Bismillahirrahmanirrahim

“Eğer Mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa hemen aralarını düzeltin. Eğer onlardan biri haddi aşarak diğerine saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldırana karşı savaşın. Eğer dönerlerse artık aralarını adaletle düzeltin ve adil davranın.” (Hucurat, 9)

Ebu Said El-Hudri radıyallahu anh şöyle dedi:

“Ali radıyallahu anh Yemen’deyken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e henüz toprağından tasfiye edilmemiş altun cevheri göndermişti.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu altun cevherini şu dört kişi arasında paylaştırdı; Akra’ubnu Habis el-Hanzali, Uyeynet’ubnu Bedr el-Fezali, Alkamet’ubnu Ulase, sonraki ya Kilab oğullarından biri olan Zeydu’l-Hayl et-Tai, yahutta Nebhan oğullarından biri.
Kureyş’ten bazıları bundan öfkelendi ve:

−Bizleri bırakıp Necd’in büyüklerine mi veriyor? dediler.

Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

−‘Ben bunu ancak onları İslam’a alıştırmak için yaptım’ dedi.

Daha sonra gür sakallı, yanağının iki elmacığı çıkık, gözleri içine gömülü, alnı yüksek, başı tıraşlı bir kimse geldi ve:

−Ey Muhammed! Allah’tan kork, dedi.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem cevaben:

−‘Eğer ben Allah’a isyan edersem, artık kim O’na itaat eder ki? Sizler beni emin kılmazken O beni yer halkı üzerine emin kılmıyor mu?’dedi.

Sonra o kimse arkasına dönüp gitti. Halid bin Velid radıyallahu anh onu öldürmek için Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den izin istedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona izin vermedi ve şöyle dedi:

−‘Bu kimsenin soyundan öyle bir kavim türeyecek ki, onlar Kur’an’ı okuyacaklar fakat Kur’an’ın tatlılığı onların gırtlaklarından öteye geçmeyecek. Onlar İslam ahalisini öldürürler fakat putların sahiplerini bırakırlar. Onlar İslam’dan, okun yaydan çıkması gibi çıkarlar. Eğer ben onların zamanına yetişmiş olsaydım Ad kavminin öldürülüşü gibi bunları öldürürdüm’ buyurdu.”1

Ebu Said radıyallahu anh şöyle dedi: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den işittim: −‘Bu ümmet içinde öyle bir kavim çıkacak ki siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı küçük göreceksiniz. Onlar; Kur’an’da okuyacaklar, fakat Kur’an onların boğazlarını geçmeyecek. Onlar okun avdan çıktığı gibi dinden çıkacaklar…’ buyurdu.”2

Ali bin Ebi Talib radıyallahu anh şöyle rivayet etmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem; “Zamanın sonunda yaşları küçük, akılları zayıf bir kavim meydana çıkacaktır. Onlar mahlûkatın hayırlısı olan Nebinin sözünü söyleyecekler. Fakat bunların imanları boğazlarından öteye geçmeyecektir. Onlar okun avdan çıkışı gibi dinden çıkacaklar. Siz onlara nerede rastgelirseniz, onları öldürünüz”buyurdu.3

Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın bildirdiği ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in de Allah’ın izniyle haber verdiği bu durum bize gösteriyor ki Müslümanların içinden; Allah’ı inkâr etmeyen, Rasûlullah’ı hafife almayan, dinin hükümlerini reddetmeyen tam aksine hakiki iman ehlinin kendileri olduğunu söyleyen, Allah’a, Rasûlüne ve dinin hükümlerine sıkı sıkıya bağlı olduğu görülen bir topluluk ortaya çıkacak. Bu topluluk kendileri gibi düşünmeyen, kendileri gibi inanmayan diğer Müslümanlara karşı haddi aşacaklar, zulmedecekler, kan dökecekler ve can alacaklar.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vasıflarını uzun uzun zikrettiği bu haddi aşan ve zulmeden topluluk daha Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hayatta iken ortaya çıkmış ve Allah’ın biricik Rasûlü’nün adil davranmadığı iftirasında bulunarak hadlerini aşmış ve ona zulmetmişlerdir. Daha sonra Hz. Ali döneminde etkin olarak ortaya çıkmışlardır. Bu olayın tarihi arka planı uzun ve malum olduğundan dolayı oraya girmek istemiyoruz. Kısaca Hz. Ali’nin razı olmadığı malum “hakem” olayına razı olması için ona baskı yaparak kabul ettirenler daha sonra Hz. Ali’yi hakem olayını kabul ettiği için tekfir ederek kâfir olduğuna hükmedip onunla ve onunla beraber olan tüm Müslümanlarla savaşmışlardır.

Peki, kimleri tekfir ettiler ve kimlerle savaştılar? – Hz. Ali radıyallahu anh ile ve Rasûlullah’ın en güzide ashabıyla… Ensarla, muhacirle ve salih mü’minlerle…

Peki, Hz. Ali kimdir? Daha 10 yaşında bir çocukken Allah’ın davasına inanan, tevhide iman edip şirki reddeden, Allah’ın Rasûlü Medine’ye hicret edeceği gece onun yatağına yatarak canını ortaya koyan, Hz. Peygamber’in sevgili kızının kocası, Rasûlullah’ın damadı, Hz. Hasan ve Hüseyin’in babası, Hayber’in Fatihi, Rasûlullah’ın sancaktarı, vahiy kâtibi; ilmin, faziletin ve takvanın kapısı…

Şu hâdise bile haddi aşan ve zulmeden bu tekfirci zihniyetin düşünce ve amel dünyasını daha iyi anlayabilmek için yeterlidir: Hariciler/Tekfirciler, Sahabeden Abdullah bin Habbab bin Eret ve hanımıyla karşılaştılar. Ona “Hz. Ali, Hz. Osman ve “hakem olayı” hakkında ne diyorsun?” diye sordular. Abdullah bin Habbab bin Eret şöyle dedi:

“Hz. Ali’nin Allah’ın kitabını sizden daha iyi bildiğini ve Allah’ın dinini sizden daha iyi koruduğunu ve görüşünün sizden daha basiretli olduğunu söylerim.”

Bunun üzerine Hariciler/Tekfirciler; “Sen hidayete tabi olmuyor, isimlerine bakarak insanlara tabi oluyorsun” dediler ve Abdullah’ı ve hamile karısını orada öldürdüler.

Daha sonra bir Hristiyan’dan hurma ağacı istediler. Hristiyan; “Alın sizin olsun” dedi. Onlar ise; “Vallahi bunu parasız almayız.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Hristiyan olan kişi “Şu yaptığınız ne garip şey? Abdullah bin Habbab gibi bir adamı hiç acımadan öldürüyorsunuz fakat bizim hurma ağacımızı para vermeden almak istemiyorsunuz” dedi.(Taberi Tarihi C5 Sh 81)

Ne kadar tuhaf öyle değil mi? Kul hakkını düşünüp hurma ağacının parasını ödeyecek kadar takvalı(!) fakat masum bir Müslümanı ve eşini öldürecek kadar zalim!

Müslümanlara karşı son derece gaddar, zalim ve despot olan kendi düşüncelerine uymadıkları için Müslümanları, eşlerini hatta çocuklarını dahi göz kırpmadan öldüren bu inanç sahiplerinin yaşam tarzlarını İbn-i Abd’i Rabbih, şöyle tarif ediyor:

Hariciler kavgacı ve fedakâr bir yapıya sahipti, inançları uğruna kolayca ölüme koşabilen insanlardı. Haricilerin geçmişine bakıldığında, başka topluluklarda örneğine pek nadir rastlanan bir fedakârlık ve serdengeçtiliğe sahip bulundukları görülür; bu da onlara cesur ve savaşçı bir yapı kazandırmıştı. Haricilerden daha inançlı ve çalışkan bir fırka yoktu, her an ölüme hazırdılar. Savaş sırasında bir Hariciye mızrak saplanmıştı, yarası çok ağırdı, ama o kendisini vuran adama doğru yürüyerek “Allah’ım,” diyordu, “Senin rızanı kazanmak için sana gelmekteyim.

Hariciler ziyadesiyle ibadet eder, sünnetlerle nafileleri kaçırmamaya çalışırlardı. Geceleri bile ibadetle geçerdi. Dünya ve maddiyata düşkün değillerdi. Hz. Ali radıyallahu anh Haricilere öğütte bulunması için İbn-i Abbas’ı göndermişti. İbn-i Abbas döndüğünde “Fazlaca ibadet ettiklerinden dolayı alınları nasırlaşmış on iki bin kişi.” dedi, “Kızgın kumlarda secde edip Allah’a yakardıkları için ellerinin ayası devenin dizi gibi katmanlaşıp sertleşmiş… Eskimiş elbiseler giyiyorlar, kararlı ve azimli görünüyorlar.” Hariciler İslam’ın dış görünüşüne çok önem verir, şeriat kurallarının zahirine uymaya pek özen gösterirlerdi. Günah olduğuna inandıkları şeylerden ciddiyetle sakınmaya çalışır, günah işleyenlerden uzak durmaya özen gösterirlerdi.

Hem Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, hem de İslam kaynaklarının bize aktardığı bilgiler ışığında söyleyecek olursak Harici/Tekfircilerin öne çıkan özellikleri şunlardır;

1-Çokça Kur’an okurlar,
2-Çokça namaz kılarlar,
3-Secdeleri çok uzundur,
4- Putperestlere, Hristiyanlara, Yahudilere dokunmayıp İslam milletini öldürürler,
5- Cahil ve sefih kimselerdir,
6- Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in konuştuğu gibi konuşurlar; yani; İslam’dan, imandan, teslimiyetten, cennetten, cehennemden, bahsederler.

Sevgili dostlar! Bu konuya girmemizin sebebi; İslam tarihindeki üzücü olayları tekrar gündeme getirip moralleri bozmak değildir elbette. Haricileri/Tekfircileri ve onların zihniyetini, anlatmamızın sebebi; bugün İslam coğrafyasında yaşanan olayların gerçek yüzünü daha iyi anlayabilmek içindir. Gelmek istediğimiz nokta şurasıdır: Bizler istesek de istemesek de, doğru görsek de görmesek de, kabul etsek de etmesek de İslam ümmetinin içinde sayıları az da olsa böyle bir zihniyet, böyle bir gerçeklik, böyle bir damar var. Bu damar; ta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in döneminde ilk belirtilerini ortaya koymuş, Hz. Ali döneminde zirve yapmış ve İslam tarihi boyunca yer yer cılız da olsa kendini göstermiştir. Hepimizin bu gerçeği görmesi ve yaşanan bir vakıa olarak kabul etmesi gerekir.

Bu zihniyet, bu mizaç, bu damar; Amerika’nın İngiltere’nin, İsrail’in laboratuvarda ürettiği ve sebep olduğu yapay bir olay değildir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem döneminde ya da Hz. Ali döneminde ve yahut sonraki dönemlerde ne Amerika, ne İngiltere, ne de İsrail vardı. Fakat bu sapık düşünceye ve zalimce davranışlara sahip olan; çokça Kur’an okuyan, çokça namaz kılan, çokça oruç tutan, gözü kara, vicdanı kara, imanı kara, ahmaklar vardı. Ve kıyamete kadar da var olacaktır.

Dolayısıyla tekfir zihniyetine mensup olanların hepsinin Amerikan, İngiliz ya da İsrail ajanı birer casus olduklarını söylemek, bu grupları küfrün taşeron şirketi gibi lanse etmek son derece sığ ve basiretsiz bir görüştür. Meselenin tarihi geçmişini bilmemek ve tehlikeyi kavrayamamaktır.
Bu grupların içinde elbette ajanlar, provokatörler, casuslar, hainler, satılmışlar, münafıklar vardır. Bugün hangi İslami cemaatin, hangi sol örgütün, hangi partinin, hangi kurum ve kuruluşların içinde gerek yerli gerekse yabancı istihbarat ajanları, casuslar, satılmışlar, münafıklar yok ki? Fakat bunların cemaatlere, örgütlere, partilere, kurumlara sızmış olmaları, içlerinde barınmaları, O cemaatleri, O partileri, O kurumları, özü ve tabanı itibariyle emperyalizmin ve Siyonizm’in uşağı ya da taşeronu yapmayacağı hakikati adil ve vicdanlı olan herkesçe malumdur.

Netice olarak tekfir inancı ve akımı özü ve tabanı itibariyle emperyalizmin yada Siyonizm’in doğurduğu veya ürettiği yada sebep olduğu bir vakıa değildir. Bugünkü tekfircilik inancı ve zihniyeti; kökü ta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dönemine kadar dayanan Hz. Ali döneminde zirve yapan ve ümmete kan kusturan katı bir damarın devamıdır.

Bu saptamaları yaptıktan sonra başka bir meseleye geçelim. Başta İngiliz istihbaratı olmak üzere Amerika ve İsrail istihbaratı son 20 yıldır kendilerine karşı ciddi tehditler oluşturan, işgal edilmiş, sömürülmüş, zulme uğramış Müslüman toplumlarda taban ve itibar bulan İslami hareketlerin gücünü kırmak ve onları pasifize etmek için yoğun bir çaba ve araştırma içindedirler.

Emperyalist ve Siyonist gizli servislerinin ve onlara bağlı olan düşünce kuruluşlarının ortaklaşa yürüttükleri bu çalışmaların sonucunda şu kararlar alınmıştır;

1. İslam coğrafyalarında hiç bitmeyen bir istikrarsızlığın (kargaşanın) oluşturulması gerekir.
2. Savaşın Müslümanlar arasında yayılması gerekir.
3. İsrail’in güvenliği garanti altına alındıktan sonra İran ile kısmi yakınlaşmanın oluşturulması ve Şii hareketlerin desteklenip güçlendirilmesi gerekir.

Bu alınan kararlar çok önemlidir. Bölgedeki istikrarsızlık, kargaşa, çaresizlik hali Batı’yı ve İsrail’i her zaman güçlü ve hâkim kılacaktır. Ayrıca Batılıların ve Yahudilerin İslam coğrafyalarını işgal edip orada kalmaları hem ekonomik hem de sosyal açıdan doğru değildir. Çünkü bu durum büyük maddi kaynak ve insan kayıplarını gerektirmektedir. Leş olan cesetleri tabutlar içinde ülkelerine götürüldüğünde iç kamuoyunda artan protesto ve hoşnutsuzluk baskıları ile karşı karşıya kalacaklardır. Bu durum ekonomik krizde olan batı ülkelerinin sorunlarını daha da arttıracaktır.

Bu fiili işgallerin sosyolojik açıdan yanlış olmasının sebebi ise; İSLAM İNANCIDIR. Çünkü bu emperyalist ve Siyonist kefereler Müslümanların topraklarına girdiğinde hiçbir şey yapmasalar dahi; İslam dini, kâfirleri dost edinmemeyi, işgalci kâfirlere karşı birleşmeyi, onlarla topyekûn savaşmayı ve küfrün önderlerini öldürmeyi emretmektedir.

“Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine, 9)

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. Ne kötü varılacak yerdir orası!” (Tahrim, 9)

“O halde kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın, (fakat ileri gitmeyin). Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.” (Bakara, 194)

“(Ey Muhammed!) Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Mü’minleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.” (Nisa, 84)

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” (Tevbe, 29)

Dolayısıyla Hristiyan ve Yahudi askerlerin İslam topraklarında hiçbir şey yapmadan yontulmamış kalas gibi durmaları halinde bile Müslümanların inanç ve duygu dünyasında varlıkları bir nefrete dönüşecek ve bu nefretin sonunda cihad/savaş kaçınılmaz olacaktır. Bu yüzden Emperyalist devletlerin ve Siyonistlerin ön planda gözükmemesi ve savaşın Müslümanların arasında yaygınlaştırılması gerekmektedir.

Bunu gerçekleştirmenin yolu da eşyadaki “zıtlıklar kuralını” kullanmaktır. Sıcak olan su, soğuk su ile ılık hale getirilir. Böylece artık o sıcak su sizin canınızı yakmaz. Şayet siz o canınızı yakan sıcak suyu tamamen yok etmek isterseniz ondan daha sıcak olan ATEŞİ kullanır ve suyu buharlaştırarak yok edersiniz.

Zulme, sömürüye, işgale karşı olan, ümmetçi bir anlayışa sahip, Müslümanlara karşı mütevazı ve merhametli, kâfirlere karşı ise sert, gayesi Allah rızası, rehberi Kur’an-ı Kerim, önderi Rasûlullah, yolu davet ve cihad, arzusu şehadet olan tüm İslami hareketler; Hristiyan ve Yahudi dünyası için en büyük tehlike ve tehdidi oluşturmaktadırlar.

Bu yüzden onlar için gayet sıcak olan ve dünya küfrünün canını acıtan İslami hareketlerin içine önce soğuk su (ılımlı İslam projesi) döküldü. Ilımlı İslam yani; Hristiyanları ve Yahudileri kardeş gören, onların zulüm, işgal ve sömürülerine karşı çıkmayan, onların velayetini (hâkimiyetlerini) kabul eden, cihadın sadece nefis ile olan mücadele olduğunu, savaşın ise artık peygamber döneminde kaldığını iddia eden, dinler arası diyaloğa inananların sapık düşünce ve anlayışları… Kısaca ifsat hareketleri… İslami hareketler içerisinde bu görüşlerin çokça konuşulması ve tartışılması O büyük hareketleri kendi içinde önce fikri ayrılıklara sonra da fiili ayrılıklara sürüklemiştir.

Müslüman halkların gönlünde, zihninde ve hayatlarında gittikçe yer bulan ve itibarları her geçen gün daha da artan, ehlisünnetin temel kaynaklarına bağlı, küresel Cihadi hareketleri parçalamanın, onları birbirine düşürmenin, halkın gözünde itibarsızlaştırmanın tek yolu ise; bu Cihadi hareketlerden daha sert, daha sıcak olan ve temas ettiği her şeyi yakan ATEŞ’in yani tekfir inancının yayılması ve Cihad bölgelerine nüfuz etmelerini sağlamaktı. Çünkü tekfir inancının temel sonucu; Hristiyan, Yahudi ve putperestlere fitne çıkarmadıkları(!) müddetçe dokunmamak fakat öte yandan kendi düşünce ve inançlarına katılmayan, kendilerine biat etmeyen tüm Müslümanların tekfir edilerek veya baği görülerek öldürülmesidir.

Müslüman ümmetin içinden çıkan bu sapkın tekfir inancı Emperyalist Batılılar ve lanetlenmiş Siyonistler için bulunmaz bir fırsat, bulunmaz bir imkân, bulunmaz bir damardı.

Burada iki önemli soru sormak istiyoruz; Birincisi: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den günümüze kadar yani 1435 yıldır hangi Şii devlet ya da hangi tekfirci hareket Hristiyanlarla ya da Yahudilerle savaşmış ve onların topraklarında fetihler yaparak İslam’ın sancağını dalgalandırmıştır.? ” Maalesef Şii ve tekfir fırkalarının Hristiyanlarla, Yahudilerle veya putperestlerle savaşarak aldıkları ve üzerine İslam’ın şerefli sancağını diktikleri bir karış toprak parçası bile yoktur.

İkinci sorumuz; “1435 yıldır var olan Şii devletler veya tekfirci hareketler devamlı bir şekilde kimlerle uğraşmış ve savaşmışlardır.?” Maalesef ehlisünnet olan Müslümanlarla uğraşmış ve onlarla savaşmışlardır…

Hz. Ali (r.a)’ı şehit ettikten sonra şükür secdesine varan o günkü tekfirci zihniyet ile küresel Cihadın önemli komutanlarını ve ailelerini öldürmek için  “Allah-u ekber” diyerek öne atılan bu günkü çağdaş tekfirci zihniyet arasında bir fark var mı sizce?

Bugün Suriye’de halen zalim Esed’in, onun arkasındaki Hizbullat’ın ve hepsinin gerisindeki İran’ın ayakta kalmasının ve halen Müslümanlara zulmün devam etmesinin en büyük sebeplerinden biri de IŞİD’in Suriye’deki Cihada ektiği fitne tohumlarıdır. IŞİD tarafından kendilerine biat etmediklerinden dolayı dövülen, hapsedilen ve öldürülen masum Müslümanlardan sonra bu zalimce tavırları gören binlerce kişi “BİZ, Allah-u ekber diyen insanlarla savaşmak için buralara gelmedik” diyerek mübarek Şam Cihadını terk edip evlerine dönmek zorunda kaldılar.

Amerika’nın, Avrupa’nın ve Türkiye’nin de terör listesinde bulunan fakat daha ilk günden itibaren zalim Esed’e karşı Suriye cihadının öncü gruplarından olan diğer grupların örgütlenmesinde ve eğitiminde önemli katkıları bulunan ve Suriye halkı tarafından sevilen, sayılan ‘El Nusra Cephesi’nin’ ve diğer İslami Cephelerin askerlerine, komutanlarına ve onların ailelerine yapılan saldırılar, zulümler ve suikastlar emperyalist ve siyonist güçlerin ne kadar doğru ne kadar kuvvetli bir damar (tekfircilik damarı) yakaladığının ispatıdır.

İşte şuan Suriye ve Irak’taki IŞİD meselesini anlamaya çalışırken tüm bu tarihi arka planı ve küfrün planlarını göz ardı etmemek gerekir. Bugün için kâfirler; çok kuvvetli, çok güçlü bir damar yakalamıştır ve şuan için bulduğu bu damarı vakti gelinceye kadar besleyecek ve elinden asla çıkartmayacaktır.

Allah’ emanet olunuz.

Selam ve Duayla

———————————-

1 Müslim 1064/143, Buhari 6123, 6124, Ebu Davud 4764
2 Müslim 147, Buhari 6796, 6797
3 Buhari 6795, 6796, Ebu Davud 4765, 4767