DOĞUMU VE NESEBİ:
Tarık b. Ziyad yaklaşık olarak hicretin 50 (670) yılında doğdu. Berberi asıllı Nefzâ ve ya Zenata kabilesine mensuptu. Berberiler batı Afrika’da yaşayan göçebe bir topluluktur. Kökleri Orta Asya’ya uzanan bu topluluk, Emevi Müslümanlarının buralara yayılmaları sonucunda Müslüman olmuştur. O dönemde Kuzey Afrika valisi Musâb b. Nusayr idi. Tarık b. Ziyad üstün meziyetlerinden dolayı valinin dikkatini çekti. Mus’ab b. Nusayr Avrupa’ya yayılmak için Berberi askerlerden oluşan bir ordu hazırlaması için azatlık kölesi Tarık b. Ziyad’ı görevlendirir.Tarık b. Ziyad bu görevi üstlendiğinde takribi olarak daha yaşı 30’a ulaşmamıştı. Tarık b. Ziyad 12.000 kişilik ordu hazırlayıp karşı sahildeki bir dağa ulaştı. Oraya Cebel-i Tarık (Tarık Dağı) adını verdi. Çünkü o dağ şanlı İslam adalarının mücahidlerini konaklayan ilk dağ olmuştur. O dağ tarihe yön verecek olan insanları ağırlamıştı. Bu tarihten sonra burada yer alan boğazın ismi de Cebel-i Tarık boğazı olarak tarihe geçti. O dönemlerde o bölgede kökenleri Cermen ırkına dayanan, Batı Roma İmparatorluğunu yıkarak, Roma’yı yağmalayan Batı Gotları (Vizigotlar)adlı bir kavim hüküm sürmekteydi bunlar oradaki halka ağır bir şekilde zulmetmekteydi.
Yolculuk esnasında geminin güvertesinde, Tarık b. Ziyad hafif bir uyku haline kapandı. Rüyasında peygamber sallallahu aleyhi vesellem’i gördü. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ve ashabı kiram kılıçlarını kuşanmış, yaylarını germiş, düşmana hücum etmek üzereydiler. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem; “Ey Tarık! Yoluna devam et.”buyurdu. Sonra önlerinde Tarık b. Ziyad olmak üzere Endülüs’e girdiler. Tarık b. Ziyad uykusundan uyandığında, sevincinden yerinde duramıyordu. Endülüs’ün fethi’nden artık emindi. Nice âlimler, abidler, mücahid ve müçtehitlere vesile olacak olan Endülüs fethedilecektir. Müfessir İmam Kurtubi, Muhaddis Kadı İyad, Kelam ilminde zirve yapan İbn Rüşd’lerle hepsi Endülüs’de yetişecekti. Endülüs, İslam kültür ve uygarlığının sergilendiği bir şehir olacaktı. Müslümanlar oralarda Avrupa’ya model olacak olan bir medeniyeti inşa edeceklerdi. Ve gerçekten de İslam medeniyetini orada inşa ettiler.

GEMİLERİ YAKMA ZAMANI GELMİŞTİ
İslam ordusu, İspanya’nın güneyinde gemilerden inip karaya çıktılar. Rivayet edildiğine göre Tarık b. Ziyad bütün gemileri yaktırdı. Sonra askerlerine şöyle hitap etti:
– Ey mücahid kardeşlerim! Görüyorsunuz, arkamızda deniz, önümüzde düşman var. Artık geriye dönüşümüz kalmadı. Düşmana saldırıp bu toprakları almaktan başka çaremiz yok.
– Ey askerlerim! Bize ancak doğruluk ve sabır yaraşır. Kısa zamanda düşmana saldırıp hedefe varamaz isek, kendimizi telef etmiş ve karşı tarafa cesaret vermiş oluruz. Bunun için muhakkak düşmanı yere sermemiz lazım. Biliyorum ölümden korkmazsınız! Fakat ölmek çare değildir. Hedefimiz ölmek değil İslam dinini yaymaktır.
– Ey şanlı mücahidler! Benim durumum da sizinkinden farklı değildir. Bildirdiğim tehlikeler aynen benim için de geçerlidir. Kendimi tehlikeden bertaraf edip sizleri ölüm ile karşı karşıya getirmiş değilim.
Sıkıntılara, tehlikelere katlanmadan rahata kavuşulmaz. Sıkıntılara katlanın ki sonunda tatlı meyveleri beraber toplayalım. Yapacağınız kahramanlık asırlarca anılacak, bütün Müslümanlardan hayır dualar alacaksınız. Savaşta sizin önünüzde olacağım. Bütün gücümle düşmana saldıracağım. Düşman komutanını bizzat kendi ellerimle öldüreceğim, eğer hedefe varmadan şehit düşersem hemen kendi içinizden birini komutan tayin edin, savaştan geri dönmeyin.
Tarık b. Ziyad, çok kısa bir zamanda fetih üstüne fetih gerçekleştirdi. Komutanı Mus’ab b. Nusayr’inin çizdiği başarı sınırlarını bile aştı. İspanya içlerine doğru dolu dizgin yürüdüler. Hilafet merkezi Şam’a her gün yeni bir fetih haberi ulaşıyordu. Adı bilinmeyen Tarık, adına destanlar yazılır hale geldi. Hindistanlı şair Muhammed İkbal bir şiirlerinde Tarık b. Ziyad’ın destanını şu şekilde dile getirir: Karaya çıkar çıkmaz, bütün gemileri yaktı Tarık askerleri çılgınlık bu yaptığın nasıl geri döneriz şimdi. Yaktın bütün gemileri çaresiz bıraktın bizi gülümsedi, kılıcını kavradı Tarık, ne demekmiş geri dönmek.
Yeryüzündür bizim ülkemiz ve bütün ülkeler mülküdür rabbimizin. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem’in vefatından yüz yıl bile geçmemişti ki, İslam, Avrupa kıtasına ordusu ile ayak basmış ve yerleşmişti.
Yeryüzünü imar için çıkarılmış bir ümmetin büyük hedeflerinden biri gerçekleşiyor, ezan sesleri doğu Çin sınırından başlayıp batıda Portekiz sahillerinde inliyordu. İspanya toprakları mücahid Tarık b. Ziyad’ın azmi ve heyecanı ile İslam’la şereflendi. Tarık yeni bir sayfa açtı. Onun komuta ettiği bir orduda tabiinden de mücahidler vardı. Adsız, şansız bir adam Fatih oldu. Tarih yazdı. Endülüs’ü yazdı…

NEDEN ENDÜLÜS BUGÜN YOK?
“Endülüs’ü fethe çıkan İslam askerlerinin torunları, Fetihten sonra Endülüs’ün cazibeli güzelliğine kendilerini kaptırdılar. Çeşit çeşit dünya nimetleri ile nimetlenirken, ahireti ikinci plana attılar. Sahabelerden Ömer b. Hattab’ın dediği gibi; bizler zorluklarla sınandık, imtihanı kazandık. Ancak ne zaman ki bollukla, nimetlerle sınandık, işte o zaman imtihanı kaybedenlerden olduk. Nimet, nimete (ceza) dönüşmemeliydi.
O nimetlere takılıp ta, asıl nimet sahibi unutulmamalıydı. Endülüs’te ki sanat, saray, hamam hatta şimdi kilise olarak kullanılan camiiler değildi Tarık’ı oraya getirenlerin arzusu! Camilerden çok, camiye girecek insanlar lazımdı. Endülüs’ün serveti, yeşilliği daha sonra Müslümanları oradan çıkartmak için ordular kuran Hristiyanlardan önce, Endülüsleri ezip geçmişti. İçli dışlılığın ölçüleri çok zorlandı. Müslümanların, Hristiyanlarla bir arada yaşamasının gereği olarak onlarla iyi bir sosyal ilişki içine girmesi gerekiyordu ama bu ilişki, haramları helalleştirme boyutu almamalıydı. Kısa bir zaman sonra Müslümanlar, kızlarını Hristiyanlarla evlendirdiler. Onlardan çok rahat ölçülerde kız aldılar. Bunun adı tam anlamı ile çözülmeydi. Bu çözülme, “onlar gibi olma” onlar gibi olmaya özenmeyi beraberinde getirdi.
Mubahların sınırı zorlandı. Roma uygarlığının bir benzeri saltanat kuruldu. Bir yandan ahiret için yaşayan Müslüman olma iddiası, diğer yandan da ebedi dünyada kalacak insan mantığı… Bu iki anlayış dünyevileşme sürecini hızlandırdı.
Allah’ın kanunu kesindir: Bir millet kendini değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez. Endülüs’e gidenler niçin gitmişlerdi, ne yaptılar? Oraya giderken ki hedeflerini değiştirince Allah’ta onları değiştirdi. Tarihten silindiler. Silinip gitmek onlar için bir kurtuluş oldu mu? Onu Allah bilir elbette ama bugün orada ezan okunmuyorsa bunun sebebi kimden sorulacaktır. Saraylarında cariyelerle zevkli hayat yaşarken eriyen İslam’i hayatı tali bir sorun olarak görenler hesap vermeyecekler midir?İslam’ın girip te çıktığı tek yer Endülüstür. Bu ne kötü bir sondur. Endülüs’te ilim ve medeniyet çok hızlı yayıldı. Bugünkü Avrupa, ilham kaynağı olarak Endülüs’ü inkâr edememektedir. Ancak, İbni Rüşd gibi bazı Endülüs doğumlular, felsefeyi abartarak sonuçta aklın değerini abartıp vahiyle eş hale getiren mesajlar verdi. Günün birinde cihad gerektiğinde de insanlar şehadete koşacak mecal bulamadılar kendilerinde.

ENDÜLÜS MERSİYESİNDEN BAZI PASAJLAR
Her yükselen bir gün düşer, inişler başlar zirveden. Düşün, nerdedir şimdi, var mıdır onlardan bir iz? Nerede muhteşem taçlı Yemen hükümdarları? Şeddat’in İrem bağı, İrem cenneti nerde? Nerede bugün İran’ın Sasani Hükümdarı? Karun’un bitmez tükenmez serveti nerede bugün?
Çaresiz onlarda boyun büküp emrine tarihin, çekilip gittiler birer birer, bir masal, bir efsane gibi o saltanatlar sanki rüyada yaşanmış gibi gerçekten değil de bir hayal, bir gölge sanki…..
Bin türlü belası var dünyanın işte. Bazen bir hüzün boşalır bazen bir sevinç tufanı. Her faciaya bir teselli bulunur belki ama unutulmaz. İslam’ın uğradığı bela cihanda…..
Öyle bir felakete uğradık ki Endülüs’te biz, üstümüze devrildi sanki Sehlan ve Uhud Dağları nazar değdi İslam’a Endülüs’te….
Bela üstüne bela yağdı, yağmur gibi o güzelim şehirlerin üstüne….
Ya nedir bu çatışma, bu ayrılık İslam arasında?
Ey Allah’ın kulları hakkın kardeşisiniz kardeş!
Bir yandan duygusu bile yok mu içinizde?
Alıp götürdü nemiz var nemiz yok bir zulüm seti. Dün sultan idiler, bey idiler kendi ülkelerinde. Bugün küfrün elinde bir uşak, bir oyuncak, çevirmiş onları dört bir yandan zillet uçurumları.
Sende görseydin çığlıklarını, çırpınışlarını Ey Allah’ın kulu! Ocağından koparılıp satıldıklarını köle pazarlarından o feryatlar koymaz aklını başında benim gibisinin koparır gibi bedenden ruhu, kopardılar anadan yavrusunu.
O kızlar ki sürüklenip sürüklenip saçlarından, kirli yataklara çekildi, kan kustu babaları. Arşa çıktı feryadu figanları…
Eritir her kalbi bu anlattıklarımın birisi bilse eğer varsa sende İslam’dan, imandan bir iz ey insanoğlu!….
Gücü ve kudreti bütün güçlerin üstünde, bütün güzel isim ve sıfatların sahibi, bir şeyi murad ettiği zaman sadece “ol” demesi ile oluveren Allah’tan niyazım; tekrardan Müslümanların eli ile Endülüs, yerli ve yabancı işgalciler tarafından alınmış olan İslam topraklarını tekrardan eski izzet ve şerefine kavuşturmasıdır.

Kaynak:
-Vefayat’ul A’yan, İbni Hallikan c/5 s/318-322.
-İşi vaktinden çok olanlar, Nureddin Yıldız c/2 s/89-95