Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’ a, onun ailesine ve ashabına olsun.

Din sözlükte, mesuliyet, itaat, ibadet, örf, adet, hüküm, sevgi, hesaplaşma gibi anlamları içermektedir. Tüm dinleri tanımlayacak olursak “Hayatın nasıl yaşanacağı hususunda benimsenen düşünce, inanç, ilke ve değerler toplamıdır.” Bu tarif belirtildiği üzere hak ve batıl dinleri gözetmeksizin yapılmıştır. Ancak Allah katında makbul olan dini şu şekilde tarif edebiliriz; “Allah tarafından konulan ve vazifelendirdiği peygamberler vasıtasıyla akıl sahibi insanlara tebliğ edilen, onlara dünya ve ahirette saadet yolarını gösteren hayat nizamıdır.”

İnsanın beş zaruri maslahatından biri olan din, ehemmiyeti açısından diğer zaruri etkenler olan can, akıl, ırz ve mal maslahatlarından daha önce gelmektedir. Bunun sebebi de dinin hayatın varoluş sebebi olmasındandır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ben cinleri ve insanları yalnız Bana kulluk etsinler diye yarattım.”[1]

Bununla beraber muhafazası elzem olan bu beş zaruret birbirini tamamlar mahiyettedir. Aslında hem dünyanın hem de ahiretin saadeti, bu zaruretlerin tahakkuku ile meydana gelir. Çünkü bunlar insan hayatının olmazsa olmazı mesabesindedir. Bu maslahatlar zayi edilince yeryüzüne kargaşa ve kargaşa ortamı hâkim sürüp insanın kerim olan makamı ayaklar altına alınmış olur.

Kur’an-ı Kerim insanlığın ve kâinatın ahengini sağlayan tek dinin İslâm olduğunu beyan etmiştir. (Âl-i İmran, 19) İlk peygamberden son peygambere kadar gelen tüm şeriatlerin aslında aynı kaynaktan beslendiğini ve aynı iman hakikatlerini temsil ettiğini duyurmuştur. Her ne kadar nesillerin değişmesiyle bazı pratik hükümlerde değişiklikler ortaya çıkmışsa da Allah’ ın tüm peygamberlere gönderdiği din aynı esaslar üzerine bina edilmiştir. Allah Teâlâ bu hakikati şöyle bildirmiştir: “Allah dini ayakta tutun, onda ayrılığa düşmeyin” diye Nuh’a emrettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’ e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimizi sizin içinde dinden bir şeriat kıldı…” [2]

Din emniyetinden anlaşılan ilk şey, insanların hak dine inanmaları, onu hayatlarının yegâne düsturu edinmeleridir. Din insanları Allah’ a yaklaştıracak, O’na şirk koşmaktan, yanlış inanç ve düşüncelerden men edecek bir din olmalıdır. Din emniyetinin sağlanması için önce yanlış inançların izale edilmesi gereklidir. Bu da ancak doğru akidenin kaynağı olan Kur’ an-ı Kerim’ in membaından beslenmekle olur.

Cabir ibn Abdullah radıyallahu anhuma şöyle dedi: Ömer bin Hattab radıyallahu anh kitap ehlinden elde ettiği bir kitapla Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve ona okudu. Efendimiz buna çok kızdı ve şöyle dedi: “Ey Hattab’ ın oğlu! Şaşırdın mı? Nefsimi elinde tutana and olsun ki şayet Musa hayatta olsaydı bana tabi olmaktan başka bir çaresi olamazdı.” [3]

Din Emniyetini Sağlayan Temel Unsurlar

a) İslâm’ın temel rükûnlarına iman etmek: Bu rükûnlar İslâm’ ın temel prensipleri olup sair hükümler bunların üzerine bina edilir. Abdullah bin Ömer radıyallahu anhuma Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle derken işittiğini söyledi: “İslâm beş şey üzerine bina edilmiştir; Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, beyt’i haccetmek ve ramazan orucunu tutmak.”  [4]

b) İbadetleri yapmak ve onları muhafaza etmek: İbadetler kulu Allah’a yaklaştıran en önemli etk Özellikle huşusuna ve manalarına riayet edilerek yapılan kulluk vazifeleri şeytanın nefse nüfuzunu engeller ve insanı Allah’ın sevdiği bir kul haline getirir. Ebu Hureyre radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şey ile yaklaşamaz. Kulum bana nafilelerle yaklaştıkça onu severim. Onu sevince işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Artık benden bir şey isterse ona mutlaka veririm, şayet bana sığınsa onu mutlaka korurum.”  [5]

c) Allah yolunda cihad etmek: Allah yolunda cihadın dinin yayılmasında çok büyük etkisi vardır. İslâm’ı bilmeyen toplumlar bu vesileyle Allah’ın dinini bizzat o dinin ehlinden öğrenme fırsatı bulurlar. Zira Müslüman olmayan idareciler kendi toplumlarına İslam’ı nefret ettirecek şekilde anlatırlar. Aynı zamanda Müslümanların kendi toplumlarında dinlerini yaşayabilmeleri güçlü olmalarına bağlıdır. Gücü bıraktıkları anda düşmanlarının kendilerine zillet elbisesini giydirecekleri muhakkaktır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “… Eğer Allah insanların bir kısmını diğerleriyle önlemeseydi, manastırlar, kiliseler, havralar ve Allah’ın adının çokça anıldığı mescidler yıkılırdı…” [6]

d) İnsanları İslâm’a girmekten alıkoyanları engellemek: Davetin gerekli olduğu merhalede engelleyenleri nasihat ve kalbe tesir edecek sözlerle uyarmak gerekir. Müslümanlar güçlü olduğu zaman ise İslâm’ın yayılmasını engelleyenleri cihad etmek sûretiyle ve stratejik hamlelerle engellemek gerekir. Allah Teâlâ Şuayb aleyhisselam’ın kavmini uyarmasını bizlere şöyle bildirmiştir: “Allah’a iman edeni tehdit ederek, Allah yolundan menederek ve o yolu eğri göstermeye çalışarak her yolda oturmayın.” [7]

e) İrtidat edenin cezalandırılması: İslâm dinine girdikten sonra ondan çıkan kişi tevbeye çağrılır. Şayet tevbe etmezse öldürülür. Zeyd bin Eslem radıyallahu anh’tan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim dinini değiştirirse onun boynunu vurun.”  [8]

İslâm’ın İnanç Özgürlüğüne Bakışı

İslâm kendi mensuplarını itikadına halel getirecek etkenlerden koruyup inancının emniyetini temin ettiği gibi başka dinleri benimseyen kimselere de adaletle davranmıştır. Öyle ki dünyanın farklı coğrafyalarında zulme uğrayan Yahudi ve Hristiyanlar zamanlarında hüküm süren İslâm devletlerine sığınmayı tercih etmişlerdir. Buna İspanya’dan kaçıp Osmanlı’ya iltica eden Yahudileri örnek olarak gösterebiliriz. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Allah, din hususunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara adaletle davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz ki Allah adaletli davrananları sever.”[9]

Medine döneminde yaşanan Beni Nadir Yahudilerinin hadisesi meselemize ışık tutması bakımından çok önemlidir. Yahudiler Müslümanlarla aralarında olan anlaşmaya rağmen bu anlaşmayı bozacak davranışlarda bulununca neticesi kendilerinin Medine’den sürgün edilmelerine varan gelişmeler yaşanmıştı. İslâm’dan önceki dönemde Araplar Yahudileri ilimle ve okur-yazarlıkla daha içli-dışlı gördükleri için özentilerinden dolayı çocuklarını onlara teslim ediyorlardı. Ancak İslâm gelip Araplar Müslüman olunca ve Yahudilerin sapkınlıklarını da müşahede edince çocuklarını tekrar geri almak istediler. Oysa çocukları Yahudi inancını benimsemişti. Bu hadise üzerine: ”Dinde zorlama yoktur. Artık doğruluk sapıklıktan ayrılmıştır.”[10] ayeti nazil oldu. Buna göre Müslümanlar kendi yakınları dahi olsa diğer din mensuplarını zorlama ve tehdit ile değil davette hikmet yollarını kullanarak İslâm’a ikna etmeliydiler.

Yüce Rabbimiz İslâm’ı benimsemeyenler hakkında yüce düsturunda şöyle buyurmuştur: “Eğer Rabb’in dileseydi yeryüzündekilerin hepsi toptan iman ederlerdi. Böyleyken sen iman etsinler diye insanları zorlayacak mısın? Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir. Allah aklını kullanmayanların üzerine de murdarlık verir.”[11]   

 

[1]. Zâriyat, 56

[2]. Şura, 13

[3]. Müsned 14 736

[4]. Buhari, İman, 8; Müslim, İman, 16

[5]. Buhari, 6137

[6]. Hacc, 41

[7]. A’raf Sûresi, 86

[8]. Muvatta, 1444

[9]. Mümtehine, 8

[10]. Bakara, 256

[11]. Yunus 99-100