Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a, onun ailesine ve ashabına olsun.

Zirveye çıkmak, oradan güneşin doğuşunu seyretmek veya sadece zirveye çıkmanın keyfini tatmak zannedildiği kadar kolay değildir. Çünkü bir dağın başına ulaşmak, bir tepenin en üst noktasına varıp bayrak dikmek uzun bir hazırlığı gerektirmektedir. Bu hazırlık maddi anlamda tüm aletleri tedarik etmeği içerdiği gibi, o zirveye varmak sadece bununla da mümkün olmaz. Kendisine doğru gittikçe senden uzaklaştığını zannettiğin, bir tepeyi aştıktan sonra başka bir tepenin önüne çıktığını gördüğün bir yolculukta elbette dağlar kadar sağlam bir iradeye ve azme sahip olman gerekmektedir.

Cennette kulun ulaşabileceği en üstün nokta, Allahu Teâlâ’yı görmekle şereflenmesidir. Süheyb radıyallahu anh’tan rivayet edildiğine göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Cennettekiler cennete girdikten sonra yüce Allah şöyle buyuracak: ‘Size bundan daha fazla vermemi istediğiniz bir şey var mı?’ Onlar: ‘Yüzlerimizi ağarmadın mı? Bizi cennete koyup ateşten korumadın mı?’ diyecekler. (Allah Rasûlü) buyurdu ki Cenabı Allah hicabı açar, onlara rablerine bakmaktan daha sevimli bir şey verilmiş olmayacaktır. (1) Cerir radıyallahu anh “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ayın on dördünde aya baktı ve şüphesiz ki sizler şu ayı gördüğünüz gibi rabbinizi göreceksiniz” buyurdu. (2) Hadiste görüldüğü gibi Allah, zorlanılmadan görülecektir. Allah’ın kullarına bundan daha büyük bir nimet verilmemiştir. Dünyada ulaşılmak ve üzerine bayrak dikilmek istenen zirve ise yarışanı çok ve hiç birinin diğerini yanında istemediği, güneşin doğuşunu sadece kendisinin görmek istediği bir yerdir. Yarışanının çok olmasıyla beraber zirveye ulaşmak isteyenler iki grupta toplanmaktadır. Birincisi tüm çeşitleriyle cahiliye taraftarları, ikincisi ise sadece Allah’ın boyasıyla boyanmış Müslümanlar.

Cahiliye; Kendi hedeflerine varmak ve zafere kavuşmak için, her yolu mubah görür. Çünkü onlar sadece dünya hayatını arzulamaktadırlar, ahirette muhasebe edilmeyeceğini, başkalarının kendi günahlarını yükleneceğini, sayılı günler azap edileceğini veya hiç diriltilmeyeceklerini zannederler. Dünyada yaptıkları şekilden öteye geçmeyen ibadetleri ise onlarda Allah’tan çekinme ve onun hududuna tazim etme gibi bir durum oluşturmaz.

Kendisine Allah’ın dinini zafere ulaştırmayı hedef edinen Müslüman bu hedefe ulaşma konusunda bazı ilkelere sarılmalıdır. Çünkü o zafere ulaşmanın ancak belirli ilkelerle gerçekleşeceğini ve bu ilkelerden nasibini almayan bir zaferin Allah katında hiçbir ehemmiyetinin olmayacağını bilir. Zafere ulaşmadaki manevi etkileri şöyle sıralayabiliriz;

1. Allah’a tevekkül etmek

Tevekkül; Kalbin içten bir inanışla Allahu Teâlâ’nın, dünya ve ahiretini ilgilendiren bütün işlerinde kendi hayrına olanları vereceğini veya zararına olanları uzaklaştıracağına inanmak ve bütün işlerinde vekil olduğuna güvenmektir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Kim Allah’a tevekkül ederse O ona kâfidir.” (Talak, 2)

Tevekkül tam bir çalışmayı gerektirir. Gayret olmadan yapılan tevekkül aslında tembelliktir. Ömer b. Hattab radıyallahu anh’dan rivayet edilen hadisi şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Eğer sizler gerçek anlamda Allah’a tevekkül etmiş olsaydınız, tıpkı sabahleyin kursakları boş olarak çıkıp akşam dolu olarak dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sizleri de rızıklandırırdı.” (3)

Hz.Musa’yı, Firavun’dan kurtaran sebep, Allah’a derin tevekkülü idi. O İsrail oğullarını Mısır’dan çıkartmak için elinden gelen gayreti gösterince nihayet Kızıl Deniz’in sahillerine ulaştılar. Ancak bu hicretten haberdar olan Firavun ve ordusu, Hz. Musa ve beraberindekileri deniz kenarında sıkıştırmıştı. Önlerinde deniz, arkalarında düşmanı gören İsrail oğulları artık sonlarının geldiğini düşünüp peygamberlerini kınamaya başlamışlardı. İşte o esnada Hz. Musa (a.s): ‘’Hayır muhakkak ki rabbim benimledir. Bana yol gösterecektir’’ dedi. (Şuara, 62) Ve asası ile denize vurunca deniz yarıldı. İsrail oğulları karşı sahile selametle varmış ve düşmanları kapanan Kızıl denizde helak olmuşlardı.

2. Sağlam bir iman ve Salih amel

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı Mekke döneminin başlangıcından hicrete kadar olan süreçte büyük zorluklara maruz kaldılar. Bu dönemde İslam, Arap yarım adasında dahi bir meçhul idi. Mekke’nin müstekbirleri bu dini doğmadan ve duyulmadan boğmaya çalışmışlar, bu konuda son derece ciddi tedbirler almışlardı. Ancak işkence, toplumdan tecrit etme, öldürme ve sürgün etme dâhil tüm tedbirlere rağmen müminlerin sağlam imanları ve vazifelerini yerine getirmeleri karşısında aciz kalmışlardı. İslam bu iman ve iman uğrundaki samimi gayretlerle meçhuller denizinden kurtulmuş ve tüm insanlığın umudu haline gelmişti. Mekke döneminde Kuran’ın tabiri ile müminlerin durumu şöyle idi: ‘’Şunu da hatırlayın ki bir zamanlar yeryüzünde azınlık idiniz ve az görünüyordunuz…’’(Enfal, 26) Medine döneminde ise iman ve salih amellerin dünyadaki neticesi ortaya çıkmış ve bu sonraki nesiller için bir örnek teşkil etmiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: ‘’Allah içinizden iman edip salih amel işleyenlere şunu vaad etti. Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi and olsun ki kendilerini de muhakkak yeryüzünde halife kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini onlar için iktidar yapacak. Önceki korkularını güvene çevirecek…’’(Nur, 55)

3. Cahiliyeyi Bilmek

Cahiliye, İslam’ın düşmanı olduğuna göre onu tanımak, İslam ve Müslümanlar için kurduğu tuzakları bilmek gerekir. Ankebut Suresinde cahiliye örümcek yuvasına benzetilmiş ve güçsüz olarak tarif edilmişse de onu tanımada gösterilecek gevşeklik onun ömrünü uzatacaktır.

4. Üstün Olmanın Şuurunda Olmak

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman edenlerseniz üstün olan sizlersiniz.” (Â-li İmran, 139)

Üstün olma bilinci konusunda Üstad Abdulhamid Bilali şöyle diyor; “Daha üstün ve daha iyi olduğunun şuurunda olmak zafer kazanmada ana faktördür. Çünkü daha zayıf, daha zelil ve daha kuvvetsiz olmayı hissetmek ard arda hezimete uğramadan başka bir şey getirmez. Çünkü böyle bir duyguya sahip olanlar kendilerini liderliğe layık görmezler. Bu durumda İslami hareketin mensuplarının üstünlüklerinin şuurunda olmasının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu duygu onları sürekli harekete zorlayacak ve bu tavır Allah’ın izniyle zaferin kazanılmasına sebep olacaktır.”

5. Sebat

İslam davasına gönül veren ve onun için çalışan Müslüman şunu çok iyi bilmelidir; Bu davanın zafere ulaşması Allah’ın vaadidir ve bu mutlaka yerine gelecektir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: “Müşrikler istemeseler de dinini bütün dinlerden üstün kılması için Peygamberini gönderen O’dur.”(Saff, 9) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yeryüzünün doğusuna ve batısına bu dinin hakim olacağını müjdelemesi de bu vaadi tekit etmektedir. O halde zafere ulaşıncaya kadar büyük bir gayretle çalışmak gerekir.

Tabii ki bu yolda karşılaşılacak imtihanlar ve musibetler olacaktır. Elbette bu uğurda nice elemler ve acılar tadılacaktır. Bu dava uğrunda ilk dönem Müslümanlarının başına gelenler her dönemde aynı dava yolcularını da bekleyecektir. Fakat böylece yürümekten ve mücadele etmekten başka çıkar yol yoktur. Müslüman, zaferin dünyadaki neticelerini görmeyi kendine hedef edinmemelidir. Asıl zafer dağlar gibi sağlam bir iman ve bu imana davette asla gevşeklik göstermeyen bir sebattır. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Eğer Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed, 7)

Sebat konusunda İmam Hasan el-Benna şöyle diyor: Müslüman bir kardeşin zafer ne kadar gecikirse geciksin, yıllar ne kadar uzarsa uzasın, gaye uğrunda cihad edip çaba sarf etmesi ve Allah’a bu şekilde kavuşmasıdır. Böylece iki iyilikten birine nail olur. Sonuçta ya gayesine ulaşır ya da şehitlik mertebesine. “İnananlardan Allah’a verdiği sözü yerine getirenler vardır. Kimi bu uğurda canını vermiş kimi de beklemektedir. Sözlerini hiç değiştirmemişlerdir.” (Ahzab, 23) (4)

Bu ilkeler çerçevesinde çalışıp neticeyi Allahu Teâlâ’ya bırakmalıyız. Allah’ın dininin zaferi nasıl yüce bir netice ise o neticeye götüren etkenlerde öyle yücedir. O halde asıl zafer Allah katında yüzlerin ak, amellerin de sadece Allah için olmasıdır. Zafer ilkelerine sımsıkı sarılıp yoluna devam edenlerin olacaktır. Güzel netice takva sahiplerinin olacaktır…

————————

1. Müslim
2. Buhari
3. Tirmizî, İbni Mâce
4. Er- Risale