Kelime’i tevhidi insanlık arasında bâki kılan ve Ka’be’i Müşerrefe’yi kulları için bir dönüş yeri ve emin belde yapan Allah Azze ve Celle’ye hamd ederiz. Peygamberlerin seyyidi, muvahhidlerin rehberi ve öncekilerle sonrakilerin en efdali olan Muhammed Mustafa’ya, onun pak âline, bütün hayır yollarında öncü olan ashabına ve kıyamete kadar onlara güzellikle tâbi olan bütün mü’minlere salât ve selam olsun.
İmdi; İslam›ın üzerine bina edildiği beş temelinden biri olan haccın, pek büyük bir fazileti ve pek çok hikmetleri bulunmaktadır. Biz de bu makalemizde haccın faziletinden kısa bir şekilde bahsedecek, sonra da haccın bazı hikmetlerini özetle açıklamaya çalışacağız. Bizi muvaffak kılacak olan Allah›tır.

Haccın İslam’daki Yeri ve Fazileti
Hac, İslam’ın temeli olan beş rukûnünden birisi olup; hac yapma imkânı elde etmiş olanlara asla ihmal edemeyecekleri bir farizadır. Bunun için de Kur’an-ı Kerim’de ve sünnet’i seniyyede haccın gerekliliği, önemi ve fazileti geniş bir şekilde beyan edilmiştir. Örnek olarak birkaç nassı burada verelim:
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ona bir yol bulabilenlerin o Ev’i (Ka’be’yi) hacc etmesi Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Artık kim inkâr ederse, şüphesiz ki Allah âlemlere muhtaç değildir.» (Âl-i İmrân; 97)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İslam (şu) beş temel esas üzerine bina edilmiştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet etmek, namazı ikâme etmek, zekât vermek, Ka’be’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak…”1
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “(Kendisinde ma’siyetin bulunmadığı) makbul haccın karşılığı ancak cennet olur.”2
Ebû Hureyre radıyallahu anhu dedi ki: Allah’ın Rasûlü’ne: “Hangi amel daha faziletlidir?” diye soruldu da, o şöyle buyurdu: “Allah ve Rasûlü’ne iman etmektir.” Denildi ki: “Ondan sonra en üstün amel hangisidir?” Şöyle buyurdu: “Allah Azze ve Celle’nin yolunda cihad etmek.” “Peki bundan sonra hangi amel en faziletlidir?” diye sorulunca da şöyle buyurdu: “Makbul bir hacc.”3
Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim Allah için hac yapar da kendini kötü ve çirkin sözlerden ve işlerden korursa, anasının onu doğurduğu günkü gibi (günahsız olarak) döner/olur.”4
Hz. Ömer radıyallahu anhu da şöyle demektedir: “Her kimin yolu güvenli olur ve (yol masrafı ve binek yönünden) imkân bulur da haccetmeden ölecek olursa; o isterse yahudi olarak ölsün, isterse hıristiyan olarak.”5
Allah Teâlâ’nın kutsal bir ibadet olarak kabul ettiği ve örnek olarak sunduğumuz bu nasların da açık bir şekilde ifade ettiği üzere İslam’ın Allah’a kulluk için belirlediği dört temel ibadetten birisi olan ve imkân olduğu halde terkedilmesi bu kadar tehlikeli olan haccın elbetteki pek çok hikmetleri bulunmaktadır. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Hani Biz İbrahim’e Beyt’in yerini tayin etmiş ve şöyle demiştik: “Bana hiçbir şeyi ortak koşma. Tavaf edenler, orada kıyama duranlar, rüku’ ve sücûd edenler için Beyt’imi temizle! Ve insanlar arasında haccı ilan et! Hem yaya olarak, hem de her uzak yoldan gelecek yorgun argın develer üzerinde sana gelsinler! Tâ ki kendileri için menfaatlere tanık olsunlar…” (Hacc; 26-28) Görüldüğü gibi Allah Teâlâ, mübhem bir şekilde haccın bir takım menfaatleri kapsadığını belirtmektedir ki; Arap lügati üslûbu açısından bu ifade, menfaatlerin çokluğundan ve çeşitliliğinden dolayı bu şekilde mübhem bırakılmıştır. Bizler de bu menfaatlerden/hikmetlerden bazılarını biliyoruz, bir çoğunu da bilmiyoruz. Hatta bilmediklerimiz, bildiklerimizden daha fazladır. Şimdi de muhakkik ve müdakkik İslam âlimlerinin beyanlarına dayanarak bu hikmetlerden birkaçını açıklamaya çalışalım:

1- Mutlak Bir Ubûdiyet ve Niçinsiz Bir Kulluk
Hacc; bütün erkânı, amelleri, menâsiki ve ibadetleri ile birlikte kesin itaatin, mutlak emre uymanın, nedensiz niçinsiz buyruğu yerine getirmenin ve Allah’ın her isteğinin önünde baş eğmenin adıdır. Hacı, bazen Mekke’de göze çarpar, bazen Mina’da, bazen Arafat’ta, bazen de Müzdelife’de. Bazen durur, bazen çadır kurar, bazen çadır söker. O, emrin kulu, bağımlısıdır. Onun ne kendi iradesi vardır, ne kararı ve ne de seçme hürriyeti. Hz. İbrahim aleyhisselam’ın, bütün peygamberlerin ve peygamberlerden sonra gelen bütün âşıkların, gönül ve muhabbet erbâbının yaşayış tarzları işte buydu. Bazen yolculuk, bazen bir yerde duruş, bazen buluşma, bazen ayrılık. Ne alışkanlıkların esiri ve ne de arzuların kölesiydiler. Ne keyfin peşinden gitme ve ne de şehvetin önünde baş eğme gibi huyları vardı. Onlar sorgulamadan, neden, niçin ve nasıl sorularını sormadan ve hikmetini dahi kavrama ihtiyacı hissetmeden Allah’ın emirlerini; sadece Mevlâ’larının emri olduğu için yerine getiriyor ve mutlak bir ubûdiyet örneği sergiliyorlardı.6

2- Akla ve Maddeye Tapanlara Karşı Meydan Okuma
Müslüman, ara sıra kendi aklına karşı da isyan etme zorunluluğu ile karşılaşır ve bunda hiçbir sakınca da yoktur. Zira uzun zamandan beri zorla elinde tuttuğu yuları aklın elinden alarak, kısa bir süre için de olsa gönül cezbesine ve aşka teslim etmeye ihtiyacı vardır. Çünkü toplumun, medeniyet ve uygarlığın, an’anelerin, gelenek ve göreneklerin köleleştirdiği kimseye; kim hür ve bağımsız diyebilir! Alışkanlıklarının, eğilimlerinin ve arzularının esiri olana nasıl muvahhid, Allah’a iman eden ve sadece O’na itaat eden müslüman denilebilir. Aynı şekilde daima kendi aklına güvenen birine ve Allah tarafından yaratılmış sınırlı akıl ölçüsü ile bir şeyi ölçüp biçmediği sürece, duyularıyla algılamadığı ve onun maddi yararlarını görmediği sürece, o işi yapma heyecanı ve itaat etme duygusu meydana gelmeyen kimseye nasıl gerçek anlamda itaatkâr, emre uyan ve vefakâr denilebilir?
İşte kendine özgü biçimi ile hac; akıl ve maddeciliğe tapanların, düzen ve disiplin kölelerinin gönül verdikleri kendi uydurmaları olan kanunlarına ve hayatın bu gündelik prensiplerine tamamen aykırıdır. Haccın amacı; insanın içinde gayba iman gelmesi, emri sadece emir kabul ederek nedensiz, niçinsiz yerine getirme duygusunun doğmasıdır. Her şeyi mantık ve felsefeyle, araştırma ve tartışmayla, delil ve hüccet ölçeği ile ölçen ve buna göre hareket eden aklın, kısa bir süre için ve belli bir yerde makamından, görevinden uzaklaştırılmasıdır.7
İmam-ı Gazâli, haccın gerçek yönünü ve ruhunu çok güzel bir şekilde açıklayarak şöyle demektedir: «Bu Ka’be’nin durumu ve şekli; her türlü sarp ve uzak yerlerden ziyaretçilerin, saçları başları dağılmış, Beyt’in Rabbine tevâzu ile boyun bükmüş, O’nun azametinin önünde başları eğik ve O’nun izzeti karşısında kendi acziyetlerini kavramış bir şekilde uzun mesafeler katederek kavuşabildikleri bir sultan sarayı, bir padişah divânı gibidir. Böylece bu kimselerin boyun bükerek kullukta bulunmaları ve emre amâde olarak teslim olmaları en zirve noktasına kadar çıkar. İşte bunun için de hac için Ka›be›ye gelenler; nefislerin alışık olmayıp yadırgadığı, akıl ve mantığın hikmetini ve sırlarını tam olarak bir türlü kavrayamadığı bir takım amellerle muvazzaf kılınmışlardır. Meselâ; şeytan taşlama, Safa ile Merve arasında sa’y yapma gibi… İşte bu gibi amellerle, kulluğun ve boyun eğmişliğin kemâli belirip ortaya çıkar.”8
İmam Gazâli, şeytan taşlama ile ilgili olarak: Bunun mutlak surette Allah›ın emrine itaat ve kesin bir emre uyma olduğunu söylemekte ve şöyle yazmaktadır:
“Şeytan taşlamadan amaç, tam ve kusursuz bir kulluk sergilensin diye İlâhî emre kesin olarak uymadır. Akıl ile nefsin hiçbir payı ve hazzı bulunmadan tam bir şekilde İlâhî fermanı imtisâl etmektir. Bununla birlikte bir de bundan maksat, İbrahim aleyhisselam’a benzemedir. Çünkü mel’un iblis, hacıların şimdi şeytanı taşladığı aynı yerde Hz. İbrahim’in karşısına çıkmış ve yaptığı haccına bir şüphe düşürmek veya onu bir ma’siyetle fitneye düşürmek istemişti. Allahu Teâlâ, hiçbir yanıltma umudu kalmaması için Hz. İbrahim’e onu taşlamasını emretti. Bilmelisin ki; senin görünüşte Akabe’de şeytanı taşlamak için attığın çakıllar, gerçekte şeytanın yüzüne çarpmakta ve onun belini kırmaktadır. Çünkü senin Allah Sübhânehû ve Teâlâ›nın bu emrini, onda akıl ve nefsin hiçbir payı ve hazzı bulunmadığı halde sırf O›nun emri olduğu için O›nu ta›zim ederek yerine getirmen mel›un iblisin burnunu yere sürterek onu zelil edecektir.»9
Nefsin bir hazzı bulunmasa ve akıl hikmetini idrak etmese de ilâhî emre tam bir şekilde boyun eğip yerine getirmenin en güzel örneklerinden biri de Hz. Ömer’den nakledilen şu olaydır: Âbis Rebîa dedi ki: «Ömer radıyallahu anhu›nun Haceru›l-Esved›i öptüğünü gördüm. Şöyle diyordu: «Muhakkak ki ben, senin fayda da vermeyen zarar da vermeyen bir taş olduğunu bilmekteyim. Şayet Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem›in seni öptüğünü görmüş olmasaydım, asla seni öpmezdim.»10

3- Her Kulda Bulunan, Ma’budu ile Buluşma Şevk ve Arzusunu Doyurma Yeri
İnsanın hamuru aşk, şevk ve muhabbet mayası ile yoğrulmuştur. İnsanın ruhunun ve kalbinin en önemli ve en lüzumlu gıdası, bu Rahmanî muhabbetinin gereğini yerine getirmesi ve Mevlâ›sının rızasını ve muhabbetini kazanmaya muvaffak olmasıdır. İşte Rabbini her şeyden daha fazla seven mü›minin ruhunda ve kalbinde, mahbubu olan Allah Sübhânehû ve Teâlâ ile buluşma ve o mukaddes Zât›ı Zü›l-Celâl›ın cemâlini müşahede etme şevki ve arzusu bulunmakta ve bu arzu onun ruhunu ve gönlünü yakmaktadır. Fakat bu ilâhî lütuf, şu dünyada mü’mine nasip olmayacak, ancak ahirette bu arzusuna nâil olabilecektir. Nitekim yüce Mevlâ’nın muhabbeti ile gönlü yanık olan Hz. Mûsâ aleyhisselam, ruhunda bulunan Rabbini görme şevkini ve arzusunu dile getirmiş, bu dünyada bunun mümkün olmadığı cevabını almıştır. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Mûsâ ta’yin ettiğimiz vakitte gelince ve Rabbi onunla konuşunca, dedi ki: “Rabbim! Bana, kendini göster. Sana bakayım.” Buyurdu ki: “Beni kat’iyyen göremezsin. Ama dağa bak; eğer o yerinde kalırsa, sen de Beni görürsün.” Rabbi dağa tecelli edince; onu paramparça etti ve Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: “Tenzih ederim Seni, Sana tevbe ettim ve ben, mü’minlerin ilkiyim.” (A’raf; 143)
Mü’min bu özlemini, coşkusunu, muhabbetini ve şevkini dindirebileceği, hafifletebileceği, teskin ve teselli edebileceği bir yere, bir takım sebeplere şiddetle ihtiyaç hisseder. İşte Allah’ın evi olan Ka’be’i Muazzama, Allah’ın Mekke’i Mükerreme ve Medine’i Münevvere’de bulunan tüm şeâiri ve haccın bütün rükunları mü’minin bu ihtiyacını tam yerine getirebilir ve onun bu şevk ve arzusunu en güzel bir şekilde teskin ve teselli edebilir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Hani biz İbrahim’e Evin (Ka’be’nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) “Bana hiç bir şeyi ortak koşma. Tavaf edenler, kıyam edenler, rükûa ve sücûda varanlar için Evimi temiz tut. İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler.” (Hacc; 26-27)
Aşk ve muhabbetin insanın gerçek ihtiyacı olduğunu ve bu aşkını dindirmek için daima arayış içinde olduğunu çok iyi kavramış bulunan İmam Gazâli, haccın bu şevki ve arzuyu dindirmedeki tesirini beyan ederek şöyle demektedir: “Bu şevk, Ka’be’nin Allah Azze ve Celle’nin evi olduğunu ve onun, bir sultan sarayı ve padişah divânı konumunda olduğunu kesin bir şekilde bilip kavramakla hâsıl olur. Bu Beyt’e yönelen kimse, Allah Azze ve Celle’ye yönelip, O’nu ziyaret etmiş olur. Dünyada bu Beyt’i ziyaret etme şerefine nâil olan kimse, bu ziyaretini zâyi etmemeli ve bu ziyaretin asıl maksadı olan ebedilik yurdunda belirlenmiş bulunan vakitte yüce Allah’ın cemâlini seyre dalıncaya dek bu ziyaretini muhafaza etmelidir… Dünyada Ka’be’ye yönelip, onu seyre dalan gözler, yerine getirilecek olan yüce Allah’ın va’di gereğince bu Beyt’in Rabbi ve sahibi ile buluşmaya ve O’nun cemâlini seyre dalmaya müstehak olacaktır. Eğer Allah Teâlâ’ya kavuşma arzusu ve hevesi varsa, o zaman müslüman bunun vasıta ve sebeplerini elde etmeye kesinlikle mecburdur. Zaten aşık olan ve seven bir kimse, sevdiğine ait olan her şeyi arzular. Ka’be de Allah Azze ve Celle’ye nisbet edilip, O’nunla ilgili olduğundan (ve Ka’be’yi görmek, Allah Azze ve Celle’yi hatırlattığından) dolayı müslüman normal olarak onu her şeyden daha fazla arzulamalı, özlemelidir.”11
Şah Veliyyullah Dehlevi de bu inceliğin, haccın temel hikmeti olduğunu bildirerek şöyle yazmaktadır: «Bazı zamanlar insan Rabbine son derece özlem duyar, aşk ve muhabbeti galeyana gelip coşar. Bu özlemini dindirmek için dört bir tarafına göz atar da bunu halledecek şeyin sadece hac olduğunu anlar.”12

4- Hz. İbrahim’in Hatırası ve Millet-i İbrahim’in Bekâsı
Malumdur ki haccın hemen her ameli, Hz. İbrahim aleyhisselam ve onun ailesi ile ilgili bir destanı ve bir hayat tablosunu bizlere hatırlatır. Daha sonra teker teker hikmetlerini beyan edeceğimiz Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’in inşâ ettikleri Allah’ın evini tavaf etmek, Makam-ı İbrahim’in yanında namaz kılmak, Hz. İsmail’in annesi Hacer misali Safa ile Merve arasında sa’y yapmak, Mina’da İbrahimvari şeytanı taşlamak ve Hz. İsmail’in kurban edilmek istenmesi sahnesini tekrarlar gibi kurban kesmek ve daha birçok amel…
Şimdi bu konuyla ilgili olarak Ebu›l-Hasen en-Nedvi’den bazı pasajlar aktaralım: «İşte haccın, önemli bir amacı ve temel bir hikmeti de Hanif milletinin imamı ve o milletin kurucusu olan İbrahim aleyhisselam ile irtibatın yenilenmesi, onun bıraktığı mirasın korunması, onun hayatının örnek alınması, müslümanların durumunun gözden geçirilmesi ve onların hayatında göze çarpan yanlışlıkların, bozuklukların, sapmaların giderilmesi ve ana kaynağına döndürülmesidir.”
Şah Veliyyullah Dehlevi şöyle yazmaktadır: «Haccın amaçları arasında, efendimiz İbrahim ve oğlu İsmail aleyhimesselam›ın bize bıraktıkları mirası korumak da vardır. Çünkü onların ikisine de Hanif milletinin imamı ve Araplar arasında Hanifliğin kurucusu ve müessisi denilebilir. Hz. Peygamber›in peygamber olarak gönderilmesi de; onun aracılığı ile Hanif milletinin dünyaya hâkim olması ve Hanifliğin bayrağının yükseltilmesi içindi.»13
“Hacda beden ve akıl yuları, kalp ve duyguların eline verilir. Aşıkların, muhabbet erbâbının ve onların önderi olan Allah’ın dostu İbrahim aleyhisselam’ın yaptığı her şey taklit edilir, tekrarlanır. Vefakâr ve fedakâr aşıkların ve muhabbet erbâbının, binlerce sene önce ortaya konmuş olan bu destanı tekrarlamak ve olayları taklit etmek için bu topraklar üzerinde toplanmaları sırasında meydana getirdikleri manzaradan daha neşeli ve gönle huzur veren başka bir manzara olamaz. Allahu Teâlâ, binlerce sene önce ortaya konan o manzaraya devamlılık ve herkes tarafından benimsenme özelliği bahşetmiş, bütün aşk ve ıslah sahiplerinden, şeytanı aşağılamalarını, imanı sağlamlaştırmalarını ve İbrahim Halilürrahman’a uyma duygusu ile birlikte bütün bu destanı aynı şekilde tekrarlamalarını istemiştir.”
“Hac; Hz. İbrahim aleyhisselam’ın yolunda, görüşünde yürümeye, onun ruhunu kendi içinde canlandırmaya, her yerde ve her dönemde onun davet bayrağını yüksekte tutmaya çağrıdır.”
“Hacda ve hac mevsiminde İbrahim milletinin çocuklarının Mekke’deki senelik toplantısı; Hz. İbrahim aleyhisselam ile onun yolunda olanların ve manevi evlatlarının arasındaki ortak bağdır. Hac; mânâları, inançları, amaçları yenilemek için tamamen yeterlidir. Bu hacda, sadece tevhid dinine inanan bu İslam milletinin değil bütün insanlığın devamı, bekâsı vardır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah Ka’be’yi, o haram evi insanlar için hayat ve güven kaynağı kıldı.” (Mâide; 97)

5- Evrensel İslam Kardeşliğinin Tezahürü
Haccın bu hikmetini güzel bir şekilde açıklayan Ebu’l-Hasen en-Nedvi şöyle yazmaktadır:
“Hac; değişik etkenlerin, faktörlerin ve baskıların tazyiki altında pek çok İslam ülkesinin yakalandığı, vatan, ırk, dil ve bölge milliyetçiliklerine karşı İslam milliyetinin zaferidir. Hac; İslam milliyetinin tezahürü ve dünyaya ilanıdır. Buraya gelen bütün İslam milletleri, kendilerini ayıran ve İslam dışı bir ayrılığın simgesi olan, hatta pek çok milletlerin taassup (fanatizm) ölçüsüne varacak kadar bağlı oldukları ırklarının ve ülkelerinin giysilerinden kurtularak, İslam’ın milli bir elbisesini tercih etmektedirler ki buna, din, fıkıh, hac ve umre deyimi olarak “ihram” denilmektedir. Müslümanlar hacda buluşarak topluca acizlik, boynu büküklük, çaresizlik içinde gözyaşları ile hep bir ağızdan aynı marşı söylerler:
“Lebbeyk, Allahümme lebbeyk… Ey Allah’ım! Davetine uydum, huzuruna geldim, emrine âmadeyim. Hiçbir ortağın yoktur. Bütün övgüler Sanadır ve bütün nimetler Sendendir. Hâkimiyet, saltanat da Senindir ve Senin hiçbir ortağın yoktur.”
“O hacılar arasında amir ile memur, efendi ile köle, zengin ile fakir, büyük ile küçük farkı yoktur. Onların hem kıyafetinde hem de sözlerinde İslam milliyetinin yankılandığı görülür. Her millet ve ülke insanlarının kolkola görüldüğü haccın tüm bölümlerinin, ibadetlerinin, menâsikinin, şeâirinin ve makamlarının durumu da aynıdır. Uzak ile yakın, Arap ile Acem farkı ortadan kalkar. Safa ile Merve arasında hepsi birlikte koşar. Mina’ya birlikte giderler, Arafat’a birlikte çıkarlar, Cebel-i Rahmet’te hazır olarak birlikte dua ederler ve hepsi birlikte Müzdelife’de gecelerler.”
“Arafat’tan hep birlikte indiğinizde Allah’ı Meş’ar-ı Haram’da zikredin. O, sizi nasıl doğru yola ilettiyse, siz de O’nu anın. Gerçek şu ki, siz bundan evvel sapık olanlardandınız. Sonra insanların (topluca) akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Bakara; 198-199)

6- Din İmamlarının ve Hanif Milletin Öncülerinin İzlerini Müşahede Ederek İman Kervanıyla Sağlanan Tarihi İrtibat
İnsanın kalbinde bulunan muhabbet pınarının kaynamasını sağlayan en kuvvetli sebep, muhabbet ehlinin halleriyle hallenmek ve onların izlerini müşahede etmektir. Böylece vefa ehli olan bu aşıklarla kuvvetli bir irtibat meydana gelir. İşte rehberleri Hz. İbrahim ve onun soyundan gelen peygamberlerin seyyidi Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem olan muvahhidlerin çoğunluğu ya bu mübarek topraklarda yaşamış veya uzak diyarlardan akın akın gelerek bu mukaddes mekânları ziyaret etmişlerdir. Hacceden her muvahhid mü’min, bu iman kervanına intisab etmektedir. Ka’be’i Muazzama’yı tavaf ederken, Cebel-i Rahmet’te duaya dururken, Müzdelife’de geceleyip Mina’da şeytan taşlarken ve haccın diğer tüm menâsikini yerine getirirken bu mübarek mekânlara gelmiş bulunan bütün peygamberler, onların havari ve sahabileri, selef’i salihin ve tüm aşk ve muhabbet erbâbı ile bir gönül bağı hâsıl olmalıdır. Özellikle de Mekke›i Mükerreme ve Medine›i Münevvere›nin sokaklarını ve civarını adımlarken, oralarda yaşamış ve Allah rızası uğrunda canlarını ortaya koyarak din’i mübin’i İslam için her türlü fedakârlığı göstermiş bulunan sahabe’i kiramı ve onların imamı olan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i derin bir saygı ile hatırlamalı ve onları içinde barındıran o mübarek toprakların üzerinde gayet edeb ile hareket etmelidir. Sürekli bu şuur içerisinde hareket eden bir mü’minin kalbi, iman kervanının rehberleri olan peygamberlerin, ashabın ve selef’i salihinin muhabbeti ile dolup taşar. Bunun da hayatı boyunca onun üzerinde büyük bir etkisi olacaktır. Burada Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in dahi haccederken, kendisinden önce bu mübarek mekânları ziyaret etmiş olan peygamberleri tahayyül ettiğini ve onların hallerini görür gibi müşahede ettiğini gösteren hikmet dolu bir hadis’i şerifi aktarmamız yerinde olacaktır:
İbni Abbas radıyallahu anhuma dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ezrak Vadisi’ne geldi ve: “Bu hangi vadidir?” dedi. Dediler ki: “Bu Ezrak Vadisi’dir.” Şöyle buyurdu: “Sanki ben, Allah Azze ve Celle için yüksek sesle Telbiye getirerek tepeden inen Mûsâ (aleyhisselam)’a bakıyor gibiyim.” Sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Herşâ tepesine geldi ve: “Bu hangi tepedir?” dedi. Dediler ki: “O Herşâ tepesidir.” Şöyle buyurdu: “Sanki ben, kırmızı bir deveye binmiş olan Yûnus b. Metta’ya bakıyor gibiyim. Onun üzerinde yünden yapılmış bir cübbe var. Devesinin yuları da liftendir ve o Telbiye getiriyor.”14

———————————————
1. Buhari: 8; Müslim: 16. İbni Ömer’den…
2. Buhari: 1773; Müslim: 1349. Ebû Hureyre’den…
3. Buhari: 26; Müslim: 83
4. Buhari: 1521; Müslim: 1350. Ebû Hureyre’den…
5. Beyhaki: 4/334. İsnadı Sahihtir.
6. Bkz: Ebu’l-Hasen en-Nedvi, Dört Rükûn: 277
7. Bkz.: Ebu’l-Hasen en-Nedvi, Dört Rükûn: 273-274
8. İmam Gazâli, İhyâu Ulûmi’d-Din: 2/61
9. İmam Gazâli, İhyâu Ulûmi’d-Din: 2/67-68
10. Buhari: 1597; Müslim: 1270
11. İmam Gazâli, İhyâu Ulûmi’d-Din: 2/62
12. Huccetullâh el-Bâliğa: 1/262
13. Huccetullâh el-Bâliğa: 2/42
14. Müslim: 166; İmam Ahmed, Müsned: 1/215