Bu çileli, zehir zemberek yolun kırkındaydı Efendimiz aleyhiselâm… Gözleri etrâfı temâşa ettiğinde çoğu insanın cehâletin zifiri karanlığında boğulduğunu, hevâ ve arzulara kurban gittiğini görüyor içten hüznün en koyusunu yaşıyordu. O’nun çileyle özdeş bir hayatı vardı. Daha peygamberlik makâmına erişmeden, semâ ile bir bağlantı kurmadan başlamıştı O’nun sancıları. Zira yaşatma idealini prensip edinenler kendi yaşamlarına en mukaddes çileyi yerleştirir ve bütün hal ve hareketlerinde hatta yüz hatlarında bile bunun izlenimini verirlerdi. Efendimiz aleyhisselâm da bu buhranlı zamanların da kendisinin ve gönlünün hira’sına çekiliyor, tâ en köşelerde bu karanlık dünyâ’nın üstüne doğacak güneşin tülûunu gözetliyordu.

İlâhi emirler yeryüzünü şereflendirmeye başladığında biricik Hatice’sine gelmiş ona içini dökmüştü. Belki tam çileyi kaldıramazdı Hatice annemiz ama bu kutlu dava’nın sancılı çilesine ortak olabilir, bu uğurda her şeyini fedâ edebilirdi. Yol Allâh’ın yolu olunca kim kendini fedâ etmez, ölü toprağa tohum saçmazdı ki. İki dava sâhibi, soluğu Varaka bin Nevfel’in yanında aldılar. Varaka bin Nevfel yaşamış olduğu câhiliye asrını çok iyi bilen bir Hristiyandı gözleri de görmez olmuştu. Her ne kadar bu gözler madde’ye kapanmış olsa da mânâya karşı her daim açıktı. Efendimiz aleyhisselâm’a geçmişin bütün tecrübesini aktaracak, gelecek olan karanlık günlere bir meş’ale, bir umut olacak bir sözle O’na yardımcı olacaktı. (1) Ağzından öyle bir söz çıktı ki bu söz tarih boyunca İslâm’ı dert edip bu yolda çile çekenlerin şiârı olmuştu:

“Senin getirdiğin davanın benzerini getiren kimselere, mutlaka düşmanlık edilir.”

Allâh’ın yeryüzüne indirdiği bu dinin tabiatını Varaka bin Nevfel bu sözlerle özetlemişti. İşte peygamberler… İşte Mûsa aleyhisselâm, kızgın Tih çöllerinde dikenler arasında gül devşirecek bu uğurda kana bulanacak ve kırk yıl boyunca inatçı bir kavimle baş edecek onların alaylarına sabredecekti. İşte Nûh aleyhisselâm, yüzlerce sene çığırından çıkmış insanlığı insanca bir çizgiye getirmek için gayret edecek bunun karşılığında ise yerlerde sürünecek, her gün hakaret ve dayağa maruz kalacak sonra toplumuna dönüp: ‘Beni dinleyen, bana itaat eden ve sefineme/gemi’me binen kurtulacaktır’ diyecekti. İşte testere ile biçilen Zekeriyyâ aleyhisselâm. İşte başı kesilen Yahyâ aleyhisselâm, işte öldürmek için bir grup azgının toplandığı ve evine yüründüğü İsa aleyhisselâm. Ve bu çileli yolun en büyük mihnetkeşi Muhammed aleyhisselâm… Ümitsizliğin, problemlerin ve içsel sıkıntıların tabana vurduğu bir dönemde çıka gelmişti. Sinesinde taşıdığı fikirlerinden dolayı, üzerine deve işkembesi bırakılan, elbiselerle boğulmaya çalışılan, hanımına iftira edilen, yüzüne toprak atılan, yollarına dikenler döşenilen, Yahudilerin suikastlarına maruz kalan, mübârek dişleri kırılan, kanları akıtılan… Sonra dönecek ve ‘Senin kavminden çok çektim ya Aişe!’ (2) diyecekti. O dönemler de Efendimiz aleyhisselâm İslâmi hareketin ilk ferdiydi. Her davada olduğu gibi ilk olmanın bedeli çok ağırdı. Uzun soluklu bir harekete ilk işâreti verecek, ilk meş’ale’yi yakacak kişinin mükâfâtı büyük olduğu gibi o dönemde mesele daha da çetinleşecek sıkıntılar ve bela okları gelip onu bulacaktı. Zira ilklerin hayâtı çilelerle örgülenmişti. Kim davayı hakkıyla taşıyıp da yaşadıysa hep dünyâ da mazlum rolünü oynamıştı. Çile bu dinin temel taşı olmazsa olmasıydı. Efendimiz aleyhisselâm’a, “Belâ ve musibet yönüyle en sıkıntılı insan kimdir?” Şeklinde bir soru sorulduğunda verdiği cevap zaten bunu anlatmaktadır:

“Peygamberler, sonra da derecesine göre diğer insanlar. İnsan, dini nispetinde imtihâna tabi tutulur. Şayet dini güçlü ise/hakkıyla yaşıyorsa ibtilâsı büyük olur. Dininde zâfiyet/gevşeklik varsa imtihânı da o derece olur. Belâ insana öyle bir gelir ki netice de üzerinde hata kalmadan yeryüzünde yürümesini sağlar.” (3)

Peygamberin getirdiği bu hakikatler ve başlattığı bu hareketin ilâhi dalgaları içinde yer alan ucu kıyamete kadar uzanan çile ve mihnet kervanı yol almıştı. Bu kervanın yolcuları belâ’yı acı acı soluyan ama belâdan âh etmeyen, İslâmi emirlere kanı-canı pahasına tutunanlardı. Onlar ruhlarını çileyle kemâle ereceklerini, gönüllerinin çileyle inkişâf edeceğini bilen mihnetkeş insanlardı. Onlar hayâtın anlamını ve tadını çile ile bulmuşlardı. Hayâtlarını monotonluktan ve renksizlikten çıkarıp göklere yükselen kutup yıldızı gibi toplumlarına yön veren kişilerdi. Dini gelişi emeksiz, gidişi de üzüntüsüz olmaktan çıkarıp, ıstırapla kazanmayı, muhâfazası uğruna da can vermeyi öğreten kişilerdi.

İşte ashâb-ı kirâm, her biri ötelere hazırlanan mücahidler gibi efendimizin etrâfında şehbâl açmışlardı. Çilenin bini beş para olduğu bir dönemde amansız işkence seansları altında ’Allâh’ın yardımı ne zaman demişler, bizim için dua etmez, yardım talebinde bulunmaz mısın yâ Rasûlallah?’ demişlerdi.

İşte kadılık görevini reddettiği için hapishanenin karanlık ücralarında ağır işkencelere tabi tutulan ve bu uğurda 70 yaşında şehid olan İmâm Ebu Hanife…

İşte doğruluğundan emin olduğu bir fetvâ sebebiyle, bir fikir yüzünden Şam da büyük bir kalenin içine hapsedilip orada ölümün kucağına bırakılan İbn Teymiyye…

İşte Özçent şehrinde kör bir kuyunun dibine atılan, yıllarca mahsur kalıp da davadan vazgeçmeyip bize 30 ciltlik fıkıh eseri olan el-Mebsut’u bırakan İmâm Serahsi…

İşte Mısır zindanlarında 10 yıl kalarak en sonunda şehâdete yürüyen ve bizlere F’i-zilâli-l Kur’an tefsirini bırakan 1966’nın bir ağustos sabâhında ölüme gülerek giden Seyyid Kutub..

İşte Allâh Rasulü aleyhisselâm’ın karikatürize edilerek çizilmesine karşı gelen ‘Eğer bugün sana yardım etmezsek analarımız bizleri yitirsin’ diyerek hakkı haykıran ve bu uğurda da 15 yıl hapse mahkûm edilen ve hala hapishane de yaşayan Şeyh Hâlid Râşid İşte bunlardı başı yüce dağlar kadar yüksek ve dumanlı olan kişiler…

İşte Allâh yolunda cihad edip şehâdete erişen yiğitler. Âdeta toprağın bağrına düşen bir tohumun parçalanması gibi kendini fedâ ederek bizlere baharı müjdeleyecek çiçekleri gösteren, İslâm ağacını kanlarıyla, gözyaşlarıyla sulayan çilekeş kahramanlar…

İşte İslâm’ı zafere ulaştırma adına vücudunda bir para kadar yara almadık yer kalmayan Hâlid b. Velid…

İşte İslâm ümmetini zilletten kurtarmak için ülke ülke cihad edip defalarca yaralanan, parmaklarını kaybeden ve en sonunda zehirlenerek şehid olan ama 15 yıldır annesini de görmeyen Hattâb…

İşte Abdullah Azzam, ömrü hayatını Pakistan ve Afganistan da geçiren, sürekli Müslümanların ıslâhı için koşuşturan, ahlak-davet-cihad ilkelerini genç dimağlara aşılayandı. Fakirliğe, açlığa, cihadın ağır meşakkatlerine Allâh için sabrediyordu. Yanan bir soba nasıl ki üşüyenleri etrâfına topluyorsa, İslâm için yanıp tutuşan Abdullah Azzam da etrâfına târihin yatağına gidip de târihin yönünü değiştiren kişileri topluyor onlara her daim; “İslâm’ın prensiplerini/ilkelerini taşıyanlar çok azdır. Bu prensip ve ilkeleri yaşatma uğruna dünyâdan kaçanlar/vazgeçenler ise çok ama çok azdır. Bu prensip ve ilkelere yardım etme uğruna ruhlarını ve kanlarını fedâ edenler ise azın daha da azıdır. Bu az olan insanların ulaştığı şerefe ulaşmanın da tek yolu şu içinde bulunmuş olduğumuz hâldir” diyordu.

İşte Said Nursi, kanayan gönlünün rağmına etrafına gül gibi rayiha bırakmaya çalışan, iman davasını kuşaklara aktarmaya gayret eden bir gayretkeş… “Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında memleket mahkemelerinde memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” (4)

Peki, tüm bunlar niçindi kardeşler?

Bu noktayı kavrayabiliyor muyuz? Bu çekilen çilelerin amacı nedir ve bize bir şeyler öğretiyor mu? Sâhip olduğumuz akide, taşıdığımız ahlak ve yolunda yürüdüğümüz cihadın bizde vücud bulup yaşaması gerektiğini hissedebiliyor muyuz? Türkiye gibi bir ortam da haramlarla karşı karşıya kaldığımızda, gayri İslâmi alanlarda ne yapmamız gerektiğini anlayabiliyor muyuz? Ve bu uğurda nefislerimize muhalefet etmemiz gerektiğini idrak edebiliyor muyuz? Taşıdığımız akidenin bekçiliğini yapamayacaksak, başımıza gelenlere sabredemeyeceksek dini yaşadığımız söylenebilir mi?
Biz ki yeryüzünde namustan, mal-mülkten, vatandan daha çok korunulması gereken Allâh’ın şeriatına/dinine tabi olan Müslümanlarız. İnandım demenin bir bedeli vardır ve imanı doruk noktada yaşamanın diğer insanlara nazaran farklı olması gerekir. Zira iman ettim demek bütün olumsuzlukların sağnak olup üzerine yağması demektir.

İnandım demek; dinin bütün emir ve yasaklarına karşı teyakkuz hâlinde olmak ve büyük-küçük ayırt etmemektir. Dinin emirlerini yerine getirirken ‘utanmamak’ kınayıcının kınamasından asla korkmamaktır.

İnandım demek; gerektiğinde inancı için şehirler değiştirmek, ülkeler arası hicret etmek, zevklerinden ferâğat edip nefsine yenilmemektir.

İnandım demek; dertsiz, tasasız ruhların ham ve çiğ olduğunu, imanlarınında kolu kanadı kırık ve ölgün olduğunu bilmektir.

İnandım demek; dinimizi bedel ödeyerek öğrenmek demektir. Ucuza mal etmeyip ucuza da gözden çıkarmamaktır. Miras malına konan kadir kıymet bilmezler değil, ter dökerek, kan ve can vererek onu öğrenmek ve muhâfaza etmektir.

İnandım demek; Efendimiz aleyhisselâm’a ‘anam babam sana feda olsun’ deyip O’nun arkasında durabilmektir. O’nun her hâtırasını canımızdan aziz bilmektir. Bir Nesibe gibi, onun varlığına herhangi bir zarar gelmesin diye bedenimizi O’na siper yapmaktır. Bir Sümeyye gibi her şeyimizi O’nun yolunda fedâ etmektir. Eşimizi, babamızı ve iki oğlumuzu onu savunmak için meydanlara göndermektir.

İnandım demek; rahlenin önüne, hocanın karşısına sadece ‘değişim’ için oturmak demektir.

Her şeyin bir namusu olduğu gibi fikrin de namusu vardır. İnandığın akideyi savunmak, bu uğurda tüm zorluklara katlanmak, dik durmak, fikrin dedikodusunu yapmamak ve geri adım atmadan ilerlemek demektir.

İlerleyen kutsilerden olma duâsıyla….

————————

1. Bir insana gideceği yolda başına gelecek tehlikelerden bahsetmek ayrı bir nimettir.
2. Buhari, Bed’u’l-Halk 6, Müslim, Cihad 111
3. İbn Mace, fiten 23
4. Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, Tahliller.