İlk insan Âdem aleyhisselâm’dan bu yana başlayan çizgide insanlığın ortak bir kaderi vardır; Dilini koruyup yanlışa basmayanlarla, diliyle etrafını yaralayıp kötülüğü temsil edenlerin mücâdelesi… Birbirleriyle karşı karşıya gelen, âdeta ışık ve karanlık gibi sürekli toplum içinde zuhûr eden bir yapıdır bu. İster farkına varılsın ister varılmasın, insan ya diliyle gül olur etrafına gül kokusu yayar, güzel söz ile çevresine renk verir ya da diken olur, acımasızca muhataplarına batar ve onları zedeler durur. Karşı muhatabın hoşuna gitmeyen bir sözü söyleyen her kişi muhakkak yalnızlığın girdabında ademe/yok olmaya kurban giderken, susmasıyla, konuşmasıyla gönülleri huşuya sevk eden, titreten ve ihtizaza getiren güzel sözlerin sâhibi ise asırlar boyu yâd edilmeye namzettir. Bugüne kadar kelâmı fayda etmeyen, boş konuşan, diliyle diken devşirene kim dilbeste olmuş da methiyeler düzmüştür. Demek ki mahâret; dil ile diken olup etrafı kanatmak değil, dil ile hakka yürüyen toplumlara güller yetiştirecek toprak olabilmektir.

Asırlar boyu insanlığın en büyük imtihânı dili ile olmuştur. Mâhiyeti, hacmi ve cirmi çok küçük olsa da, edâ ettiği fonksiyonu büyük; zâhiren görünmeyen, diş ve dudaklarla koruma altına alınan bir o kadar da zaptedilen/hapsedilen dil; bazen bir rahmettir, bazen de belâ ve musibettir. Bazen en yüksek makamlara çıkaran bazen de esfeli sâfiline/aşağıların da en aşağısına düşüren bir organdır. Bundan dolayı Allah Rasûlü aleyhisselâm Medine İslâm toplumunu oluştururken âdeta seferberlik ilân etmiş gibi dil zakkumuna karşı ashâbını uyarıyor, onların bir sözle helâk olup gitmelerini istemiyor, dilini tutmayı, etrafa zarar ve ziyân vermemeyi öğütlüyordu. Bir gün Ebu Zer radiyallahu anh, Bilal efendimizle karşılaşır, aralarında cereyan eden ufak bir sorundan dolayı Ebu Zer radiyallahu anh, Bilal’e: ‘Ey zenci kadının oğlu’ der. Bilal efendimizin bu nahoş, ötekileştiren söz hoşuna gitmez ve kanayan yüreğini Rasûlullah’a götürür ve şikâyette bulunur. Ashabın üzerine titreyen efendimiz aleyhisselâm Ebu Zer’i bir sözle durdurur: ‘Sende cahiliye kalıntıları görüyorum’… Ağızdan çıkan bir söz vesilesi ile Ebu Zer radiyallahu anh’ı azarladı efendimiz. Bir söz onu cahiliye kalıntılarının içerisine sürükledi. Hâlbuki sahabe için cahiliye kelimesi ölüm gibiydi. Çünkü onlar câhiliye’nin tozuna, toprağına, çamuruna bulaşıp Efendimiz aleyhisselâm’ın gelmesiyle yaşanmışlıklara bir son vermiş, tevbe etmişlerdi. Efendimiz aleyhisselâm sanki onların omuzlarından tutup şiddetli bir şekilde sarsmış ve câhiliye’ye ait ne kadar kalıntı varsa bir bir döküvermişti.  Sahâbeler öyle bir hâle gelmişlerdi ki cahiliye döneminde kalan geçmişlerine soğuk ve çekingen gözlerle bakıyor, cahiliye âdetlerinden tamamen kopmuş, onunla hiçbir ilişkileri kalmamış sayıyorlardı kendilerini. Beklenmedik anlarda ağızdan çıkan bir söze efendimiz böyle müdâhale ediyor onları durduruyordu. Zira büyük hedeflerin sâhiplerine ucuz kelâm yakışmazdı.  

Bir gün Muaz radiyallahu anh, efendimiz aleyhisselâm’a geldi. O’ndan nasihat istedi. Efendimiz nasihatine başladı: “Sana işin başı, temel direği ve tepesinin zirvesini haber vereyim mi?” Evet ey Allah’ın Rasûlü, dedim, şöyle buyurdu: “İşin başı İslam’dır, onun direği namazdır, zirvesi (ve noktası) cihaddır.” Sonra buyurdu ki: “Bütün bunların özünü haber vereyim mi?” “Evet, ya Rasûlallah” dedim. Dilini tuttu ve: “Buna engel ol” buyurdu. “Ey Allah’ın Rasûlü biz konuştuğumuz şeyden sorumlu tutulacak mıyız?” dedim. Buyurdu ki: “Annen seni yitirsin ey Muaz, insanları yüzleri üstüne veya burunları üzerine cehenneme atan dillerinin kazandığından başka nedir?” (1) Böyle nasihatlerle Medine İslam toplumu yeşeriyordu. Karşılığında cennetin anahtarları verileceği için ağızlarından çıkan söze dikkat ederlerdi. Zira biliyorlardı ki; insanın başına bir kelime, bin belâ açabilirdi ahiret gününde. Bir kelime Allah’ı kızdırabilir, bir kelime Allah’ı razı edebilir, bir kelime mümin kardeşlerini, dost ve akrabalarını kırabilir, onların gönüllerini alabilirdi.

İhmâle uğrayan tefekkür dünyamızı biraz harekete geçirelim. Allah azîmu’ş-şân çok dinleyelim, az konuşalım diye iki kulak, bir dil vermesine rağmen başımıza ne geliyorsa hep dilimiz vesilesi ile gelmiyor mu?! Müslümanlar hakkında su-i zan yapmak, haksızca eleştirmek, ağız dolusu küfretmek, toplumda fesat çıkarmak, İslamî oluşumlara zarar vermek, bozgunculuk yapmak, yalan söylemek, iftira etmek hep dille yapılan saldırılar değil midir?! Günümüz Müslümanlarının yakalandığı ve bir türlü kurtulamadığımız alışkanlıklarımız ve zarar gördüğümüz afetler arasında yersiz övgüler, boş muhabbet ve konuşmalar, sözü uzatmalar, şakalaşmalar ve fahiş konuşmalar yok mudur?! Dedikodu mu dersiniz, gıybet mi dersiniz, yalan mı dersiniz, iftira mı dersiniz. O kadar çok şey var ki. Hâlbuki bunlar İslam toplumunun içine girmiş bir ur mesabesinde, yavaş yavaş koca çınar ağacını içten kemiren bir kurt misalindedir. En şuurlu Müslümanların bile dillerinde gıybet eksik olmadığına göre durumun vehâmetini varın siz düşünün.  Kimse Müslüman kardeşi için ‘O yapmamıştır, mesele dediğiniz gibi değildir’ demiyor. Düşeni tutmaktan ziyâde bir tekme de şuurlular vuruyor dilleriyle. Tv ekranlarındaki hocalardan, mescitlerdeki imamlardan, kanaat önderlerinden tutun, mahalledeki en cahiline kadar bu hastalığın amansız eşiğindedir.

Allah Rasûlü aleyhisselâm: ‘Kaliteli Müslüman; elinden ve dilinden emin olunandır’ buyururken, eğer insanlar dilimizden emin değillerse kendimizi asla kaliteli, cennet talibi Müslüman olarak görmeyelim kardeşler. Çoğu defa şeytanın desiselerine, oyunlarına gelerek ‘esasında ben hak için söylüyorum’ diye kullandığımız tabirle başlayan cümlelerimiz ve konuşmalarımız; bal içinde sunulan zehir ve şeytanın salıncağıdır. İnsanlar dillerimizden ne çekiyorlar acaba. Bizden duydukları küfürler, nahoş kelimeler, argo tabirler onlara hakkımızda neler neler dedirtiyor neler neler hissettiriyor acaba. İki tane Müslüman hakkımızda kötü düşünüyorsa İslam bizim elimizden çekiyor, dinin ipi gevşiyor demektir kardeşler.

 ‘Diliyle insanları kıranları, ibâdetleri temizlemez’ o kadar çok tesirli bir cümle ki. İster gerçek hayatta, isterse sosyal medya da birinin gıybetini yapan, çekiştiren, iftira atan, hakaret eden bir kişi;  çok namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, cihad etmekle hatta şehid olmakla karşı tarafın hakkını ödeyeceğini zanneder. Hâlbuki durum kıyamet gününde bunun tam aksinedir.  Allah Rasûlü aleyhisselâm “müflis kimdir?” diye sorar. Sahâbeler, müflisin bilinen manasını söylemeye başlar ve “Varını yoğunu yitirmiş, maddi imkânlarıyla iflas etmiş kişidir.” derler. Neticede müflisi efendimiz tarif eder: “Müflis ahiret günü dağlar vari sevaplarla gelir fakat kimine sövmüş, kiminin gıybetini yapmış ve kiminin de kanını dökmüş olduğundan hak sahipleri gelir ve o şahsın bütün sevaplarını alırlar, sevapları onların haklarını ödemeye kâfi gelmeyince alacaklıların günahları alınıp o kimsenin amel defterine yazılır. İşte müflis odur.” buyurmuşlardır. Bu hadisi okuyunca hala dillerimizi mızrak gibi kullanıp insanları yaralamaya devam edecek miyiz, yoksa yolda yürürken bir gecekonduya girip dilini tutarak ‘Benim bütün çektiklerim senin yüzündendir’ diyen Hz. Ebubekir gibi yaşayacak mıyız?

Değerli kardeşlerim, kıyamette kimse ile karşılaşmamak için susmayı kendimize şiar edinmeli, konuşmayı aza indirip, etrafına fayda verme hususunda ‘ya hayır konuşan ya da susan’ kişilerden olmalıyız. O atışmalar, bu tartışmalar diyerek meclislerde dillerini bir mızrak gibi kullanan kansız yaralılardan olmamalıyız. Bunların kanları beyinlerine aktığı için etrafını da sürekli yaralayıp dururlar. Bunlardan olmamak için gayret sarfetmeliyiz.

Başarıya giden yollar, çepeçevre mahrûmiyet engelleri ile kuşatılmıştır. Hoşumuza da gitse, tatlı da gelse haram olan fiillerden uzak durmalıyız. Onun için değerli kardeşlerim sükûtilerden/susanlardan olacağız, faydasız kelâmdan uzak duracağız. Bal küpünden sirke taşmaz örneği üzere içimize imân tohumları ekeceğiz. Ekeceğiz ki; çığırından çıkan insanlığı, insanca bir çizgiye getirecek müminlerin özelliklerine bürünebilelim.

Sukûtilerden ve hikmet ehli olma duâsıyla…  

————————-

1. Hadis sahihtir, Ahmed, Tirmizi:(2619)