Çocukluğumuza gidelim bir an. O masum hallerimizi hatırlayalım. Temiz ve saf duygularımızı, muhtaç ve aciz olduğumuz zamanlarımızı hayal edelim. Yaramazlık yaptığımız anları hatırlayalım, annemizden hem korkup hem de yaramazlık yaptığımızı. Yapmadan önce bir cesaret ama yaptıktan sonra korku alırdı kalbimizi. Tir tir titrerdik, aslında bilirdik annemizin yumuşak kalbini. Ama yine de korkardık, ne cevap vereceğiz annemize diye. Bazen korkumuz şiddetlenirdi. Başlardık ağlamaya hıçkıra hıçkıra, titreyerek, korku, panik ve endişe içinde. Ve dilimizden dökülen kelime de “anne” “anne” “anneciğim” diyerek ağlardık. Onun ismini anarak, sayıklayarak ağlardık. Aslında onun affına sığınırdık, bize öfkelenmesin diye. Onu üzdüğümüz için de ağlardık pişmanlıktan. Ve annemiz görünce o perişan halimizi, kızardı aslında yaptığımız işe, ama yavrusunun gözyaşlarına dayanamazdı. Bizi kucaklar, bağrına basar, “tamam üzülme ama lütfen bir daha yapma” derdi. “Söz ver şimdi bir daha yapmayacağına”. “Söz anne söz, bir daha asla yapmayacağım” derdik. Affedilmenin hafifliğini hissederdik yüreğimizde. Hafifler, mutluluktan uçardık sanki.

İşte şimdi büyüdük. Rahman’ın kullarıyız. Annemizin kalbine bağışlama, affetme, merhamet duygusunu koyan, yerleştiren Rahman’ın kullarıyız.

Bizi yaratan, yoktan var eden, yedirip içiren, her türlü ihtiyacımızı gideren, bize rahmet, merhamet eden Rahman’ın kullarıyız.

Bize yol gösteren, doğruyu yanlışı bildiren, bizi karanlıklardan aydınlığa çıkaran, her zorlukla beraber bir kolaylık veren, bizi cennetiyle müjdeleyip, cehennemiyle korkutan.

Bizi öldüren ve öldükten sonra tekrar diriltecek olan Rahman’ın kullarıyız. Bizi huzurunda toplayacak olan Rahman’ın kullarıyız.

O’na karşı kusurlar işledik. Hatalar yaptık, bilerek bilmeyerek. Günahlar işledik defalarca, nankörlük ettik. Korkmayacak mı kalbimiz O’nun büyüklüğünden, kudretinden, azametinden? Titremeyecek mi bedenimiz, hüzünlenmeyecek mi yüreğimiz, O’nun rızasını istemeyecek miyiz? İçimiz daralmayacak mı, tek tek günahlarımızı hatırlamayacak mıyız? Uykularımız kaçmayacak mı, O’nun huzuruna nasıl varacağımızı düşünmeyecek miyiz? Bizi her an gözetlediğini, işittiğini, kalbimizden geçenleri dahi bildiğini bilerek, O’ndan hakkıyla korkmayacak mıyız? İçimiz ürpererek, bedenimiz titreyerek, hıçkırıklar içinde “Rabbim… Rabbim… Rabbim…” diyerek ağlamayacak mıyız? Huzuruna varıp, alnımızı secdeye koyup,  O’ndan saatlerce, günlerce af dilemeyecek miyiz? O’nun rahmetine sığınmayacak mıyız?

Eğer hala bunu yapmamışsan, ertelemişsen ya da bağışlanamamaktan korkuyorsan, O’nu nasıl razı edeceğini bilmiyorsan, O’ndan nasıl af dileyeceğini bilmiyorsan, işte sana Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem ‘den müjde: “Sinek başı kadar bile olsa gözünden Allah korkusuyla yaş çıkan ve bu yaşı yanaklarına değecek kadar akan hiçbir mü’min yoktur ki Allah onu ateşe haram etmesin.” [1]

Bil ki göz pınarlarında sakladığın gözyaşı öyle kıymetli ki yeter ki onu Rabbin için akıt. Ebu Umame Suday ibni Aclan el-Bahile radıyallahu anh ‘tan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah katında hiçbir şey iki damla ve iki izden daha sevimli değildir. Allah korkusuyla akıtılan gözyaşı damlası ve Allah yolunda dökülen kandamlası, iki iz ise Allah yolunda çarpışırken alınan yara izi ve Allah’ın emrettiği farzlardan birine yerine getirmekten kalan kulluk izidir.” [2]

Ve yine Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın kendi gölgesinden başka bir gölge bulunmayan kıyamet gününde gölgesinde barındırılacakları bildirirken onlardan birinin de “tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişidir” buyurmuştur.

Ne büyük müjdedir kardeşim..! Af dilemek için, cenneti istemek için, huzurunda durmak için ne büyük müjdedir.

Tenhalar bizi bekler, Rabbimizle buluşmak için. Gözlerimizden yağmurlar aksın kardeşim,  henüz daha nefes alıp veriyorken. Yıkansın kalplerimiz, arınsın tüm günahlardan. Vuslat, O’nun için akan gözyaşlarıyla olsun…

Selam ve dua ile…

[1]. İbni Mace, Zühd 19.

[2]. Tirmizi, Fezailul Cihad 26.