Ey nefsine zulmederek var olmayı, yaşamak zanneden zalim… Ey nefsini çoğaltırken, amellerini azaltan cahil… Ey nefsini kahramanlaştıran korkak… Ne zaman, nefsini ıslah edeceksin? Ne zaman, parmakların seni göstermesinden üzüntü duyacaksın? Ne zaman, meşhurluğu amellerine vurulan bir darbe olarak göreceksin? Ne zaman Allah’ın senin hakkında bildiklerinden dolayı gözyaşlarına boğulacaksın? Sen sürekli koşturuyor, terliyor, bir meşakkatten diğer meşakkatle yüzleşirken tek ücret olarak Allah’ın senin için hazırladığı cenneti umuyorsun. Peki, cennetle senin arana giren düşmanlarını yeterince iyi tanıdın mı? Yeterince iyi analiz ettin ve yeterince iyi hazırlandın mı?  Kendini donanımlı bir kale olarak mı görüyorsun? İlim alıp vererek formda olduğunu, sürekli şeytan ve ordularının karşısına zihinde ve pratik hayatta dikileceğini mi zannediyorsun? İblisi ve ordularının hilelerini, tuzaklarını deşifre ettiğini ve kalenin bütün kapılarını yüzlerine kapattığını düşünebilirsin. Ancak içerde unuttuğun bir düşman var ki sana adeta bir Truva atı stratejisiyle yaklaşmaktadır. Bu düşman kendi öz canından başkası değildir. Bu düşman,  her gün övgüleri kabul ederek açlığını gideren ve daha sonra ise yine bu övgülerle şişmanlayan kendi nefsindir. Ey Müslüman! Ne zaman, ramazanda bedenini aç bıraktığın gibi övgüleri kabul etmeyip nefsine de oruç tutturacaksın? Şüphesiz nefsin sana kötü ve çirkin işleri emrederken senin cömert rabbin “… Adaleti ve iyilik yapmayı, yakınlara karşı cömert olmayı emredip çirkin olan, kötü görünen şeylerle, haksızlığı ve taşkınlığı yasaklıyor ve size böylece düşünesiniz diye öğüt veriyor.” (1)

Ey Müslüman! Rabbinin öğütlerini yerine getirmek için çabalarken, senden ahlakça, ilimce ve birçok alanda üstün olan kardeşlerinin nasihatlerine neden kulak tıkayarak nefsini yüceleştirmektesin? Oysa yapıcı olan eleştiri, kişinin zihin olarak olgunlaşmasına vesile olurken, yaptığı amellerinin ise kalitesini arttırır. Bu kalite ise yapılan ameli ihlaslı yapar. Yapılan her iyi amelde nefis kendine bir pay çıkarır. Nefis bu paya sahip olmak adına, kibir ile arkadaş olmak ister. Kibrin nefisle olan arkadaşlığının sebebi kalbe sızmaktır. Ve nihayet kalbin kapısından giren kibir mikrobu pastanın tamamına musallat olur. Bu yüzden amellerimizden kendine bir pay çıkarmak için uğraşan nefsimizin kibirle arkadaş olmasını engellemek bir zorunluluktur. Kibir nefsimizdeki en büyük hastalık olup yaptığımız her büyük hayırlı işi önce parçalara böler ve daha sonra ise havada dolaşan toz zerrelerine dönüştürür. Toz zerreleri ise savrulmak için bir rüzgâra bakar. Şayet bir amel işleyecek isek nefsimizin kibirlenmemesine dikkat etmeliyiz. Aksi takdirde kendi yaptığın en küçük bir işi dağ, başkasının yaptığı dağ gibi ameli ise pire gibi görürsün. Oysaki bir tutam toprak ve bir damla sudan yaratılmana rağmen gereksiz yere kibirlenirsin. Bu yüzden salih olan kimseler; hayırlı amel işleyip kibirli olarak ölmektense, hayırlı amel işlemeyip pişman olarak ölmeyi isterlerdi.

Bir hadisi şerif’te ameline nefsini karıştırarak kibirlenen abid bir adamın kıssası şöyle geçmektedir: Eski zamanlarda İsrail oğullarından kardeş olan iki adam vardı. Bunlardan biri günahkârdı. Diğeri ise hayırlı amel işlemek de gayretkârdı. Gayretli olan kişi diğerini günahkâr olarak görüyor ve kusurlu buluyordu. Bir gün yine günah işlerken gördü ve ona “hata yapıyorsun” dedi adam da, “beni Rabbimle yalnız bırak sen bana bekçi olarak mı gönderildin?” karşılığını verdi. Bunun üzerine Abid olan kişi “vallahi Allah seni affetmeyecek veya Allah seni cennetine girdirmeyecek” dedi. Sonra da Allah ikisinin ruhunu aldı. İkisi Allah’ın huzurunda bir araya geldiler. Allah, abid olana “Sen beni tanıyor musun? Benim elimde olanlara müdahale etme gücüne sahip misin?” dedi ve günahkâr olana “Rahmetimle git ve cennete gir” dedi. Diğeri için de “Alın bunu cehenneme götürün ”dedi. (2)

Bir hadisinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Pişman kişi Allah’ın Rahmetini bekler, kibirli kişi ise Allah’ın öfkesini bekler.” (3)

Toplumumuza şöyle bir göz attığımızda göreceğiz ki getirisi yüksek ya da düşük olan işler ile hayatı tamamen kuşatılanlar, eğlence ve haz merkezli bir hayat tarzı benimseyenler, Allah’ın nizamını hayat prensibi edinmemiş şahısların çoğu, kendilerini bu dünyada da ahiret hayatında da emniyette görmektedirler. Bu emniyetten dolayı da güçlüler zayıfları ezmekte, yermekte ve küçümsemektedirler. Zengin olan, saltanatının sürekli olacağını düşünerek kibirlenir ve kendinden aşağıda olanlara zulmeder. Fakat zulmettiğinin farkına varamayacak kadar zenginlik gözlerini kör etmiştir. Statüsü toplum içinde kabul gören bir meslek sahibi olan (doktor, mühendis, mimar vs.) kişiler ise statü olarak kendi altında olanlara fark ederek ya da farkına varmaksızın zulmeder. Bu durum nefislerinin onları kandırması ve sinelerin kibre açılmasıyla oluşan bir durumdur. Böyle bir durumu Allah Teâlâ Kuran’da şu kıssayla anlatmaktadır:  “Onlara, şu iki adamı misal olarak anlat: Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekinler bitirmiştik. İki bağın ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı. İkisinin arasından bir de ırmak fışkırtmıştık.  Bu adamın başka geliri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: “Ben, servetçe senden daha zenginim; insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm.” (Böyle gurur ve kibirle) kendisine zulmederek bağına girdi. Şöyle dedi: “Bunun, hiçbir zaman yok olacağını sanmam. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki, (orada) bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum.” (4)

Güçlü ve zengin olanlar daha çabuk kibir hastalığına yakalanırlar. Varlıklı bahçe sahibi, gerçek kuvvetin ve zenginliğin Allah’ın olduğunu unutarak kibirlenmiş ve boyundan büyük sözler sarf etmiştir.

Anlaşıldığı üzere insanlar nefislerinin çağrılarına uyduklarında kibirlenirler. Kibir ise hem bu dünyada hem ahiret hayatında kaybettirir. “Derken onun serveti kuşatılıp yok edildi. Böylece, bağı uğruna yaptığı masraflardan ötürü ellerini ovuşturup kaldı. Bağın çardakları yere çökmüştü. “Ah, diyordu, keşke ben Rabbime hiçbir ortak koşmamış olsaydım! (5)

İnsan yaptığı küçük amellerini nasıl büyük görerek Allah’ın rahmetinden yüz çevirebilir? Kendisine ait olan neyi vardır? Ne bedeni ne de ruhu ona aittir. Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. Denizin çamurunu yutan Firavun, sakat bir sinek ile mağlup edilen Nemrut, yeryüzünün lokma misali yuttuğu Karun gibi birçok sapkın liderler nefislerinin çağrılarına uyarak helak olmuşlardır. Kuran’da geçen bu sapmış isimlerin kıssaları, biz Müslümanların kendine çeki düzen vermesi için bir ders niteliğinde anlatılır. Hakkı görüp hakka tabi olmayan bir yöneticinin Müslüman olsa dahi firavunlaşabileceğini unutmamak gerekir. Zengin Müslümanların mala mülke dalıp Karunlaşacağını da unutmamak gerekir. Asıl mülk ve kuvvet sahibinin Allah olmasına rağmen, servetinin ihtişamına güvenenlerin bahçelerinin talan olabileceğini de anlamak gerekir. Bütün peygamberlerin kavimleri, kibirlenerek haktan yüz çevirdikleri gibi günümüz ve gelecek toplumlarında bu kavimler gibi olabileceği akıldan çıkmamalıdır. Kibir öyle sinsi bir hastalıktır ki bünyeye girdiğinde dışarı zor atılır. Bu yüzden erken teşhis gerçekten hem dünya hayatını hem de ahiret hayatını kurtarmaya vesiledir. Aksi takdirde nefisleri sorgulamayan insanların “kalplerimiz temiz” demeleri sadece sapkınlıklarını arttırır. Temiz olan bir şeyin kirleneceği, kirli olanında temizleneceği unutulmamalıdır. Peki, nefislerimizi nasıl temizleyebiliriz? Öncelikle nefsimize hüsnü zan ile yaklaşmamalı ve sürekli ezmeliyiz. Tıpkı Ömer radıyallahu anh’ın, minbere çıkıp şöyle dediği gibi: “Ey insanlar! Biliyorsunuz ki ben, Mahzumoğullarından olan dayılarımın koyunlarını güdüyordum. Bu çobanlığın karşılığında da bana birkaç avuç hurma ve kuru üzüm verirlerdi. Bu verdikleri ile bir gün veya birkaç gün idare ederdim.” bunları söyledikten sonra minberden indi. Bunun üzerine Abdurrahman Bin Avf “Allah’a yemin olsun ki ey müminlerin emiri sen nefsini aşağılamaktan başka bir şey yapmadın” dedi. Ömer radıyallahu anh “Yazık sana ey İbni Avf! Ben yalnız kaldığımda, nefsim bana ‘sen müminlerin Emirisin, senden daha faziletli kim var ki?’ şeklinde seslendi. Ben de ona kim olduğunu öğretmek istedim.” karşılığını verdi. (6)

Nefis tıpkı bir çocuk gibidir. Nasıl ki çocuğa küçükken alfabeyi öğrettiğimiz takdirde, büyüdüğünde kitap okuyabiliyorsa ya da nasıl ki küçük yaşta renkli şallarla kız çocukları tesettüre alıştırılıp büyüyünce zorluk çekmeden tesettüre riayet ediyorsa, nefiste işte böyle eğitilmelidir. Çünkü nefis kötülüğe yatkın olduğu gibi iyiliğe de yatkındır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Nefse ve onu şekillendirene, sonra ona kötülüğe eğilimini ve takvasını ilham edene…” (7)

Nefsimizden asla razı olmamamız, asla beğenmememiz gerekir. Şayet nefsimizi sürekli temize çıkarırsak kibre giden yolda esaret sürecimiz devam eder. Bu yüzden iyi amellerimizi unutmalı, yeni ameller için uğraşmalıyız. Şayet nefsimiz bizi cimriliğe sürüklüyorsa, daha çok sadaka ve infaklarımızı arttırmalıyız. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “ …Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (8)

Günümüz insanları dünya işleri ile o kadar yoğun bir şekilde iletişim içindedir ki, düşünmeye fırsatı bile neredeyse yoktur. Hep planlanmış bir zaman aralığında gidip gelmektedirler. Uyanma, kahvaltı, yolda giderken işlerin planı, iş, iş sırasında dünyalıklar hakkında konuşmalar, mesai bitimi, eve dönüş, eve dönerken yenilecek yemeğin ve yarınki işlerin planı, ev, yemek ve uyku. Yarın tekrar aynı şeyler hep devam eder. Böylelikle insanlar kendi nefisleri ve yaratılışları hakkında bir muhasebe içine girememektedirler. Bu şekilde ise kâr ve zarar oranı tespit edilememektedir. İbni Kayyım şöyle demektedir: “Kuldan kibir ve yaptığı amelleri beğenme hastalığını uzaklaştıran unsurlardan biride öncelikle kendisindeki Allah’ın haklarını gözetmesi sonra da kendisinin bu görevleri hakkıyla yerine getirip getirmediğine bakmasıdır.”

Nefsimizi terbiye etmenin en önemli sebeplerinden biride sürekli tövbe etmektir. Kesinlikle salih amellerimize güvenmememiz lazım çünkü amellerimiz bizi cehennemden kurtarmaya asla yetmez. Biz şayet cennete girersek amellerimizden dolayı değil, Allah’ın rahmetinden dolayı gireriz. Şüphesiz ki Allah’ın hakkını amellerimizle ödememiz düşünülecek bir şey asla değildir. Peki, neden amel işlemek için çabalıyoruz?  Bize rahmetiyle muamelede bulunması ve Allah’ın bizden razı olması gerektiğinden dolayıdır. İbni Abbas radıyallahu anh, Ömer radıyallahu anh’a şöyle diyordu: “Allah seninle şehirler ihya etti, fetihler nasip etti, şöyle yaptı, şöyle yaptı…” bunun üzerine Ömer radıyallahu anh “Ben dengi dengine kurtulmak isterim. Sevabımda olmasın, günahımda olmasın.”

Peki, şimdi biz nasıl olurda amellerimize güvenebiliriz. Allah’ın bize sayamayacağımız kadar verdiği nimetlerine tam olarak şükür edemediğimiz halde, kusurlu olduğumuz hayatın her alanında karşımıza çıktığı halde neden amellerimize güvenelim ki?  Sürekli tövbe etmeliyiz. İslam’ın caddelere, sokaklara hâkim olduğu dönemlerde Ömer bin Hattab nefsi için böyle söylüyorsa, bizler bu çağda cadde ve sokaklarda karşılaştığımız bunca fuhşiyata ve münkere karşı kalbimizi ve azalarımızı nasıl temiz tutabiliriz. Tevbeyle arınmalıyız. Unutulmamalıdır ki tevbe ettiği için Âdem aleyhisselam affedildi. İblis ise tevbe etmediği için lanetlendi.

Nefislerimizi ıslah ettiğimiz takdirde hem yaşantımız hem amellerimiz hem de ibadetlerimiz inşallah ıslah olacaktır. Aksi takdirde nefislerimizi kibre rehber kılarız. Heva ve heveslerimizin çizdiği yolda ilerleriz. Bu yol ise bizi Allah muhafaza şirke götürür.

“Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?” (9)

 

————————-

  1. Nahl, 90
  2. Sahih hadis. İmam Ahmed, Tirmizi
  3. Beyhâkî, Şuabul İman, hn 7254
  4. Kehf, 32-36
  5. Kehf, 42
  6. İbni Cevzi, Sıfatu’s safve,2/62
  7. Şems, 7-8
  8. Haşr, 9
  9. Furkân, 43