müddet, acılar içinde vakit geçirdiler. Aynı sene Şevval’in dokuzuncu gecesinde ruhunu teslim edip, bu elemli dünyadan Cennet bahçelerine doğru uçup gittiler.”

Bir rivayette Batılılar tarafından vefatı öyle sevindirici bir duruma dönmüştür ki onun ardından çanlar çalınmış ve “Aslan öldü” denilerek, onun İslam düşmanlarının kalbine saldığı korku dle getirilmiştir.

Kefenlenip defnedilmeye götürüldüğü esnada Sultan Selim Han’ın sandukasının üstünde vasiyeti üzere büyük âlim Ahmed ibn Kemal Paşa’nın kaftanı ile örtülüdür.

Şâirliği de ön planda olup, Selimî künyesiyle şiiler yazan Yavuz Sultan Selim’in bir dörtlüğü şöyledir:

“İhtilâf u tefrika endişesi
Kûşe-i kabrimde hattâ bî-karar eyler beni.
İttihadken savlet-i a’dâyı def’e çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağ-dar eyler beni.“

Ayrılık ve anlaşmazlık tehlikesi,

Mezarımda dâhi rahatsız eder beni. Saldırgan düşmana karşı birleşmekken çâremiz,

Millet bir olmazsa, gönlümü yaralar benim.

Sözleri

“Cesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık ise ölüme götürür.”

“Devletleri yıkan tüm hataların altında nice gururun gafleti yatar.”

“Biz bunca meşakkate alkış uğruna katlanmadık, halis niyetimiz rızayı ilâhidir.”

“Ey gönül! Başkasından yardım ve dostluk umarak yaşama, düşmandan da korkma! Devlet ve saltanat ancak Allah’ın verdiğidir.”

“Kılıcımız parladıkça düşmanın gözü ondan ayrılıp bizi göremez. Ama Allah esirgesin bir gün paslanır da parlamazsa, düşman bizi görmek değil, bir de tepeden bakar.”

————————

Kaynakça:
Yavuz Sultan Selim’in Kişiliği, Mehmed Kırkıncı, 07-7-2010.
Yavuz Sultan Selim(ö. 926/1520), Feridun Emecen.
http://www.milliyet.com.tr/yavuz-sultan-selim
Tarihe Söyletilen Yalanlar, Yavuz Bahadıroğlu, Yeni Akit Gazetesi, 04 Haziran 2014.
Yavuz Sultan Selim’in Dönüştürücü LiderlikDavranışları Hakkında Bir İnceleme, Ramazan Erturgut-Serhat Soyşekerci, Turkish Studies, Volume 5/2, Spring 2010.
TDV “Mercidâbık Muharebesi” maddesi, Feridun Emecen, c.29; s. 174-176.

1. http://www.aydin24haber.com/yavuz-sultan-selimin-sah-ismaile-gonderdigi-mektuplar-457yy.htm
2. Osmanlı’nın sekizinci şeyhülislâmıdır. Asıl ismi, Ali bin Ahmed bin Cemâleddîn Muhammed’dir. Dedesine nisbetle “Cemâlî” denilmiş ve Ali Cemâlî ismiyle tanınmıştır. Evinin penceresinden bir zenbil sarkıtır, suâl sormak isteyenler suâllerini bir kâğıda yazıp zenbile koyardı. O da çekip suâllerin cevâbını yazar, zenbili tekrar sarkıtırdı. Bu sebeble “Zenbilli Ali Efendi” ismiyle meşhur olmuştur.
II. Bayezid Hân tarafından 903 (m.1497)’de Şeyhülislâmlığa tayin edildi. Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleymân Hân dönemlerinde de olmak üzere 24 sene vazifesine devam etti. (İslam Âlimleri Ansiklopedisi)
3. http://www.beyaztarih.com/haber/yavuz-sultan-selim-ve-yanlis-resim.