Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.
Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir. (Hucurat; 11-12)
Hucurat sûresi, içerisindeki on sekiz ayetle, sahabe neslinin ve onlardan sonra gelecek olan müminlerin, şahsiyet eğitimine önem vermiş bir sûredir. Bundan dolayı güzide âlimlerimiz bu sûreye “Ahlak ve Âdap Sûresi” demişlerdir.
Rahman olan Allah, bu sûre içerisinde mümin erkek ve kadınları birbirlerine kardeş kılmıştır. Bundan önceki sûrelerden olan Al-i İmran 103. ayetinde “Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişilerdiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz.” buyurarak, bu kardeşliği kendisinden bir nimet olarak niteledi. Hiçbir insanın zihninden geçmeyen ve hiçbir ideolojinin sözlüklerinde yer almayan bir nimet türünü Allah bu ümmetin lûgatına koymuş bulundu. Her nimeti yoktan var ettiğini bildiren Allah, bu kardeşlik nimetini müminlerin gönül tarlalarına bir tohum gibi atıp mahsul verdirenin de kendisi olduğunu Meryem Sûresi 96. ayetinde şöyle ifade etmektedir: “İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.”
Sevgili kardeşlerim, her bir nimet, kendisine zarar veren iç ve dış etkenlerden korunmadığı takdirde yok olmaya, kurumaya veya verimsizleşmeye uğramaktadır. Bir tarla, sulanmadığı, zararlı böceklerin vereceği zarardan korunmak için ilaçlanmadığında verimsizleşip çiftçiye mahsul verme konusunda cimri olmaktadır.
İşte, Kitabullah’ta bir nimet türü olarak anılan müminler arası kardeşlik ve ülfetin de kendisine zarar verecek hangi unsurlardan korunmadığı takdirde, bu nimeti solduracağını, meyvesini kurutacağını Hucurat sûresi 11 ve 12.ayetleri çok net ve yalın bir ûslub ile ifade etmektedir. Aynı zamanda bu ayetlerde bulunan ifadeler biz mümin erkek ve mümin kadınların kalplerinde yer etmiş olan hastalıklarımızı yansıtmaktadır ki maalesef Allah’ın kendilerine nimet verdikleri müstesna hiçbirimiz bu hastalıklardan kurtulmuş durumda değiliz. Bu hastalık kalbimizde neşet bulup dillerimize sirayet ederek hem aile içindeki sevgi ve saygıyı kaybetmemize neden olurken hem de birbirimiz arasındaki birlik ve beraberliği yok etmektedir. Tabir yerinde ise bu sayılan hastalıklar, ülfetlerimizin dibine dinamit koymaktır. Sevgilerimizi darağaçlarına kendi ellerimizle asmaktır. Şimdi bunları tek tek inceleyelim;

EY İMAN EDENLER!
“Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler.”
Mevdudi (rahimehullah): “Buradaki ‘alay etmek’ şeklinde ki ifadesi ise sadece söz ile yapılan alay değil, bir kimsenin taklidini yapmak, sözleri, davranışları, tipi, giyim ve kuşamı ile eğlenmektir. Burada esasında bir kimsenin ne şekilde olursa olsun bir başkasını alay konusu yapması yasaklanmıştır. Çünkü başkalarıyla alay eden bir kimse, muhakkak kendisini, başkalarını zelil ve hakir görebilme konumunda zanneder. Kendisini diğer insanlardan daha büyük olduğunu düşünür. Dolayısıyla alay konusu olan kimsenin kalbi kırılır ve bu da zamanla toplumun yozlaşmasına neden olabilir. İşte bu yüzden bu davranışlar yasaklanmıştır.” diyerek açıklamada bulunmuştur.
Esasında alay etme davranışı çokta ciddiye almadığımız bir hastalığımızdır. Bunu Mevdudi’nin ifade ettiği gibi bazen karşımızdakini küçük gördüğümüzden dolayı yaptığımız gibi bazen de birbirimize duyduğumuz muhabbeti kullanarak yapmaktayız. Kâh insanların tenleri, konuşma ûslupları, giyim ve kuşamları, yürüme ve oturma şekillerini alay konusu yaparken kâh ekonomik, kültürel zaaflarını alay konusu yaparız. Hangi nedenden olursa olsun bir müslüman erkeği veya bir müslüman kadını alay konusu edinmeden önce şu hadisi zihnimizde ve yüreğimizde canlandıralım;
“Saçı-başı dağınık, toz içerisinde, elbisesi yırtık ve insanların gözlerinden ırak nice insanlar vardır ki, Allah için bir şey yapacağına yemin etse Allah onu muhakkak yerine getirir. (Hâkim)
“Kendi kendinizi ayıplamayın.”
Ayetin arapça metninde “enfüseküm” buyuruluyor. Yani kendinizi, kendinizden olanları ayıplamayın buyuruyor Rabbimiz. Öyleyse bir Müslümanın bir Müslüman kardeşini ayıplaması, aslında kendi kendini ayıplaması demektir. Çünkü bir hadisin beyanıyla, “mü’minler bir bütünün parçaları, bir bedenin uzuvları gibidirler.” Kardeşimi kötüleyip ayıplamam, kendimi kötüleyip ayıplamam demektir. Kimi insanlarda bu durum hastalık haline gelmiştir. “Kardeşime nasihatta mı etmeyeceğim?”,”Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” felsefelerini kullanarak aslında karşımızdaki insanları ayıplarız da buna gönlümüzü rahatlatacak kılıflar bulmaya çalışırız. Takdir etme yönü zayıf olan bu insanlar, en küçük bir hatada, gözüne batan bir eksiklikte hemen açar ağzını, yumar gözünü. Gözleri ve gönülleri her girdikleri ortamdaki kusurları tararlar ve nasihatten çok, iğneleyici laflar ile muhatabının gönül dünyasını yaralar.
“birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın”
Yine birbirinize kötü lâkaplar takmayın. Birbirinizi çağırırken kötü lâkaplarla çağırmayın. Hoşunuza gitmeyecek isimlerle, künyelerle birbirinize hitap etmeyin. Kardeşinizin gücüne gidecek, onun kalbini kıracak sıfatlarla hitap etmeyin. Özürlü kardeşlerinizi özrüyle çağırmayın. Topal Abdullah, sağır Hasan, kör Mûsâ, aksak Halil gibi lâkaplar, çok çirkin lâkaplardır. Çünkü bu eksiklik kardeşimizin arzu ettiği bir durum olmamakla beraber, tamamen Allah’ın, bu kardeşimiz üzerindeki takdiridir. İstenmeyen lakaplarla hitap şekline muhatap olanlar ya aile bireylerimizdir yada en yakınımızda ki dostlarımızdır. Bize bu durumdan rahatsızlıklarını bildirdiklerinde ise “Bizde seni en yakınımız bildik”,”Ne yani şimdi sokaktaki insana davrandığımız gibi sana da ciddi mi olalım?” sözleriyle serzenişlerini kınarız.
Âlimler ister kendisinin veya babasının, isterse annesinin veya kendisine nispet edilen herhangi bir şahsın bir vasfı olsun, bir insana hoşlanmadığı bir lakabın verilmesinin haram olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Bu genel hükümden, bir kimsenin kendisinin kötü kabul etmediği bir lakapla meşhur olması durumu istisna edilmiştir. Bu durumda böyle lakapların bir şahıs için kullanılması caizdir. Hadis ravilerinden A’meş (şaşı) ve A’rac (topal) isimleri buna misal gösterilebilir.
Bunun yanında övgü ifade eden lakapların verilmesi haram ve mekruh değildir. Nitekim Hz. Ebu Bekir’e eski manasına gelen “Atik” lakabı, Hz. Ömer’e hakla batılı ayıran manasına gelen “Faruk”, Hz. Osman’a iki nur sahibi manasına gelen “Zünnureyn”, Hz. Ali’ye de toprağın babası manasına gelen “Ebu Turab”, Halid b. Velid”e Allah’ın kılıcı manasına gelen “Seyfullah”, Amr b. As’a İslâm’ın dâhisi manasına gelen “Dahiyet’ül-İslâm” lakabı verilmiştir.
Bir sonraki sayımızda, onikinci ayet ile konumuza devam edeceğiz inşallah. Fitnelere kalbimizin kapalı kalması duası ile.